1960 anlaşmaları ve Kıbrıslı Türklerin Vakıflara ait hakları

banner37

Milli Arşiv ve Araştırma Dairesi Kurucusu, eski Müdürü Evkaf Uzmanı Mustafa Haşim Altan, anlatıyor; “1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Kuruluş Antlaşmalarında Türk ve Rum toplumlarına öngörülen parasal ödenekler; tazminatlar ve yardımlara ilişkin tespitler, Türk Vakıf Hakları” (4)

1960 anlaşmaları ve Kıbrıslı Türklerin Vakıflara ait hakları
banner90
banner8

Milli Arşiv ve Araştırma Dairesi Kurucusu, eski Müdürü Evkaf Uzmanı Mustafa Haşim Altan’la yaptığım söyleşi bilinmeyenleri gün yüzüne çıkaracak.

Kıbrıs anlaşmaları ve vakıfların durumunu geniş şekilde ele aldığımız söyleşide, adadaki taşınmaz mal durumunu da konuştuk.

Tarihsel açıdan belge niteliği taşıyan yazı dizisi geçmişe ışık tutacak.

SORU: Lozan Anlaşması öncesi ve sonrasında Kıbrıs Türk Toplum Haklarına hangi alanlarda zarar verilmiştir?

ALTAN: Lozan Anlaşması öncesinde akdedilen 1878 Anlaşmasından itibaren İngilizler özellikle Kıbrıs Türklerinin VAKIF MALLARINA göz dikmiş, sinsi şekilde hile ve desiselerle Türk Vakıf Mallarına müdahale ederek yağmalama hareketlerini başlatmışlardı. Bu davranış, İngiltere gibi sömürü ile beslenen bir devletten beklenen bir davranıştı!

Ahkamü’l-Evkaf kural ve hükümleri tahtında yönetilen ve işleme tabi tutulan vakıfların idare merkezi olan EVKAF İDARESİ işgal edilmiş, Türk vakıf idarecilerinin yanı başına ikinci olarak bir İngiliz idareci atamak suretiyle müdahalecilik yöntemleriyle Evkaf işgal edilmiştir.

Dünyanın hiçbir yerinde böylesi benzeri bir uygulamaya rastlamak olası değil!

İcareteyn usulü ile icar edilen çoğu Evkaf mallarımız Vakfiye koşullarına rağmen acımasızca vakıf olmaktan çıkarılmış; yönetim ve kamu ihtiyaçları bahane edilerek çoğu vakıf topraklar üzerinde (Polis, Hastane, Tımarhane, Postane, Mahkeme ve Resmi bir takım) kamu binaları inşa edilerek Hükümet adına veya diğer resmi kurum ve kuruluşlar adına koçanlanmış; ayrıca tahsisat kabilinden olan vakıflarımızın nakdi gelirlerine tümüyle el konulmuş;elde edilen gelirler farklı maksatlar için kullanılmağa başlanmıştır. Türk Halkının mali açıdan en önemli olan MALİ POTANSİYEL GÜCÜ zayıflatılmış, fakirleştirilmiş, İngiliz ve Rum insafına terk edilmiştir.

İngiliz Vali ve Komiserlerinin Rum Ortodoks Kilisesi Papazları ile geliştirdiği işbirliği ve sıkı diyaloglarla vakıflar bu valiler ve onlara tabi olanlar tarafından alınan hukuk dışı kararlarla büyük ölçüde zarara uğratılmış; çoğu vakıf malları bu vesile ile Rum Kiliselerinin işgaline ve kullanımına kaptırılmıştır. “ECCLESIASTICAL PROPERTIES”in (Kilise Malları) muhtevasını irdeleyenler, bu toprak camiasında işgal suretiyle yer alan vakıf mallarının ne kadar çok miktarda yer aldığını göreceklerdir.

1928’li yıllarda ise Vakıflar ve Evkaf İdaresi tam anlamıyla İngiliz Koloni İdaresine tabi basit bir daire haline dönüştürülmüş, Evkaf İdaresinin tüm yetkileri İngiliz Koloni yönetiminin uhdesine geçirilmiştir. Ardı arkası kesilmeyen tüm bu gelişmeler Kıbrıslı Türklerin ada çapında mağdur olmasına yol açmış, haliyle ikinci sınıf azınlık durumuna düşmesine yol açmıştır.

Manastırların, kilise papazlarının vakıflara karşı başlattığı saldırılarla, yağmalama hareketleri karşısında direniş gösteren Kıbrıslı Türklerin İngiliz makamları nezdinde yaptıkları şikayetlerle, mahkemelerde sürdürdükleri mücadele sonucu yüz binlerce belgenin oluştuğu, buna karşın haklarını gerektiği gibi geri alamadıkları gerçeğini belgeleyen bu verilerin binlercesine arşivlerde tanık olmaktayız.

SORU: 1960 Anlaşmaları ile Kıbrıs Türklerinin Vakıflara ait olan haklarını elde etmede yeterli olabilmiş mi?

ALTAN: Bu anlaşmalarla Kıbrıslı Türkler kuşkusuz yitirilmiş bulunan vakıf haklarını elde edememiştir. ‘Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir’ kabilinden giden mallar gitmiş, hatta bu mallar neredeyse Tapu ve Mesaha kayıtlarından silinmiş; ancak vakfiyelerde ve Şer’i Mahkeme sicilleri de yalnızca isimleri, vakıf koşulları ve miktarları kalmıştır. Atalarımızın bize toplumsal alanda istifade edebilmek amacıyla bıraktığı bu mallar ne yazık ki yabancıların işgal ve tasarrufuna bırakılmış, zaman içerisinde vakıf olmaktan çıkarılmış ve gayr-i menkul (taşınmaz mal) olarak kilise, kurum ve şahıslar adına koçanlanmıştır. 1960 antlaşmaları bu yapıla gelen

hukuk dışılığı ortadan kaldırabilecek güçte ve yetenekte olmamıştır. Sonuçta vakıf malını elinde tutan; tutmağa da devam etmiştir.

SORU: Evkafın Türk toplumuna devredilmesiyle vakıf hakları elde edilmiş midir?

ALTAN: 1956 yılına yani Evkafın Türk toplumuna idareten devredildiği tarihe gelinceye kadar elde kalabilen vakıflara ancak bir nebze sahiplenilmiştir. Ayni tarihte Türk vakıf yöneticilerinin vakıflar konusunda neşrettiği kitap, broşür ve yazılı metinler yanında yayınladıkları Vakıf Raporları gözden geçirildiği zaman geçmiş yönetimlerin vakıflara karşı yaptığı haksız müdahaleleri birer birer belirlemekte ve şikayetlerde bulunmaktadırlar.

Evkaf Raporları 1956’dan itibaren günümüz 2000’li yıllara kadar sürekli geçmişten kaynaklanan ve günümüze dek oluşan mağduriyetleri, haksızlıkları birer birer içermekte ve yadırgamaktadır. Tüm bunlar bizlere 1960’lı yıllarda gerçekleştirilen antlaşmaların vakıflar açısından ve haklarını elde etme açısından yeterince yararlı olabildiğini söylemeğe imkan vermemektedir.

Zaten 1960 antlaşmaları ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti iki buçuk yıl gibi kısa sürede Kıbrıslı Rumların ve onlara destek veren Pan-Hellen’lerin (ENOSİS ve Tedhiş hareketleri) girişimleri ile farklı bir duruma düşürülmüştür. Kıbrıslı Türkler bu aşamada adeta kendi bölgelerine hapsedilmiş; kimi köyler boşaltılmış; topraklarımız işgal edilmiş, atıl bırakılmış; özellikle vakıf arazilerimiz eskiden olduğu gibi işgal edilmiş, Türk vakıf idaresinin kontrolünden çıkarılmıştır. Yitirilmiş olan Türk vakıf mallarının yeniden elde edilmesi yönünde halen Türk vakıf yöneticilerinin ve sivil Türk yönetimlerinin çaba harcadıkları ortadadır.

banner134

SORU: 1963 yılı sonrasında gelişen hadiseler ve Kıbrıs uyuşmazlığına çözüm sağlamak yönünde sürdürülen çabaların Kıbrıs vakıfları açısından önemi nedir?

ALTAN: Vakıfların siyasi bir malzeme halinde uluslararası platformlarda müzakere edilmesi son derecede yanlış ve sakıncalıdır kanaatindeyim. Vakıflar, kuşkusuz vakıf yapan hayırsever kişilerin hür iradesi ile ve yazılı metinlerle (vakfiyelerle) mahkemelerde şahitler huzurunda hayır maksatları ile topluma ve kişilere malları üzerindeki gelirlerini ve haklarını adamak suretiyle oluşturulduğu gerçeği unutulmamalıdır. Bu durumun, insani boyutu olan bir durum olduğu göz ardı edilmemeli ve vakıf yapan kişilerin hür iradesi ile ortaya koydukları

yardımları akamete uğratılmamalıdır.

Türkler için olduğu kadar yabancılar için de durum aynidir. Müslümanlar için olduğu kadar, Müslüman olmayanlar için de durum aynidir. Vakıflara saygı gösterilmeli ve yazılı metinlerle ortaya koydukları koşullarına harfiyen uyulmalıdır.

SORU:  Vakıf Mallar, diğer mülkler gibi ayni muameleye tabi tutulabilir mi?

ALTAN: Kesinlikle ayni tutulamaz. Vakıf bir malın mirasçısı yoktur, bunun ancak Galleharı vardır. Bilindiği üzere GALLE, vakıftan gelen gelir, irat demektir. Galle-i Vakıf, bir vakfın semere ve varidatı demektir. Tabii ve hukuki semere ve faidelere şamildir. Vakıf akarın kirası ve vakıf bahçenin meyveleri birer galedir. Gallehar ise vakıf mallardan kaynaklanan gelirlerden yararlanmaya, Vakıfı yapan kişinin iradesine ve mahkemede şahitler huzurunda kabul ederek tasdik ettirdiği vakfiyesinde yer verdiği koşullara bağlı olarak o vakıflardan yararlanabilecek kişilere verilen hukuki isimdir. Galleharların inkiraz bulmasından sonra söz konusu mal

tümüyle bir hayrat olarak toplumun malı haline dönüşebilmekte ve bu vasfı ve statüsüyle süreklilik kazanmaktadır.

Vakıf olmayan taşınmaz mallarda ise durum hem hukuken ve hem de süreklilik bakımından mukayese edilemeyecek derecede farklı bir konumdadır. Üzerinde tapulu taşınmaz malı olan kişinin vefatı halinde söz konusu malı ancak mirascılarına düşmektedir. Söz konusu mal, mirascıları tarafından aile bağı olmayan yabancı kişilere de satılabilmektedir. Vakıf olan bir ise ne satılabilir ve ne de başkasına devredilebilir. Kaldı ki (vakıf olan) bu mallar zaman aşımına (Mürur-ı Zamana) dahi tabi tutulamaz.

Bir başka husus ise, vakfedilmiş olan bir gayr-i menkul (taşınmaz mal) hukuken Ahkamu’l- Evkaf hükümlerine tabidir. Vakıf olmayan bir gayr-i menkul ise hukuken Mülkiyet, arazi ve miras kanunlarına tabi olarak çözümlenebilir.

Siyasal ortamda, zaruri koşulların oluşması halinde vakıf malları, mübadele ve istibdal yöntemleri ile çözümlenebilir. Ancak istibdali yapılacak olan vakıf bir mal için karşılığında alınacak veya yerine mübadele edilecek mal, vakıf malına göre daha değerli olması gibi koşullar altında istibdali gerçekleştirilebilir.

SORU: 1974 Barış Harekatı sonrasında Vakıfların statüsü hakkında ne diyeceksiniz?

ALTAN: Barış Harekatı mevcut vakıflarımızın gücüne güç kattığı gibi geçmişten itibaren yitirilmiş olan vakıf mallarımızı ve haklarımızı geri alabilmedeki çabalarımıza olumlu yönde bir ivme kazandırmıştır. Kıbrıs’ın iki ayrı bölgeye bölünmesi sonucu Kuzeyde kalan vakıflarımız halen elimizde olup değerlendirilmektedir. Güneyde kalan vakıf mallarımız nedeniyle de Kıbrıs Vakıflar İdaresi bir şekilde göçmenlik statüsü elde etmiştir. Güney Kıbrıs’ta kalan vakıfların galleharları (bu vakıflardan hak elde edebilen ve edecek olan vakıf evladı) Evkaf yönetiminin kendilerine, atalarından yadigar kalan haklarını te’min etmesinin beklentisi içerisindedir.

Garantör Devlet Türkiye’nin, Kıbrıs’ta Türk haklarını korumadaki kararlılığının vakıflar üzerinde de yoğunlaştığını ve güneyde kalan vakıf haklarımızın korunması hususunda gereken adımları atmakta olduğunu biliyoruz.

