“Çocuklarımız böyle bir savaş görmesin”

banner37

Takvimler 1974’ü gösterdiğinde 16 yaşında asker olan Türbay Yırtıcışahin ve henüz 10 yaşında bir çocuk olan Ahmet Davman, yaşadıkları acı günleri KIBRIS’la paylaştı

“Çocuklarımız böyle  bir savaş görmesin”
banner87

Serap ŞAHİN

   Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar arasında yaşanan toplumlararası çatışmaların zirveye ulaştığı 1974’te henüz 16 yaşındayken asker olan Türbay Yırtıcışahin ve 10 yaşında bir çocuk olan Ahmet Davman, “Bir daha o günleri yaşamayalım. Çocuklarımız böyle bir savaşı görmesin” dedi.

   KIBRIS Gazetesi’ne konuşan Türbay Yırtıcışahin, Rumların, 9 yaşındayken babasını çapa ve küreklerle öldürdüğünü belirterek, o günleri unutmanın mümkün olmadığını söyledi.

   Yırtıcışahin, babasını kaybettiği günü asla unutamadığını belirterek, “Rumlar babamı öldürdükten sonra bir elini dışarıda bırakarak derede kumun içine gömdü” dedi.

   1974’te henüz 10 yaşında olan Ahmet Davman ise, o yıllarda çocuk olmasına rağmen her şeyi olduğu gibi hatırladığını söyledi.

   Savaşta onlarca kişinin ölümüne şahit olduğunu belirten Davman, “Savaşlar en çok çocuklarda travma etkisi yaratıyor” dedi.  

   Türbay Yırtıcışahin ve Ahmet Davman, 1974 yılında yaşadıkları anıları KIBRIS’a anlattı.

   KIBRIS: Bize biraz savaş döneminden bahsedebilir misiniz?

   YIRTICIŞAHİN: 1974 olaylarında Baf’ta 16 yaşında bir askerdim. Dönemin başkanı rahmetli Esat Fellah, askerleri üzüm toplamaya götürürdü. Bizi 5 kişi olarak Dimi’ye sultani üzüm toplamaya götürdü. Orada bir Rum kadını bize “Asker olduğunuzu biliyorum. Buradan kaçın, harp çıkacak” dedi. Ama Esat Fellah bizi almaya gelecek diye gitmedik ve orada kalıp bekledik. Esat Fellah gelmedi…

   Orada kısıldık kaldık, hiçbir şey bilmiyoruz ve üstelik askeriz. Oradaki Türkler bize “Gece olduğunda Yeşilova’ya gitmeniz gerekiyor. Orda bir tabur var, oraya katılırsınız” dedi. Gece olunca da söylenilen tabura gittik. Durumu anlattık ve tabura katıldık.

   KIBRIS: Tabura kabul edildikten sonra ne yaptınız?

   YIRTICIŞAHİN: Ben o taburda ileri gözetleyici olarak görev aldım. Rumların olaylara ilk başladığı zamanı çok iyi hatırlıyorum. Kuklanın üstünden projektörleri görüp Kurudere’ye inmiştiler. Oradan da Baf’a doğru gitmiştiler. O sırada anayolun altında yatıyordum ve kaç kamyon geçtiğini sayıyordum. Kamyonların arkası açıktı ve içinde otomatik tüfekler doluydu. Gittikleri bölgeden de silah sesleri duyuluyordu.

   Ertesi sabah Baf’a giden Rum askerleri bir bir geri dönmeye başladı. İki tane kirpi kamyonların birinde çok fazla ölü insan gördüm. Çarşaflarda sarılıydılar. Çarşafların üzerinde kanları görünüyordu.

   Daha sonra Kurudere’ye doğru gittiler, oradan da denize doğru gitmeye başladılar. Yolun üst kısmından ve diğer iki taraftan olmak üzere toplam 3 taraftan bölgeyi sardılar. Su kanallarının arkasında siper alarak bekliyorduk. Rumlar köyün içine sanki de yağmur gibi havan yağdırıyorlardı. Bizde de silah yok denecek kadar azdı. O silahları da köyün dört bir tarafına, Rumlara panik olsun diye atmıştık.

   KIBRIS: Rumların silah durumu neydi?

   YIRTICIŞAHİN: Eşit koşullarda değildik. Onların kamyonlarca otomatik tüfekleri vardı.

   KIBRIS: Esir düştüğünüz döneme dair neler hatırlıyorsunuz?

   YIRTICIŞAHİN: Mandirga teslim olduğunda önce hepimizi sahada topladılar. Daha sonra belli kişileri oradan sinemaya götürdüler. Sinemada topladıkları erkekleri ise Yeroşibu Askeri Kampı’na yolladılar. Biz orada esirdik. Esir kampında geceleyin Andrea adındaki bir Rum, elindeki değnekle her yere vurup kaçardı. Orada bize işkence yapılmadı ama zaman zaman bu tarz başıboş ve önüne gelene vuranlar da oluyordu.

   Bir gece esir kampının içine bölgeden geçen bir uçak bomba attı. Kamptaki bütün arabalar darmadağın oldu. Daha sonra uçaklar sırf bizi bombalasın diye kamptakiler bizi sahanın ortasına çıkardı. Ancak başka uçak gelmediği için kurtulduk.

   KIBRIS: Ne kadar süre esir kaldınız?

   YIRTICIŞAHİN: Yaklaşık üç ay boyunca esir kampında kaldık. Baf’daki bütün komutanları da oraya getirdiler. Bizi büyük ambarlara götürdüler. Rumlar bize kendi havan mermilerini taşıtıyorlardı. İlk zaman Birleşmiş Milletler’de esir olarak kayıtlı değildik. Rumlar gözümüzün önünde büyük bir tünel kazıp, bize ‘Hepinizi buraya gömeceğiz’ demişti.

  

   KIBRIS: Esir kampından kurtuluşunuz nasıl oldu?

   YIRTICIŞAHİN: Esir kampından kurtuluşumuz Birleşmiş Milletler’in bizi kayıt altına almasının ardından oldu. Birleşmiş Milletler bizi kayıt altına alınca, bizi Ledra Palace bölgesinde Rum esirleriyle değiş tokuş ettiler. Böylece esir olmaktan kurtulduk.

   KIBRIS: Esirlik döneminizde en çok etkilendiğiniz olay neydi?

   YIRTICIŞAHİN: Aysın Galip adında bir arkadaşım vardı. Düşen havan mermisi sonucu bir ayağı kopmuştu. Sonra sedyede yatıyordu ve Rumlar onu o şekilde vurarak öldürdü. Osman isminde bir diğer arkadaşım da havan düşmesi sonucunda yaralanmıştı. Bütün bağırsakları çıkmıştı ve ‘Kurtarın beni’ diye ağlıyordu. Ama maalesef yapacak hiçbir şey yoktu.

   KIBRIS: Her şey nasıl başladı?

   DAVMAN: 1974 yılında babalarımız geceleri işten sonra askerlik yapıyordu. Köyümüzün etrafını beklerlerdi. 20 Temmuz’dan bir hafta kadar önce babam “Savaş çıkacak. Bu savaşta ben esir düşmem. Ya ölürüm ya da kaçarım” demişti. 19 Temmuz gecesi babam eve geldi. Yanında bir piyadesi vardı. Onu aldı ve “Biz çıkıyoruz, ne zaman görüşeceğimiz belli değil. Savaş çıkıyor, hakkınızı helal edin” deyip gitti.

   20 Temmuz 1974 Cumartesi günü, sabah sekiz sularında top sesleriyle uyandık. Daha sonra dışarıdan yoğun bir silah sesi gelmeye başladı. Tabi hemen kalktık. Sonra ben oyun oynuyordum ve koşarak eve gittim. Ne olduğunu anlamaya çalıştım. Savaş başlamıştı…

   KIBRIS: Bize biraz savaş anılarınızı anlatabilir misiniz?

   DAVMAN: Bizim köy taburdu, çok fazla asker yoktu. Ama Baf’tan sonra bölgenin en güçlü yeriydi. Köyümüzde öğretmen veya doktor adı altında Türkiye’nin askeri subayları olurdu. O gece biz hiç uyumadık. Sabaha kadar havan topuyla köyümüzü dövdüler. Biz de evde bir köşede yığılıp bekledik. Sabah olunca bölgedeki askerimiz çekilmeye başladı.

