Kadim tapınaklar diyarı: Kamboçya

banner37

banner87
Kadim tapınaklar diyarı: Kamboçya
banner90
banner99

   Uzakdoğu mistik krallıklar ülkesidir. Derin ve muhteşem kültürü, bu bölgeyi ziyaret eden her insanın ruhuna işler. Her bir köşesi birbiri ile kucak kucağa giren antik çağların ve 21. yüzyılın izleri ile örülüdür. Kamboçya da tam böyle bir ülke…

    Her ne kadar ülke tarihi büyük ve trajik felaketler geçirse de günümüzde bu acıların izlerini yavaş yavaş silmeye başladı. Tarihin ihtişamlı imparatorluklarından sayılan Angkor İmparatorluğu ve onun UNESCO tarafından insanlık mirası sayılan muhteşem eserleri bu bölgede bulunmakta. Kamboçya’nın kaderi bir kez daha değiştiğinde Fransa kolonisi oldu. Ardından Kamboçya’nın ve dünyanın yüreğinde derin bir yara bırakan Pol-Pot iktidarının soykırım politikası ile tüm aydın kesmini kaybetti. Tüm bu siyasi kavgaların sonunda tükenmiş bir ülke kaldı. Bu karanlık günlerin sonunda Asya’nın ağlayan kızı düştüğü yerden kalkarak, geleceğe doğru güzel ve mutlu bir şekilde yürümeye başladı.

   Kamboçya’ ya yolumuz, Mekong Delta’nın taşkın sularının üzerinden oldu. Vietnam’ın görece zenginliği, Kamboçya’ya adım atarken kendisini hissettirdi. Sanki yüzyıl süren bir fırtınanın ardından, parçalanan her şeyi yeniden toparlamaya çalışan bir ülke tam karşımızda durmaktaydı. Vize işlemlerini halledip, yoksul köylerin arasından geçtik. Bu köylerde bulunan nerdeyse tüm evler ahşap ve direk üzerindeydi. Ormanın vahşiliğinin kıyısında duran evlerde günlük telaşa sahip insanlar ve oyun oynayan güler yüzlü çocukların arasından geçerek anayol sayılabilecek bir yola çıkarak, başkent Phom Penh’e doğru yola çıktık. 

Phom Penh, nerdeyse tüm başkentler gibi trafik kaosu ve insan kalabalığı ile örülü durmaktaydı. Küçük bir turun ardından Siem Reap’e giden yerel otobüslerden birine binerek yola çıktık. Tek şeritli anayoldan tehlikeli sollamaları bir kenara koyarsak; Kamboçya’nın vahşi ve doğal yüzüne şahit olduk. Yol boyu bir ortaya çıkıp kaybolan göller, uzaklardan el sallayan orman ve nehir boylarında kurulu köylerden fışkıran bisikletli, motorlu esmer ve o bölgelere özgü kamış şapkaları ile insanlar arasından geçtik. Gece karanlığı basınca elektriğin henüz uğramadığı zifiri karanlık birkaç yerleşim yerinden ve 6 saatten sonra, kadim ve kutsal tapınakların bulunduğu Siem Reap’e oldukça geç sayılacak bir saatte gelip, otelimizin yolunu tuttuk.

  Geceyi, yol yorgunluğu ile tamamlayıp, ertesi güne uyandık. Siem Reap Kamboçya turizmi ve insanlık için son derece önemli bir şehir. Şehrin içerisinden geçen ve ayni adla tanınan nehri ile birlikte tüm şehir, Sivutha Sokağı ile eski pazar çevresinden yayılmış. Güneydoğu Asya’nın en büyük tatlı su rezervi olan Tonle Sap Gölü bu bölgede yer almakta.

  Ayrıca şehrin ismi olan Siem Reap, Kmer dilinde “Siyam Yenildi” anlamına gelmekte. Bu, Tay (Tayland Krallığı)  Krallığı ile 17. yüzyılda yapılan savaşın Khmer İmparatorluğu tarafından kazanılması üzerine, bir zafer ismi olarak bu şehre verilmiştir.

   Unesco listesine giren Angkor Wat yeniden keşfedildiğinde, küçük bir köy olan bu şehir, kadim tapınak ve eserlerin ormandan kurtarılması ile Uzakdoğu’nun gerdanına takılan o muhteşem kolyeye, bir zümrüt eklenmiş oldu.

   Angor Wat, Angor Thom gibi tapınaklar başta olmak üzere görkemli birçok eser ile gece marketleri, köy kültürü, yüzen köyleri anlatılamayacak bir çok eseri ile görülmeden geçilemeyecek kadar harika. Bu yerleri daha ayrıntılı anlatabilmek için buraya yaptığımız gezileri yazmayı haftaya bıraktım.

    Gezmeyle kalın…

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner75