“Gözlerin gördüğü en güzel ada”

banner37

“Gözlerin gördüğü en güzel ada”
banner90
banner8

Hani bazen kültürüyle, insanıyla, doğasıyla neşe kaynağı olan ülkeler vardır. Onlara gittiğinizde bazı şeylerin ruhunuza dokunduğunu hissedersiniz. Tüm sorunlarınızı unutur hayatın ne kadar yaşanası olduğunu fark edersiniz ya, bana göre Jamaika kesinlikle bu ülkelerin başında geliyor.
   Ve ruhumuza dokunup hafızamıza işleyen gezimiz devam ederken ayrılmadan önceki son rotamız Jamaika’nın kuzeydoğu sahili Portland bölgesi oldu. Bu sefer bizi buraya getiren Lonely Planet kitabının satırları arasında okuduklarımız değil, bir gün önce hostelimizde tanıştığımız Lonely Planet gezi yazarı oldu. Jamaika’nın bir sonraki baskısında Top-10 içerisinde yer alacak doğa aktivitesini bize tavsiye eden Paul Clammer ile yaptığımız sohbet gezi tecrübelerim arasında kesinlikle unutulmaz bir anı olarak kaldı...
   “Asla pişman olmayacaksınız” sözü ile çıktığımız gezimiz inanılmaz ve unutulmaz anılarla taçlandı. Somerset Falls; yeşilin en güzel tonunu saklayan doğa, turkuaz rengi su ile tüm ihtişamıyla karşımızda dururken ‘bu kadar güzel olan bir şey gerçek olabilir mi?’ sorusunu aklımıza getirdi.

Kingston’dan yaklaşık 2 saat süren yolculuk ilk önce küçük bir botanik bahçeye çıktı. Bu bahçenin hemen ardından devasa gücü ile yukarıdan boşalan suyun arkasındaki mağarayı küçük bir kayık ile gezip, bedenimizi uyuşturacak kadar soğuk suda epey bir zaman geçirdik. Daha sonra okyanusun hemen kıyısında duran bir sala binip palmiye ağaçları ile mavinin en muhteşem tonları arasında bir gezi yaptık. Bir yanımız sonsuz okyanus iken bir yanımız yemyeşil bir manzaraydı. Sessizliğin bu kadar yakıştığı çok az yer vardı ve Kristof Kolomb “gözlerin gördüğü en güzel ada” derken gerçekten çok haklıydı.

Adanın her tarafından hayat fışkırıyordu. Dar asfalttan yol alırken, bir yanımızdaki orman, o asfalt tarafından zorlukla zapt ediliyordu. Böyle etrafı izleye izleye önce Mavi Lagün’e vardık. Mavi Lagün ormanın ortasında kaybolmuş bir göl. Ağaçların olanca gücüyle saklamaya çalıştığı, zümrüt yeşili sulara sahip cennetin kayıp bir parçası. Eğer cennete giden arka bir yol varsa, o muhtemelen buradan geçiyor. Bu gölün ve derin sessizliğinin etrafında dolaşarak ve okyanusun menevişlenen sularında hipnotize bir şekilde Paul’un bize önerdiği yerel rehber ile buluştuk. Hani sadece yerel halkın bileceği bazı saklı rotalar olur ya şelaleye gitmek için o yollardan birini izledik.

banner134

Ormanın içerisinde kıvrılarak akan ve şelalenin çalkaladığı bazen sakin bazen coşan sularda yüzdük. Suyun, mavinin ve yeşilin bilmediğimiz kaç ton rengine sahip olabileceği gördük. Suyun dev kayalarının şekillendirdiği alanlarda, ormanın gürültüsü altında yürüyerek, yürüyecek alan kalmadığında derinliğini hesaplayamadığımız serin sulara dalarak, şelaleye doğru upuzun bir yol aldık. Yolun sonunda, derin ormanın içinden kurtularak dev bir kayanın üzerinden bembeyaz köpükleri ile delicesine akan su kütlesi karşımıza çıktı. Dizimizin biraz üzerindeki suyun içine yatarak önümüzde köpüren şelaleyi izledik. İşte orada o an hayat durabilirdi... Ancak her güzel şey gibi bu da bitti. Gün kararırken geldiğimiz yoldan döndük. Manzara yine değişmişti. Yol kenarında varillerden yapılan mangallarda, “jerk” diye bilinen tavuk ve balık pişmekteydi. Son derece lezzetli olan bu sos, Jamaika mutfağının vazgeçilmezlerinden ve mutlaka denenmeli... Yanında aldığımız adına özdeş breadfruit (ekmek ağacı meyvesi) ile fermante Hindistan cevizi suyunu içerek yola devam ettik. Gece epey geç bir saatte gezimiz sona erdiğinde artık Jamaika içinde elveda deme vaktiydi.
   Gezmeyle kalın...


 

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner75