banner6

Trajedik romanolarak “Ölüler Senfonisi”

banner37

Trajedik romanolarak “Ölüler Senfonisi”
banner150 banner151 banner143

Ahmet UÇAR


İranlı Yazar Abbas Maurufi’nin Ölüler Senfonisi adlı yapıtı klasik romanın aksine zamansal sıçramalar, olay örgüsünün kırılması, bilinç akışı ve geriye dönüş tekniklerinin sıkça kullanılması, bireyin ön plana çıkması yönleriyle modern bir roman olarak karşımıza çıkmaktadır.


Romanda İran’ın Erdebil şehrinde yaşayan bir aile ve ailenin Aydın isimli karakterinin başından geçenler anlatılmaktadır. Romandaki başlıca çatışmalar ise otoriteyle özgürlük arasına gerçekleşir.

Baba, despot, otoriter, farklı görüşlere açık olmayan, çocuklarının da kendisi gibi düşünmesini isteyen, bu olmadığında hem psikolojik hem fiziksel şiddet uygulayan bir tipken; oğlu Aydın ise sürekli okuyan, araştıran, varoluşsal sancılar çeken bir karakterdir. Roman, bu iki tipin çatışmaları etrafında şekillenmektedir.


Romanda, Aydın’ın varoluşsal sancıları, kendini arayışı, baba otoritesi altında ezilişi, yabancılığı, yalnızlığı, hüznü ve kopuşu kendine yer bulur.
 

Orhan, babanın tam istediği gibi bir çocukken, Aydın ise tam tersidir. Aydın, sürekli okuyan, araştıran, şiirler yazan, Tahran’da üniversiteye gitme hayalleri kuran, özellikle de kendi varoluşunu anlamlandırmaya çalışan bir karakter olarak hem babayla hem de kardeşi Orhan ile çatışmalar yaşar.

Orhan, babanın istediği gibi bir evlat olarak otoriteyle, iktidarla iyi geçinen bir tip olarak kendini gösterirken; Aydın ise otoriteye başkaldıran, kendini arayan, hayatı sorgulayan, felsefi bir bakış açısına sahip şair bir karakterdir.

Kişiler

Aydın:


Ölüler Senfonisi’nin başkişisi olarak karşımıza Aydın çıkmaktadır. Aydın, romanı şekillendiren bir kişiliktir. Romanda Aydın ile Orhan’ın ve Baba’nın çatışmaları yer alır. Orhan, Baba’ya daha yakın bir dünya görüşüne sahipken; Aydın ise kendini gerçekleştirmeye çalışan, sorgulayan, sürekli okuyan, hatta okumaktan namazı kaçıran bir özellik taşımaktadır. Aydın, felsefi bir düşünce tarzına sahip, kendini aramakta olan bir kişilik olarak da görülmektedir. Varoluşçuluk felsefesinin önemli isimlerinden olan Jean Paul Sartre’a göre “Varoluş, özden önce gelir”. Yani insan önce dünyaya gelir ve kendi kişiliğini daha sonra yaratır. Aydın da romanda kendini yaratma, başka bir deyişle arama yolculuğundadır.


Romanda, Aydın’ın geçirdiği değişiklikler de göze çarpmaktadır. Aydın ile baba arasında sürekli bir çatışma yaşanırken, bu ikili arasındaki yakınlaşma ilk olarak çocukluğun ilk dönemlerinde ve son olarak da babanın ölmek üzere olduğu dönemlerde gerçekleşir.

Aydın, okudukça, Dilhun Hoca’dan dersler aldıkça, hayata daha farklı bir gözle baktıkça ve babadan uzaklaşır. Aydın’ın bilinçlendikçe babadan uzaklaşması aslında halkın bilgilendikçe otoriteden ve iktidardan uzaklaşması olarak düşünülebilir. Bu durum kitaptan alınan şu ifadelerde de açıkça görülmektedir: “ Baba, ‘Ne arıyorsun sen?’ diye sordu. Aydın, ‘Kendimi’ dedi (sf. 69),“Memleketin içine edip bıraktılar. Ne bir haber ne bir radyo, ne halt edeceğiz şimdi ?” (sf. 89),“Bu yağmur benim için yağıyor ama niçin hayatta olduğumu bilmiyorum” (sf. 226)

Baba sevgisinden uzak büyüyen Aydın, romanın sonlarına kadar kendi ayakları üzerinde durmak, şair olmak, kendini bulmak, Tahran’da üniversite okumak, kimseye yük olmamak isteyen bir kişiyken; özellikle eşi Surmelina’yı da kaybetmesinin ardından artık tüm ideallerinden vazgeçerek kendini kaybetmiş bir karaktere bürünür. Çocuk sahibi olduğunun farkına bile varmazken, romanın sonunda kendini denizde asarak intihar eder.
 