Güney Kıbrıs’ta kalan vakıf malların mütevelli ve galleharlarının, vakıf haklarını elde edebilmek amacıyla Kıbrıs Vakıflar İdaresine sürekli yazılı ve sözlü başvurularda bulundukları ortadadır. Bu durum haliyle, Güney Kıbrıs’ta Mazbuta, Mülhaka ve tahsisat kabilinden binlerce dönüm gayr-i menkul vakıf emlaki ve mevkufat üzerinde Vakıflar İdaresinin bir hukuk mücadelesi başlatmasını haklı göstermekte, zorlamakta ve sorumlu

duruma sokmaktadır. Vakıflar İdaresi, tüm Kıbrıs mevkufatı(vakıfları) üzerinde nezaret edebilme yükümlülüğünü ve sorumluluğunu taşıyan önemli, tarihi ve de ulusal anlamda toplumumuzun gururla takip ettiği en ciddi kurumlarımızdandır. Vakıflar İdaresinin bu konularda Hukuk mücadelesi içerisine girmesini zorlayanlar başta, Mülhak vakıflar açısından halen hayatta olan Galleharlar olduğu gibi, Mazbut vakıflar açısından da Türk milleti ve Devleti olarak kamuya mal olmuş olan bu vakıf haklarının elde edebilme yönündeki kararlı tutumu ve istekleridir. Vakıflar İdaresi tüm bu talepler karşısında toplum adına ve vakıf haklarını elde edebilme yönünde ciddi bir çabanın içerisine girmesini önemli bir görev olarak kabul edip bu hakları elde etmek istemesi yönünde kendisini sorumlu tutması son derecede takdire şayandır.

Ada’nın ikiye bölünmesi sonrasında Güney Kıbrıs’ta mahsur kalan vakıflarımızın kurtarılması noktasında Vakıflar İdaresi’nin, ayrıca Türk Hükümetlerinin gerek yerel yönetimlerle ve gerekse uluslar arası yetkili yabancı devlet ve hükümet merci’leri ile oluşturulabilecek platformlarda uzun boylu müzakereler yürütülerek bir şekilde bu haklarımıza sahip olmamızın sağlanması gerekmektedir. Bu sorunun çözümünde Evkaf İdaresi, Ahkamü’l-Evkaf hükümlerinin ön planda tutulmasında azami çaba göstermelidir. Bu hakların teslim ve

Tescilinde gerekli olan yargı yöntemlerine başvurmada her türlü olanaklarını kullanmalıdır. Vakıflarımızın kurtarılması yönünde hassas formüller üretilerek çözüm yolları araştırılmalıdır. Kiliselere, manastırlara ait olduğu iddia edilen mallardan mübadele yöntemleri ile istifade ederken, bu malların yeterli olmaması durumunda daha başka yerlerden gayr-i menkullere sahip çıkarak yitirilmiş vakıf mal varlığını güçlendirip, gale sahiplerinin normal düzeyde onurlandırılması ve bir şekilde süre gelen haklarının birer birer teslim edilmesi gerekmektedir. Bu tutum ve davranışlar, bir bakıma sürdürülen mücadeleler sonuçta “VAKIF DAVASI” olarak değerlendirilmelidir. Böyle bir davada, siyasilerimiz de devletler nezdinde yapacağı girişimlerle, toplumsal düzeyde ise sosyal faaliyetler geliştirerek olumlu ve başarılı sonuçlar elde edebilirler.

1917 yılında başlatılıp sonuçlanamayan EVKAFIN SU MESELESİ bir hukuk davası olarak hala çözüm beklemektedir. Arabahmet ve Silihtar vakıf sularının Rum belediyelerince el konularak vakıf olmaktan çıkarılması karşısında İngiliz mahkemelerinde dava açan Vakıflar İdaresi’nin söz konusu davada geçmişten kaynaklanan ihmalleri sonucu bu dava askıda kalmış, tamamlanamadan beklemeğe alınmıştır. Vakıf sular olması

hasebiyle mürür-ı zamana (zaman aşımına) tabi olmayan bu ata yadigarı Türk vakıf suların, ihmalden ve umursamazlıktan kaynaklanan nedenlerle günümüzde farklı yerlerde ve ellerde yabancıların kullanımda olmağa devam etmektedir. Vakıf haklarının kurtarılmasının ve devamının sağlanmasının ulusal ve toplumsal anlamda bir dava olması hasebiyle yakinen takip edilmesi ve işgalcilerden korunarak yaşatılması zorunludur. Aksi

halde, yukarıda örnek olarak verdiğimiz Evkaf’ın Su Meselesi gibi tuhaf bir hikayeye dönüşür.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner75