banner6

Şiirde yeni bir gerçekliğin keşfi

banner37

Şiirde yeni bir gerçekliğin keşfi
banner150 banner151 banner143

Ahmet UÇAR


İkinci Yeni akımının önemli isimleri arasında yer alan Edip Cansever, “Manastırlı Hilmi Bey’e İkinci Mektup” şiirinde “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / hiçbir yere gitmiyor” dese de aslında çocukluk dönemindeki gerçeklik anlayışı ayak izi bırakmadan uzaklaşıyor kişiden.


Dünyaya gözlerini açan kişi konuşma evresine geldiğinde çevresindekilerin konuştuğu dili kullanarak düşünmeye başlar. Ancak çocuktaki düşünce sistemi, bir yetişkindeki düşünce sisteminden farklılık gösterir.


Dünyaya hayal gücünün etkisi altında bakan çocuk, tıpkı şairlerin yaptığı gibi olay, durum ve nesneleri diğer insanlardan farklı bir şekilde değerlendirir.


Bulutlar yetişkinler için genellikle bir anlam ifade etmezken, çocuklar bulutların şekillerine bakarak bu şekilleri ejderhaya, ayıya, ata veya bunun gibi başka bir unsura benzetebilir.


Bu açıdan yaklaştığımızda çocukların tüm yetişkinlerinin aksine farklı bir gerçeklik anlayışının bulunduğunu söyleyebiliriz. Peki, nasıl oluyor da çocukluk, insandan ayak izi bile bırakmadan uzaklaşıyor?


 Hayal gücünün etkisiyle dünyayı farklı bir şekilde anlamlandıran çocuk, zamanla gerek çevresindeki insanlara, gerekse de eylemlerinin sonuçlarına bağlı olarak “şey” leri nesnel bir düzeyde değerlendirmeye başlar.


Masallardan uzaklaşan çocuk, artık bulutların yağmurun habercisi olduğunu, gökyüzünün sıradan bir gökyüzü olduğunu, gökkuşağının kalıcı olmadığını düşünmeye başlar.


Çocukluk dönemindeki gerçeklik anlayışından uzaklaşan çoğu insan, artık dünyaya nesnel bir gerçeklikten bakmaya başlayarak, dünyanın katı gerçekliği arasında hayatta kalmaya çalışır.


Yetişkin bireyler için artık dünyadaki gerçeklik anlayışı işlevsel bir değere sahiptir. Bulutların gökyüzünde belirmesi çamaşırların ıslanmasına, yaprakların sallanması havanın rüzgârlı olduğuna, durakların boş olması insanların özel araçlar kullandığına işaret eder.


 Ailesini veya yalnızsa kendisini geçindirmesi, işlerini başarıyla tamamlaması, insan ilişkilerini geliştirmesi derken kendini kaybeden çoğu yetişkin birey, artık dünyaya herkesin baktığı pencereden bakar ve yaşamdaki estetik heyecanları kaçırır. Hayatın verdiği yorgunluğun arttığı dönemlerde ise yaşamaktan istifa etmeyi bile düşünebilir.


İşte bir sanat olarak şiirde tam bu aşamada insana yeni bir gerçeklik sunmak için devreye girer. Nesnel dünyada bulunmayan ve daha önce duyulmayan yeni bir gerçeklik…

Şiirle dilin sınırlarını aşmak

Dil felsefesinde, dile olgusal ve önermelerle yaklaşan Filozof Ludwig Wittgenstein, dile sınırlar çizerek şu ifadeyi kullanır: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır”. Ona göre dilde varlığı deneyimlenebilen olguların olması gerekir. Bu ifadeye biraz daha yakından baktığımızda insanın dilinin ancak dünyasının sınırları içerisinde olduğu da söylenebilir.


Şiir ise yarattığı dil ile tüm sınırları aşarak insana yeni bir gerçeklik alanı sunar. Şiirde kullanılan dil, gündelik yaşamda kullanılan işlevsel dilden farklılık gösterir.


Gündelik yaşamda kullandığımız dildeki amaç nesnel bir iletişim kurmakken, şiirdeki dil ise insana estetik bir haz verirken, bununla birlikte farklı bir gerçekliğin kapılarını aralar.


Şiir, söz konusu gerçekliği genellikle edebi sanatlar, alışılmamış bağdaştırmalar ve dilsel sapmalarla gerçekleştirir. Şiir dilinin yarattığı bu biricik gerçekliği deneyimleyerek göstermeye çalışalım.


“Ay” kelimesini düşündüğümüzde, dilbilimsel bir ifadeyle söyleyecek olursak “Ay” göstergesini ele aldığımızda zihnimizde gökyüzünde ışık saçan bir nesne canlanır. Buna göre dilbilimsel anlamda “Ay” gösteren, zihinde canlanan kavram ise “gösterilen”dir.


Şimdi de “yalnızlık” kelimesi üzerinden gidelim. “Yalnızlık” göstereni, bizi başkalarından ayrıştırılmış, tek olan bir anlama götürür.


Bu iki kelimeyi gündelik dil içerisinde kullandığımızda “Gökyüzünde ayı gördüm” veya “Çok yalnızım” cümlelerini kurabiliriz. Ay kelimesi de yalnızlık kelimesi de bize dünyadaki gerçeklik içerisinde bir anlam verir ancak şiir dili nesnel dünyada bulunmayan yeni bir gerçeklik sunmaktadır.


Örnek olarak verdiğimiz bu iki kelimeyi alışılmamış bağdaştırma yoluyla şiirsel bir ifadeye dönüştürelim: “Ay yalnızlığı”.


Görüldüğü gibi nesnel gerçekliklerinden uzaklaşarak şiire dönüşen bu iki kelime yeni bir gerçeklik kazanmıştır. “Ay yalnızlığı” ifadesine bakan birey, ayın yalnız olmasını karanlıkla birlikte düşünerek işin içerisine bireysel, toplumsal veya politik unsurları da sokup bir anlam ortaya çıkarabilir. İşte şiir, bu şekilde dilin ve dünyaların sınırlarını aşarak insana yeni bir gerçeklik sunar.

Şiirsel gerçekliğin şiirdeki görünümü

“O kanlı yaz! O Kanlı Yaz’da

İçimden bir tarla kuşu uçup gitti.

İçimde hala ağlıyor ‘boş yer’i…

Ölüm, O Yaz, en bahar yüzlü çocukları da seçti,

İçimde hala o çocuklar ağlıyor

Çürümüş cesetlere gömülen botlarım ağlıyor hala."”


Kıbrıs’taki Türkçe şiirin en önemli isimlerinden olan Fikret Demirağ’ın“İçimde Hala ‘O Rüzgarlar’ Ağlıyor” şiirinden verilen yukarıdaki dizelere bakıldığında özellikle ikinci dizedeki “İçimden bir tarla kuşu uçup gitti” ifadesi okura yeni bir gerçeklik sunar.


Nesnel dünyada bir kuş belli bir mekandan gökyüzüne yada başka bir mekana uçup giderken, şairin burada bir tarla kuşunun içinden gittiğini söylemesi “kuş” göstergesinin sembolik bir anlama sahip olduğunu hissettirmektedir.


Şair, içerisinde taşıdığı umudu, güzel günleri, barışı, emekçilerin ortak sevincini, huzuru kaybetmiştir ancak bunu kuşun uçup gitmesine benzeterek yeni bir gerçeklik yaratarak anlatmıştır.


 Şiirde geçen “en bahar yüzlü çocuklar” ve “botların ağlaması” ifadeleri de şiirde yeni bir gerçeklik olarak yer almaktadır.

“Bir demet kır çiçeği gibi

vazoya yerleştirirken seni

durmuyor, reddediyorsun

bir resme dönüşmeyi”

Zeki Ali’nin Tuhaf İstasyon isimli şiir kitabında bulunan, Kayıp Bakış isimli şiirinden alınan yukarıdaki dizelere bakıldığında “Sen” kişisinin  bir demet kır çiçeğine benzetilmesi söz konusudur. Gerçeklik açısından bakıldığında nesnel gerçekliğin ve gündelik dilin sınırlarının aşıldığı dikkat çekmektedir.


İnsanın, bir demet kır çiçeğine dönüştürülmesi, vazoya yerleştirilmesi; bunu ve bir resme dönüşmeyi reddetmesi hayal gücünün varlık alanı bulması olarak değerlendirilebilir.

“Açılır taş kapılı tarla

Anahtar bir ot kokusuyla”

Gür Genç’in (GürgençKorkmazel) Sakangur isimli şiir kitabındaki “Ağaçlar Altında” şiirinde geçen yukarıdaki dizelere de bakıldığında gündelik yaşamda sıkça görülen tarla, ot, anahtar gibi unsurların şiirsel bir gerçeklik yarattığı görülür.


Tarlanın taş kapılarının olması ve bu kapıların anahtara benzeyen bir ot kokusuyla açılması okura farklı bir gerçeklik sunar.


Bu taş kapılı tarlanın açılmasıyla şair farklı bir zaman diliminin/ geçmişteki zamanın mekanına giderek, yine nesnel dünyada olmayan bir gerçeklik yaratır.

YORUM EKLE
banner140
SIRADAKİ HABER

banner111

banner34

banner75

banner88

banner110