Cabir/ Baba:


Cabir, romanın genelinde baba ismiyle tanıtılırken, sadece birkaç yerde özel ismiyle kendine varlık alanı bulur.Baba, romanda despot, otoriter, farklı düşüncelere kapalı bir kişilik olarak karşımıza çıkar. Orhan, babanın istediği yönde bir evlat olması nedeniyle onunla iyi geçinirken; Aydın ise Baba ile çatışma içerisindedir.

Romanda anne ve baba için genellikle isim yerine “Anne” ve “Baba” kelimeleri kullanılmaktadır. Bu durum da otoritenin dile yansıdığını göstermektedir. Otoriter bir tip olarak karşımıza çıkan Cabir, yönetiminde farklı düşüncelere, kendisine karşı duruşa, faydası olmayan kişilere de karşıdır.

Öyle ki Aydın’la ve çocukluğunda askerlerin paraşütle atlamasına özenerek şemsiyeyle çatıdan aşağıya atlaması sonucu engelli kalan ve önüne gelen her şeyi yiyen Yusuf, Cabir için fazlalıktır. Kendisiyle aynı dünya görüşünde olan oğlu Orhan ise en sevdiği kişidir.

Orhan:


Romanın başkişisi olan Aydın’ın en çok çatışma yaşadığı bir diğer kişi ise kardeşi Orhan’dır. Orhan da baba gibi geleneklerine bağlı, hırslı, paragöz, çıkarcı, otoriter bir kişiliktir. Babanın en çok sevdiği evladı, kendisine benzeyen oğlu Orhan’dır.

Orhan, babanın kuruyemişçi dükkanında istendiği gibi çalışır, emek sarf eder, babanın düşündüğü gibi düşüp hareket ettiği gibi hareket eder. Romanın başlarında Orhan, babayı destekleyici bir kişilikken babanın ölmesinin, Aydın’ın kendini kaybetmesinin ardından baba tipine dönüşür.

Tıpkı baba gibi otoriter, baskıcı, Aydın’la çatışma yaşayan, onu baskılayan, ona şiddet kullanan bir kişilik olarak karşımıza çıkar.


Orhan’ın romandaki bir diğer önemli özelliği ise “kardeş katili” olmasıdır. Öyle ki kitabının girişinde Kur’anda kardeş katlini anlatan “Habil ile Kabil” olayına yer verilir.

İlerleyen bölümlerde ise Orhan’ın, savaş dönemlerinde paraşütle atlayan askerlere özenerek şemsiyeyle damdan atlayarak engelli kalan, faydasından çok zararı olan Yusuf’u öldürdüğünü görürüz.
 

Modernist özellikler

Geleneksel romanlarda bulunan serim, düğüm, çözüm unsurları bir modern roman özelliği taşıyan Ölüler Senfonisi’nde görülmemektedir. Kitapta, modernizme bağlı olarak olay örgüsü kronolojik bir işleyişten uzaktır. Roman, anlatının ortalarından başlarken geriye dönüş ve bilinç akışı teknikleriyle çeşitli zamanlara sıçrar.  Roman, Erdebil şehrindeki Kervansaray bölgesinde faaliyet gösteren Muteber Kuruyemişçilik’te Orhan ile Bekçi Ayaz’ın diyaloglarıyla başlarken, Orhan’ın gerçekleştirmek istediği bir olay, “kardeş katili” nitelemeleri okurda merak uyandırır. Temel olarak bakıldığında merak uyandıran asıl unsur ise kitabın ilk sayfasında yer alan “Habil ile Kabil” yani kardeş cinayetinin hikayesinin yer almasıdır. Romanın başında geçen bu alıntı ve diyalog romanın sonlarına doğru çözüme ulaşır.

