Nesnel gerçekliğin şiirsel gerçekliğe dönüşmesi

banner37

Nesnel gerçekliğin şiirsel  gerçekliğe dönüşmesi
banner99

   Georges Politzer, “Felsefenin Temel İlkeleri” adlı eserinde diyalektik materyalizmle metafizik üzerine konuşurken, metafizikte zihindeki resmin sabit kaldığını, diyalektik materyalizmde ise değişiklik gösterdiğini dile getirir.   

   Nitekim ayakkabı denince herkesin aklına bir ayakkabı gelir. Diyalektik materyalizmde ise ayakkabı aşınmıştır, değişime uğramıştır. Politzer, buradan yola çıkarak diyalektik materyalizm ekseninde her şeyin bir değişim içerisinde olduğunu, nesnelerin metafizikteki gibi durağan olmadığını ifade eder.

   Buradan yola çıkarak gerçekliğin de değişik yönlerinin olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki gündelik hayatımızda geçerli olan gerçeklikle, şiirsel evrendeki gerçeklik arasında da değişiklik vardır.

   Nesnel dünyada geçerli olan tüm kurallar, şiirsel evrende geçerliliğini yitirir. Daha doğrusu şiirin kendi gerçekleri vardır.

   Şiirin gerçekleri, onun diliyle varoluşunu gerçekleştirir. Teorisyenler ve şairler şiir ile konuşma dilini veya düz yazıyı ayırırken “şiir dili” tamlaması üzerinde durur.

   Şiir, konuşma dilinden de düzyazıdan da ayrı bir dil oluşturma çabasıdır. Şair, benzetmeler, cansız varlıklara insana ait özellikler vermeler, seslenmeler gibi edebi sanatlarla; simgeler ve imgelerle farklı bir anlam dünyası yaratır.

   Örnek verecek olursak herkesin hakkında az çok bilgi sahibi olduğu Nâzım Hikmet’in  “Hoş Geldin Kadınım” şiirinde geçen şu dizelere yer verelim :

Hoş geldin kadınım benim hoş geldin

ayağını bastın odama

kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi

güldün,

güller açıldı penceremin demirlerinde

 ağladın,

avuçlarıma döküldü inciler

gönlüm gibi zengin

 hürriyet gibi aydınlık oldu odam...  

   Bu dizelere baktığımızda nesnel gerçekliğin şiirsel gerçekliğe dönüşümüne şahit oluyoruz. Şairin aşık olduğu kadın odasına adım atmıştır.

   Bu eylem insanı her ne kadar mutlu etse de kişi kendi duygularıyla karşı karşıya kalır. Ancak Nâzım Hikmet, şiirsel bir gerçeklik anlayışından yola çıkarak kırk yıllık betonun sevgilisinin ayaklarının değmesiyle çayır çimene dönüştüğünü, bir cennet bahçesi haline geldiğini ifade eder.

   Sevgilisinin gülüşüyle şairin odasındaki pencerenin demirlerinde güller açar. Sevgili ağladığında ise şairin eline inciler dökülür.

banner134
   Görüldüğü gibi gündelik hayatta fizik kurallarına aykırı olan ve diğer bir deyişle nesnel gerçekliği aşan bu durumlar şiirsel gerçekliğe dönüşerek, estetik bir forma bürünmektedir.

   Cemal Süreya’nın ünlü şiiri “Üvercinka” şiirinden de örnek vermek gerekirse

Sayın Tanrıya kalsa seninle yatmak günah daha neler

Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının

Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde

Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor

dizelerine baktığımızda şairin aşık olduğu kadının saçlarının canlılığı şiirsel gerçeklikle daha haz verici hale gelir. Şair, sevgilisinin saçlarının canlılığını, “Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde / her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor” şeklinde tasvir ederek, sevgilisinin saçının her teline ruh verir.

   Öte yandan şiirin verdiği bu dilsel özgürlüğün abartıldığı durumlar da görülmektedir. Şiirin ne olduğunu anlayan şiir yolculuğundaki kişi metafor ve imgelerin gücünü de keşfeder. Bu güç, dilde gerçekleşen soyutlamalarla meydana gelir. İmge ve metaforlar hem şaire hem okura ayrı bir heyecan verir. Kişi, görünenin içindeki görünmeyen şeyle karşılaşınca aslında kendisiyle karşılaştığı için şaşkınlık yaşar.

   Ancak şair, özgür olduğunu düşünse de aslında özgür değildir. Şiirine karşı bazı sorumlulukları vardır. Bu yüzden aşırı soyut, altı boş imgeler şiirsel gerçekliğin darbe olduğu durumlardır.

   Örneğin Cemal Süreya’nın “Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını” dizesine baktığımızda şairin hüznü bir kuşa benzettiğini ve bu kuşu canıyla, üzülerek beslediğini anlıyoruz. Cemal Süreya’nın bu dizeleri zihinde bir karşılık bulurken, başka kişiler tarafından yazılan bazı imgeler yere düşer düşmez eriyen kar gibi zihinde hiçbir karşılık bulamıyor.

   Örneğin “Ellerindeki kuşların yalnızlığını içen toprak”, “içimdeki karanlığının sessiz gözleri”, kırgın dudaklarımın ayyaş bakışları”, “gölgesiz bedenimin karanlık yakınlığı” gibi ifadeler şiir dilinin yozlaştırılması ve gereken işlevinin dışında bir görevde kullanılmasıdır.

  Şiirin bu şiirsel gerçeklik yönünün unutulması ise kimi zaman yanlış çıkarımlarda bulunulmasına da yol açmaktadır. Kişiler, nesnel gerçekliğin etkisi altında kalarak kelimelerin daha çok gerçek anlamları içerisine sıkışarak, şiirsel boyuta ulaşmayı unuturlar.

   Yazdığım bir şiirde geçen “Çıkarıp attım sesimdeki paslanmış platini” dizesini okuyanlar “platin paslanmaz ki” yorumunda bulunmuşlardı. Haklılardı da ancak platinin paslanmaması nesnel dünyanın fizik kurallarına uygundur. Şiirsel gerçeklikte platin paslar, çürür hatta başka bir şekle dönüşür.

  Tüm bunları bir arada düşündüğümüzde nesnel gerçekliğin, nesnel dünyadaki acıların, keyifsiz durumların şiir dilinin işleviyle şiirsel gerçekliğe dönüştüğünü söyleyebiliriz. Nesnel gerçekliğin şiirsel gerçekliğe dönüşmesi hem dilde bir yaratıcılık meydana getirirken hem de kişiye haz verir. Ancak bence bu noktada unutulmaması gereken şey ayakları yere basan, okurda herhangi bir çağrışım uyandıran imgelerin üzerinde durulmasıdır. Çünkü tüm kapıları ve pencereleri kilitli imgeler okura bir sanatsal zevk vermekten çok, eziyet vermekte ve okuru şiirden soğutmaktadır.

     

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yonca Hurol
Yonca Hurol - 3 hafta Önce

Ne guzel bu tur dusundurucu yazilarda yayinliyor Olmaniz.

Yakup Taşkın
Yakup Taşkın - 2 hafta Önce

Yani imge ve metafor lar hafif Aralık bırakılmış, hafif ışık vuran durumda olursa yere düşen kar gibi erimezler mi? Olsun kar da yağa yağa yığılır birgün,.

SIRADAKİ HABER

banner75