banner6

'Barış istemek milliyetçiliktir'

banner37

Tam 53 yıldır babasını bekliyor… Ona kavuşmayı, isyanını bastırmayı ve bu hayattan göçüp gitmeden kaybolan babasına bir mezar yaptırmayı. Sevgi Alibaba şimdi Tekke Bahçesi’nde yapılan kazılardan çıkacak sonucu bekliyor.

'Barış istemek milliyetçiliktir'
banner8

Gizem Özgeç/Emine Davut YİTMEN

Kıbrıs’ta patlak veren 1963 olaylarının hemen ardından Ayvasıl’dan getirilerek Tekke Bahçesi’ne gömülen bazı isimsiz kayıplar için ailelerin yıllardır verdiği mücadele sonucu, Lefkoşa Tekke Bahçesi Şehitliği’ndeki isimsiz mezarlardaki arayışta sona gelindi… Sıra kimlik tespiti yapılmasında…

1963-64 yıllarında kayıp olan ve Ayvasıl bölgesinden getirilerek Tekke Bahçesi’nde defnedilen Kıbrıslı Türkler’in bazıları, o dönemde kimlik tespiti yapılamadığı için isimsiz olarak gömülmüşlerdi. Küçük Kaymaklı’da kaybolan bazı kişilerin Tekke Bahçesi’nde gömülü olduğu düşünülüyor… Ve ailelerin bekleyişi sürüyor… Sevgi Alibaba da elli küsur yıldır babasını bekliyor… Her kapı çalınışında, babasıyla gezdiği sokaklarda, bazen gelen bir haberle, içinde sönmeyen bir umut ateşiyle yaşıyor…

Sevgi Alibaba, Kıbrıs TV’de yayınlanan Onlar Anlatıyor isimli programın konuğu oldu ve elli yıllık acı serüvenin öyküsünü bizimle paylaştı… Kayıplar Komitesi Psikologu Ziliha Uluboy’da Sevgi Hanım gibi kayıp yakınlarıyla ilgili çalışmalarını anlattı, bilgiler verdi.

SORU: Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

ALİBABA: Hamitköylü Hilmi Hamit’in, yani Hilmi ustanın kızıyım. 1958 doğumluyum. 1963 olaylarında 6 yaşındaydım. Babam 4 Şubat1964te kayboldu. Bugüne kadar onun kızı olarak yaşadım.

ULUBOY: 2007 yılından beridir Kayıp Şahıslar Komitesi’nde psikolog olarak çalışıyorum. Sık sık ailelerle temas içerisindeyim. Özellikle kimliklenen ailelerle daha aktif çalışma durumunda kalıyoruz ama kimliklenmeyen,  henüz kayıp olan ailelerle de farklı nedenlerle bilgi alışverişi yapmak için veya herhangi bir sıkıntı varsa veya komite ile aile arasındaki bağı kurmak için de ailelerle sürekli iletişim içindeyiz.

“Tekke Bahçesi’ne gömülen ilk Kızılay çocuğu, kardeşimdi”

SORU: Sevgi Hanım, hem babanız hem dayınız kayıp. O günleri sizden dinleyelim…

ALİBABA: 21 Aralık 1963 günü sabahleyin Atatürk Büstü’ne kurşun sıkıldı dendiği anlarda babam motoruna atlayıp oraya gitmiş. Bunları tabii annemden dinledim. Biz çocuktuk. Ben 6, erkek kardeşim 5, ablam 8 yaşındaydı. Dördüncü kız kardeşimiz 21 Aralık 1963 günü o saatlerde dünyaya geldi. Ancak babamın kokusunu sadece 1 buçuk ay duyabildi. 1963 olayları, Küçük Kaymaklıyı çok derinden yaraladı. Sevgi Alibaba olarak, 53 senelik bir boşluğu içimde henüz sindirmedim. Annem bizi çok güzel yetiştirdi. Öksüzdük. Yalnız başımıza her şeyi başardık. Bir insanın diğer bir insana bunu yaşatmasını hazmetmek çok zor. Bu benim zayıflığım değil. 1963 olayları başladığında, babam av tüfeği ile diğer etraftaki erkeklerle mücadeleye başlıyor. Bize dördüncü gün  ‘Küçük Kaymaklı’dan göçmen oluyorsunuz’ dediler. Annem, iki çarşafı kolunuzun altına koydu ve elimizden tutarak yola çıkığını anlatır. Yola çıktığımızda ben bir an kaybolmuşum. Beni ararken, erkek kardeşimin kulağının kenarından kurşun geçiyor. Sonra biri bizi arabasına alıyor. O koşuşturmacada bizi Hamitköy’e getiriyorlar. Babam kalıp sivil halk göçünü yapana kadar mücadele ediyor. Sonra babam da yanımıza geliyor. 60 kişilik odalarda Hamitköy’de akrabalarımızın olduğu yerlerde kalıyoruz. Kışa ayındayız, hava soğuk. Annemin sabahlığın cebindeki köylünün yaptığı ekmek parçalarıyla besleniyoruz. Sırtımızdaki elbiseler sadece onlardı. Neticede Hamitköy’e böyle bir yokluğun içine göçmen olduk. Ne bilirdik ki bu evimizden kaçışımız yokluk değildir. Şubatın 4’ ünde de babamızı kaybedecektik. Kardeşim rahatsız oluyor. Kızılay Hastanesi’nde vefat ediyor. Orada ilk vefat eden erkek çocuk benim kardeşimdi. Babam kardeşimi elleriyle gömüyor. Tekke Bahçesi’ne gömülen ilk Kızılay çocuktu. Mezar taşında H.H yazıyordu. Arkasından ben hasta oluyorum. Kardeşim difteriden öldü. Beni Kızılay’a getirdiler ve 10-15 günlük tedavim oldu. Erken teşhisle kurtuldum. Babam beni hastaneden çıkardığı gün, motorun önünde babam ortada ben ve arkamda dayımın oğlu Küçükkaymaklı’daki evimizden geçtiğimizi ve oradan bebeğimi aldığımı hayal meyal hatırlıyorum. Ancak evimizin içinde her şey yerlere dökülmüştü. O gün dayımın oğlu Erdoğan abim fotoğrafları yerden almıştı. O mutlu günlerimizi gösteren fotoğraflar yok çünkü hepsi gitti. Biz yokluğa, boşluğa girdik ki bir anda değerimiz kaybettik. İnsan olarak zavallı olduk.

“Annemin çığlıkları hala kulağımda…”

SORU: Sizin için zor olduğunu biliyoruz. Acınızı paylaşıyorsunuz. Çok kolay bir şey değil. Bu konular konuşuldukça, paylaşıldıkça bir yerlere umut da veriyor, mesaj da…1964 günü babanızın nasıl kaybolduğunu hatırlıyor musunuz? Annenizden, akrabalarınızdan o güne dair neler duydunuz?

ALİBABA: Babamı koyu yeşil bir kazakla hatırlıyor gibiyim. Ancak gözümün önüne tam getiremiyorum. Ben hastanede yatırken, şapkasını kapıdan sallamasını hatırlıyorum. 4 Şubat 1964 tarihinde yoldan alındı. Anlatılanlara göre konvoy halinde 5-10 tane Türk arabalarıyla ilerliyorlardı. Babam ara yerde motoruyla gidiyordu. Rum cipiyle gelmiş. Annem gelen Rumların Büyük Kaymaklılı Rumlar olduğunu söylerdi. Babamın teşkilatta olduğunu biliyorlardı.  Neticede babamın önünü kesiyor, ayağına vuruyor. Kimilerinin dediğine göre ayağı kırılıyor ve çekip götürüyorlar. O sırada orada olan BM’den gezici ekip sözde onların arkasına düşmüş, ama yakalayamamış. Babamın üzerinde çantası asılı motoru alıp, anneme, Hamitköy’e getiriyorlar.   Annemin çığlıkları hala kulağımdadır. Simalar yoktur. Tamamıyla hatırlıyorum diyemem. Babam kaybolduğunda 32 yaşlarındaydı. Babam, bize ilaç almak için gittiği bir yolda götürülüyor ve bir daha onu bulamıyoruz. Annemin anlattığına göre çok sormuşlar niye haber almadınız diye. Sosyal Yardım Dairesi bizimle ilgileniyordu. Yardım için başvurduğumuz yerdi. Sorularımıza hiçbir zaman cevap alamadık…

2006’da kazılar başladı. Biz de kendi ulaşabildiğimiz yerlere sürekli babamı söyledik. Neticede görgü şahitleri ve söylenenler ışığında, bütün girişimlerimizden sonra Tekke Bahçesi açılıyor. İstihbaratlar onu gösteriyor ki babam ve dayım Osman Hüdaverdi (üzerinde itfaiye üniforması vardı) oradadır.  Orada yanılmıyorsam Kaymaklı’dan 22 tane kaybımız var.

Uzun zaman aldı ama sonunda açıldı

SORU: Tekke Bahçesi’nin uzun süre bir bekleyişi oldu. Şu andaki durum ve oranın özelliği nedir? Kaç kişi var diye düşünülüyor?

ULUBOY: Tekke Bahçesi uzun bir aradan sonra açılabildi. Ciddi bir sıkıntı yaratmıştı ama sonunda açıldı. Şu anda kapanış sürecindedirler. Belki de gelen hafta içerisinde çalışmalar tamamen tamamlanmış ve biz oradan ayrılmış olacağız. Sayı olarak veremeyiz. Tam olarak biz de bilemiyoruz. Bunun sayısı kimlik tespitinden sonra çıkar. DNA testlerinin tamamlanmasından sonra rakam olarak kaç kişinin çıktığını ve kimlerin çıktığını görebiliriz. Bekleyen birçok aile vardır. Bu tip gömü yerlerinde, toplu olarak kimliklendirme süreci yapılır.

Son sahne…

SORU: Hangi aşamada sen dâhil oluyorsun? Nasıl çalışmalar yürütüyorsun?

ULUBOY: Aslında görev tanımı olarak baktığınızda en son aşama kısmı benimdir. Teslim süreci safhası, en çok devrede olduğumuz süreçtir ama onun öncesinde mutlaka ailelerle en az bir kez temasımız olmuştur. Herhangi bir Kıbrıslı Türk kimliklendiği ve bizim ofisimize resmi olarak bildirildiği an itibarıyla aileyle irtibata geçeriz. Ailelere telefonda kesinlikle böyle bir bilgilendirme yapmayız. Onlara sizin ziyaretinize gelmek isteriz deriz ve o ziyaretimizde bu açıklamayı yaparız. O süre içerisinde raporlar elimizde olur, nerede bulunduğu, hangi tarihlerde bulunduğu, nasıl bir gömü yerinde bulundu, kaç kişi bulundu. Bu bilgilendirmeyi aileye yaparız. Defin için hazırlanma aşamasına geçeriz. Ara bölgede bir görüş odamız vardır. Oraya hemen hemen bütün kayıp yakınlarımız gitmek ister. Hazır olmayan çok az bir kısım vardır. Öyle bir sahnenin son sahne olarak zihinde kalmasını istemez. Ancak genel olarak görüş odasına ailelerle gideriz. İyi de gelir aslında, çok travmatik bir andır. Birçok aileden aldığımız geri dönüşüm de aileler için çok iyi geldiği yönündedir. Bir şekilde gerçekle yüzleşme anıdır.  Odada aileyle birlikte oluruz. Sonra aileyle birlikte cenazeye hazırlanırız çünkü aileler ilk etapta ‘tamam da şimdi nasıl gömeceğiz. Bizim için şimdi öldü ama aslında 40-50 sene önce ölmüştü’ derler. Aileler, o gün geldiğinde nasıl davranacaklarını bilmezler. Haklılar çünkü belki de yakın zamanda birileri vefat etmiştir, onun cenaze işlemeleri yapılmıştır ama 40-50 sene önce kaybettiği kişinin cenazesini yapmamıştır. Bu aile için komplike bir durumdur.

“Hep bir mezar taşı istedik”

SORU: Babanız çıktı, gelmedi. Onun her zaman bir umutla döneceğini beklendiniz. Ne düşünüyorsunuz?

ALİBABA: Annem hiç kabullenmedi. Annem 1974’e kadar babama mevlit okutmadı. Her zaman gelmesini bekliyordu. Kaç tane falcıya götürdüğümüzü bilirim. Çocuk yaşımda gittiğim falcıların evlerini, şimdi yine gitsem bulabilirim. 1974’te yine çok kötü olduk. Yine koştuk, yine sınırları zorladık, yine sosyal yardım dairelerine başvurduk. Acaba gördünüz mü? Filan yerde olabilir mi? ‘Gördük galiba, sakallıydı şuydu buydu’ diyenler vardı. Zor bir süreçti. Annem şu anda 84 yaşında. Hep bir mezar taşı bekledik, istedik. Bizim de olsa oraya gidip ağlayabilsek, dokunabilsek çünkü onlar eksik kaldı. Bir şeyi tutamadım. İnsanın sevdiğine dokunması,  temas etmesi bambaşka bir şeydir. Kendinizi daha güçlü hissedersiniz. Onun boşluğunun verdiği belki bir yarım kalmışlık var. Sanırım bütünleşeceğiz o bulununca, bana öyle gelir. Bunları anlatırken göğsümde bir baskı var, nefes alamam. Bunu senelerce konuşmadık. Bunu bir şiirimde yazmıştım. Ertesi gün kız kardeşim bana telefon açtı ve ‘bütün gece ağladım’ dedi. Niye benimle bunları paylaşmadın diye sordu. O da aynı şeyleri hissediyordu. O kadar bir yalnızdık ki, o kadar bir kendi içimizde yaşıyorduk ki sanki anlatırsak birbirimizi üzecektik. Ya da zavallı olmuş olacaktık. Ya da annemin yanında daha güçlü dururuz gibi düşünüyorduk belki de… Ben çok gülen bir çocuktum ama çocukken gündüz gülüyordum ama gece de kıvrılıp yatıyordum.

“Konuşmamız çok önemli”

SORU: Uzun yıllar bu durum konuşulmadığı için belki de en büyük sorunumuz burada. Kıbrıslı Türk psikiyatr Vamık Volkan, kayıplar konusunun toplumun önünde açılıp konuşulmasının öneminden söz etmişti. İnsan konuştukça acısı azalır sanırım. Ne düşünüyorsun? Kayıpların anlatılmasının tanıklar üzerinde etkisi oluyor mu?

ULUBOY: Bu kayıpların birbirleri arasında konuşmama durumu sadece Sevgi hanımların aileye özgü değil. Birçok kayıp ailesine baktığımızda, kendi aralarında konuşmaktan çekinirler. Bunun nedeni, kimse kimseyi üzmesin. Annenin üzüntüsü çok ortada. Çocuklar anneyi korumak ister. Anne ise çocuklarını korumak için bu konuyu çok fazla konuşmaktan kaçınır. Bu durum, birçok kayıp ailesinde yıllardır konuşmayarak devam eder. Ölüm herkes için acı bir şeydir ama sağlıklı bir yas sürecinden sonra hayatımız normale döner. Morgta görürüz, defnederiz, mevlidini okuturuz. Kendimize göre sosyal, kültürel ritüellerimiz yapar kapatırız. Acısı bitmez ama günün sonunda bir kabullenme var. Yeri bellidir; istenildiği zaman gidip ziyaret edilir. Ancak kayıp durumunda böyle değildir. Bir boşluk var. Pek çok kayıp ailesinde dinlediğim çok benzer hikâyelerdir. Falcılar, büyücüler, arkadaşlar şurada gördük yok sakallıydı, yok aklını yitirmişti gibi. 40-50 yıl boyunca o umut hiç bitmez. Aileler, kimse kimseyi üzmesin diye aralarında bunu konuşmazlar. O yas sürecine zaten hiç giremezler. Umut varken nasıl yas tutulsun? Onu unutmaz. Bu, bir kayıp kimliklenip defnedilene ve gerçekten yas süreci başlayana kadar böyle devam eder. Aileleri, yasa nasıl girileceğini yönlendiririz. Diğer taraftan da toplum önünde bunları konuşmamız tabii ki etkiler. Bir insandan bahsederiz. Bunları yaşamış insan, bu durumu bize duygularıyla anlatır. Mutlaka duyan, gören ve yapan 1, 5, 10 kişinin vicdanına dokunursak kaç kayıp yakının yarasına merhem olabileceğinizi bir düşünün. Önce aile içinde, sonra toplum içinde konuşmayı öğrenmemiz çok önemli.