Modern romanlarda görülen çoğul anlatıcı, Ölüler Senfonisi’nde de görülmektedir. Öyle ki kitapta hakim bakış açısı, kahraman bakış açısı, gözlemci bakışı açısı bulunmaktadır. Hakim bakış açısı romanda ağırlığını hissettirirken, bunun yanı sıra  olaylar gerek Orhan’ın, gerek Aydın’ın gerekse Surmelina’nın  bakış açısındananlatılmaktadır. Olay ve durumların Surmelina’nın dilinden anlatıldığı bölümde, Aydın anlatılırken, Aydın’ın iç yaşantılarının da anlatılması kahraman bakış açısıyla hakim bakış açısının bir sentez haline geldiği gözlemlenmektedir.


Modern romanların bir diğer özelliği olan bilinç akışı tekniği de adı geçen kitapta yer almaktadır. Özellikle Aydın’ın etrafında kurulan anlatı, Aydın’ın iç çatışmalarını, yalnızlığını, kendini arayışını ele alırken; söz konusu kişi özellikle Surmelina’nın öldüğünü öğrendikten sonra bilincindeki tüm sözleri ardı ardına sıralamaya başlar.

Dil ve üslup

Ölüler Senfonisi’nin dil ve üslubuna bakıldığında özellikle şiirsel ve yerel ifadeler göze çarpmaktadır. Azericenin de etkilediği dil kullanımı özellikle diyaloglarda açıkça kendini göstermektedir. Bu bölümde romanın dil ve üslubunu yerel söyleyişlerle şiirsel ifadeler bağlamında anlatmaya çalışacağım.

Şiirsel dil kullanımı

Ölüler Senfonisi romanına dil ve üslup açısından yaklaşıldığında öncelikle mekan tasvirlerinin şiirsel bir dille betimlenerek kendine varlık alanı bulduğu göze çarpar. Öyle ki yazar, romanın giriş cümlesinde şu ifadeye yer verir : Ruhsuz duman, eskiden kervansaray olan kuruyemişçiler çarşısının konik kümbetleri altından hareket ederek tarihi binanın eşiğinden dışarıya süzülüyordu (Maorufi; 11).

Romanın geçtiği zamana bağlı olarak kendini gösteren kar yağışı ve karın çevrede yarattığı sorun da aynı şiirsellikte nefes almaya devam etmektedir. “Ahali, karın altında birbirine çıkacak şekilde köstebek yuvasına benzer yolları kullanıyordu. Bela mı yağmıştı? Kim bilir, belki! (Maurufi; 13”. Romandan alınan bu alıntıya bakıldığında karın etkisini gösterdiği dönemde insanların yaşamını sürdürebilmesi için yollara yaptığı müdahale “köstebek yuvası”na benzetilirken özellikle “Bela mı yağmıştı” sorusunda kar belaya benzetilirken, öte yandan soru sorma sanatı olan istifham kendini göstermektedir.

Yerel söyleyiş


 Kitapta Azerice cümleler de bulunmaktadır. Ayaz’ın Orhan’la konuşurken “Kardeş, tez ol” diyalogunu kurması bunun örneklerinden birisidir. Diyaloglarda dikkat çeken bir diğer nokta ise argo ve kültürel konuşma dilinden yararlanılmasıdır. “Erkek dediğin gözü kara olmalı oğlum. Ya Allah dedi mi sonunu getirmeli” (Maurufi; 15) cümlesiyle “Lan dangalak ateşperestler, eninde sonunda yakacaksınız oğlum siz bu kervansarayı; çok mu ısınmak istiyorsunuz, hı?!” (Maurufi; 17) diyalogunda bu görülmektedir. Orhan ile annenin diyaloglarında da argo sözler yer alır: Kime gülüyorsun lan şerefsiz (sf. 24).


Yerel söyleyişe örnek olarak gösterilecek bir diğer unsur ise diyaloglarda “dadaş” kelimesinin kullanılmasıdır. “ ‘Eee, çekirdek, çekirdek, ne zamana kadar çekirdek? Dadaş, gece gündüz neden yirmi dört saattir’ dedi” (Maurufi; 32).

YORUM EKLE
banner140
SIRADAKİ HABER

banner111

banner34

banner75

banner88

banner110