Mutluluk adası: Jamaika

banner37

banner87
Mutluluk adası: Jamaika
banner90
banner99

Münevver Nizam KAHVECİSOY
    Kristof Kolomb, Hindistan’ı bulurum umuduyla çıktığı dört seferin birinde yani, 1494 yılında bu adaya “Gözlerin gördüğü en güzel ada” demekten kendini alamamış, yetmemiş bir de adaya Santiago ismini vermişti ancak yerlilerin kullandığı Xaymaca ismi Jamaica olarak değiştirilip kullanıldı.
    Gözlerin gördüğü bu en güzel ada, güneşin kolları arasında ve parmaklarını denize dokundurarak tembel tembel uyuklarken, neşeli ve mutlu insanlarının uzaktan çalan reggae müziğini dinliyor...
    Jamaica her nekadar dünya mutluluk sıralamasında üst yerlere sahip olsa da adaya gitmeden önce güvenlik riskleri konusunda epey uyarıldık. Ancak bu yine de gitmemize engel olmadı. Bu tehlikeli bir o kadar da eşsiz ada bizi renkli havalimanı ile karşılarken, aklımızda adanın yukarıdan görünen güzelliklerini keşfetmenin yanında, asla unutulmayacak efsanevi ve reggae müziğinin kralı Bob Marley’i ziyaret etmenin heyecanı vardı.
   Kingston Havalimanı’ndan hostelimize trafiğin yoğun, insanların telaşlı, binaların ise yıpranmış olduğu bölgelerden geçerek gittik. Jamaika seyahatimizin tümü Kingston’un kıyısında, yüksek duvarlı Reggae Hostel’de geçti. Hostel’in bahçesinde burnumuza dolanan cannabis kokusu (Ganja) ve Reggae müziğin bin şarkısı peşimizi ne burada ne de ülkede bıraktı.


   Geldiğimiz günün ertesi sabahı, bir gün önceden ayarladığımız tur rehberimiz ile ilk olarak Kingston’un deniz kıyısında bulunan Port Royal’e gittik. Tarihte günah şehri olarak anılan bu yer 1692’de okyanusun dibine gömülene kadar, gerçek Karayip korsanlarına ev sahipliği yapmış, fuhuş, alkol, şiddetin kol gezdiği sokakları, sakallı ve tehlikeli adamlarca işgal edilmişti. Port Royal, adayı elde tutmaya çalışan İngiliz valilerin, Fransız ve İspanyollar’a karşı korsanları tutması ile gelişti. Limanın kıyısında duran kalesi ve depremden dolayı yan yatmış gemi gibi duran Giddy House ve Port Royal kazılarından çıkan eserleri ziyaret edip, yeni çağın Sodom’unu, ellerimizden okyanusa bırakıp, bizi buraya çeken Bob Marley’in, Hope Road’daki o zamanki stüdyosu ve evi, şimdinin ise müzesine doğru yola çıktık. Müzenin girişinde iki aslan arasında, Bob Marley’in bir tak üzerindeki portresi ile yeşil, kırmızı ve sarı ağırlıklı renkler bizi karşıladı. Müze girişinde duran, renkler ve yazılarla donanmış ofisten biletimizi alarak müzede gezmeye başladık.
  

Bir müzik efsanesinin tüm hayatı bu eve yerleştirilmiş. Duvarları, Bob Marley ve çevresinin hayatı ile örülü. Bilet aldığımız yerin hemen yakınında yetişen Canabisleri geçerek, önce evin bahçesini gezmeye başladık. Bob Marley’in dünyaca bilindik fotoğraflarının çekildiği yerleri dolaştık, evinin hemen önünde duran heykeline dokunduk ancak yasak olduğundan dolayı müzenin içini fotoğraflayamadık. Evinin arkasındaki bir odada sevgilisi, kendi ve menejeri olduğu halde, Jamaika’nın o dönemki siyasi sorunları önlemek için yaptığı barışçıl çalışmalardan dolayı suikaste uğramıştı. Kurşun önce koluna daha sonra ise duvara girmişti. Bob Marley’in ölümünden 6 yıl sonra burayı müze haline getiren Rita Marley, bu izi asla kapatmadı.
   Evin içi ise daha bir ilginçti. Yıllarca fotoğraflarda gördüğümüz, konserlerinde veya normal hayatında üzerine giydiği kıyafetleri ve aksesuarları tam karşımızda sergilenmekteydi. Bununla birlikte hayatı boyunca kullandığı diğer eşyaları da parmaklarımızın hemen ucunda duruyordu. En anlamlılardan bir tanesi Bob Marley’in ilk kullandığı gitar. Her ne kadar bu gitar ile birlikte gömüldüğüne dair bir rivayet olsa da aslında gitar Bob Marley Müzesi’nde sergilenmektedir. Kısacası burası, Bob Marley hayranlarının gözlerini yaşartacak kadar muhteşem bir şekilde düzenlenmiş.


   Bazıları duvarlara asılı olan hayatı boyunca almış olduğu ödülleri izleyerek, merdivenlerden, halen çocuklarının kullandığı, stüdyonun yanından geçerek dışarıya çıktık. Sanki sabah derinden etkileyen bir rüyadan uyanır gibi bir halde, binanın arkasındaki küçük sinema salonuna doğru gittik. Burada Jamaika halkının Etiopya ile olan gönül bağından başlayarak, Bob Marley’in Rastafaraizm inancı ve etkilerini izledik. Ayrıca efsanevi konserlerinden küçük parçalar ile özel hayatından kesitler de vardı.
   Bob Marley, Tanrı’nın uzun tırnakları, saçlarına dolanıp gökyüzüne tüm bedeni ile yükseltilmesi için bedeninin tümünün toprağa girmesine inanmaktaydı. Ne şanssızlık ki, futbol oynarken ayak parmağını sakatlamış, bunun neticesinde kesilmesi gereken parmağını dini inancı gereği kestirmemişti. Bunun neticesinde insanlığa belki de daha unutulmaz eserler verecek çağda yakalandığı hastalık yüzünden hayatını kaybetmişti. O salonda Bob Marley’in son zamanlarında yapılan röportajları dinlerken etkilenmemek elde değildi.
   Müzeden ayrılırken içimizde, bir hayali gerçekleştirmenin mutluluğu dururken, bu efsanenin hayata veda edişini izlemek ayni oranda üzüntü vermişti. Oğluna ölmeden önce söylediği son sözü “para hayatı satın alamaz”, tüm geri dönüş yolunda aklımızda dolandı durdu...
   Gezmeyle kalın...


 

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner107

banner75

banner108