“Bu; annemin mücadelesiydi”

SORU: Babanız, dayınız kayıp. Böyle bir ortama büyüdünüz. Nasıl hissederdiniz? Bir kayıp ailesi olarak ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

53 yılın boşluğuyla yaşamak hiç kolay değil. Annemin birkaç ay hatta sene dirençlenip kalkana kadar çok zorluk çektik. Çevredeki insanlar yardımcıydı. Komşular. Bir anda yokluğa düştük. Hem maddi hem de manevi bir boşluk. Annem çok büyük fedakarlık yaptı. Küçüğe büyük bakar deyip. Ortancayla bizim okaliptüs ağaçlarının altına intihar etmeye gitmiş. Beni istemişler evlat edinmek için. Anam göğüs germiş. Bu annemin mücadelesiydi. 2001yılında kanser geçirdim. Bundan sonra daha çok konuşmaya başladım. Herhalde isyanlarımı anlatmaya başladım. Ben güçlüyüm ayaktayım derken bu rahatsızlıkla karşılaştım.

“‘Şehitlik’ dendi uzun süre açılmadı”

SORU: Teke Bahçesi’nin açılma süreci sancılı oldu biraz… Ve beraberinde bir takı girişimler…

banner134

ALİBABA: Kazılar başladığında bizim umutlarımız tekrar Yeşerdi. Bir baktık ki tek bir görgü tanığının söylediği yerde tek bir kalıntı çıkıyor. İsyan ettik. Dedik ki tamam Hepsi olsun. Bu isyanla çok kapıları çaldık. Her iktidara, cumhurbaşkanlarına,  belediye başkanlarına gittik. Her gittiğimiz makam tekke bahçesinin açılamayabileceğini çünkü orada şehitlik olduğu söyledi.

“Tarih bizim acılarımızla yazılır, öfkem savaşa”

SORU: Sevgi Hanım, sizce kayıp yakınlarının, şehit çocuklarının vereceği mesajların Kıbrıs’ta bir çözüm sağlanmasına etkisi olabilir mi?

ALİBABA: Tarih bizim acılarımızla yazılır. Beni m öfke m savaşa.  Ben ilkokul birden itibaren şiirler okudum yazdım. Fakat bu benim milliyetçiliğimi bozmaz. Esas barış istemek milliyetçiliktir.  Bu ülkenin insana zarar vermemektir. Bu nedenle ben barış istiyorum. Sivil halk ödedi savaşın bedelini. Bir daha yaşanmasın. Bütün dünyada barış olması lazım. İnsanın insana bu çağda bu eziyetleri yapmaması lazım…”

“Kayıp yakınlarından barış mesajı verenler çoğunlukta…”

SORU: Ziliha Hanım sizin bu konudaki değerlendirmeleriniz nasıl?

ULUBOY:  Herkesin politik görüşü elbette farklıdır. Ama birçok kayıp yakınının insancıl duyguları çok fazla ortadadır. Hem kayıp verdiler hem göçmenlik yaşadılar.  Bu nedenle barış mesajı verenlerin sayısı çoktur.”

“DNA gününü göğüsleyemezdim”

SORU: Sevgi Hanım, sizi DNA örneği için aradıklarında neler hissettiniz?

ALİBABA: Benim rahatsız olduğum günlere denk gelmişti bu ve bunu göğüsleyebileceğimi düşünememiştim. Kız kardeşim annemle gitmişti. O günlerde kazılar başladığına alevlenme olmuştu. Bir umut… Ben babamı hep arıyorum, hep oralardayım. DNA da bunun bir çözümüdür. Yani aslında bir şey değişmiyor.

“Travma bir nesilde durmaz”

SORU: Ziliha, sen bir profesyonel olarak sıyrılabiliyor musunuz etkilenmeden dinlediklerinizden?

ULUBOY: Kayıplarda yaşanmışlıklar hep aynı… Aynı travmalar… Ve travma bir nesilde durmaz. Bu yüzden barışa travmaları geriletmemiz için de ihtiyacımız var... Benim ilgilendiğim tek bir aile değil. Biz iki psikolog olarak çalışıyoruz komitede. Dinlediklerimiz, paylaştıklarımız, ofisten çıkınca geride bırakacağımız türden değil.  Profesyonel de olsak insanız. O hikâyenin içinde dâhil olmamak mümkün değil.

 

 

 

Güncelleme Tarihi: 13 Kasım 2016, 10:33
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner111

banner34

banner75

banner88

banner110

banner104