   Muhtarın evine köyün merkezine gideceklerini söylediler. Biz de evden eve geçerek, muhtarın evine doğru gitmeye çalıştık. Bir akrabamızın evine sığındık. Orada bir metre yükseklikte bir duvar vardı. Tam duvarı geçecekken evin avlusuna üç asker geldi. Ellerinde el bombaları vardı, pimini çekip yığılı olarak duran insanların üzerlerine doğru attılar.

   O an 22 kişi öldü. Ölmeyenleri de otomatik tüfeklerle taradılar. Biz de bu esnada hemen geri dönmeye çalıştık. Nenem çıkıp beyaz bayrak salladı ve teslim olduk. Hepimizi futbol sahasına topladılar. Kadınları, çocukları ve erkekleri ayırmaya başladılar. Gerçekten bu yaşanan kaostu. Ayrılan erkekleri başka bir yere götürdüler. Çatışma durdu ve Rum askerleri köyü abluka altına aldı. Pazartesi olunca da herkes ölülerini aramaya başladı. Herkesi evinde kalmaları için bıraktılar.

   KIBRIS: Babanızdan haber alabildiniz mi?

   DAVMAN: Savaştan sonra babamdan uzun bir süre haber alamadık. Aradan aylar geçince babam bize bir mektup yollamış. Mektupta kurtulduğunu ve İngiliz Üsleri’ne sığındığını yazmıştı. Annem ilk başta inanmadı. Aradan bir ay daha geçti, bu defa Türk bir kadın bize aynı mektubu getirdi ve babamın yaşadığını söyledi. Mektupta gideceğimiz yeri bile yazmıştı. Ama giderken asla ‘Türkçe konuşmamamız’ gerektiği yazıyordu. Çünkü Rum otobüsleri Türkçe konuşanları almıyordu. Annem de bizi uyardı, hiç konuşmadık. Üç kardeş ve annem otobüse bindik. Otobüs Leymosun’a gitmek için Paramal köyünden geçmek zorundaydı. Daha önce Türkler o bölgede Rum otobüslerini yakmıştı. Bu nedenle oradan geçeceğimiz için endişeliydik. Paramal’a yaklaşınca şoför öldürülmekten korktuğu için otobüs süratlenmeye başladı. Şoföre Türk olduğumuzu söylemek zorunda kalarak otobüsten indik.

   KIBRIS: Babanızı nasıl buldunuz?

   DAVMAN: İngiliz Üsleri’ne vardığımızda orası sanki de bir çadır kent gibiydi. Yüzlerce insan orada yaşam derdindeydi. Orada sora sora babamı bulabildik. Daha sonra da İngilizlere müracaat ettik. Bize çadır verdiler. Orada yaşam çok zordu. Yemek için sıraya giriyorduk. Birçok insan açtı. Bize verilen yemek te köpek bisküvisi gibi bir şeydi.

   KIBRIS: İngiliz Üsleri’nde ne kadar kaldınız?

   DAVMAN: Orada yaklaşık 5 buçuk ay kaldık. Bir gün babam bize ‘Kuzeye kaçalım’ dedi. Kişi başı üç Kıbrıs lirasına gidecektik. Bu yollardan daha önce geçen, öncülük yapan insanlarla buluştuk. Bizi traktörlerle dağa çıkarıp gece orada bıraktılar. Bütün gece boyunca yürüdük. Yanımıza sadece ekmek ve bisküvi aldık. Gündüzleri saklanıp, geceleri yürüyorduk. Üç gece dört gün yürüdük. Bize Öncüler Göledi’ni geçtikten on dakika sonra Türk askerinin elinde olacağımızı söylediler.

   O sırada birlikte yürüdüğümüz bir kadının 20 günlük bebeği çok şiddetli ağlamaya başladı. Rumlar o bebeğin sesini duyunca derenin üzerinden bizi gördüler. Biz toplu halde, yaklaşık 60-70 kişiydik. Rumlar bizi görünce yukardan aşağıya doğru büyük büyük kayaları cirilemeye başladılar. Oradaki su da bayağı derindi. Rumlar hepimizin suda olmasını bekledi ve suyun başında bizi taradı. O anda hepimiz yattık ama ölen olmadı.

   Daha sonra beş tane Rum askeri göledin önüne, beş tanesi de arkasına doğru geldi. Bizi bir daha sudan geçirdiler. Daha sonra tekrar tekrar sudan geçirdiler. Amaçları işkence etmekti. Tam sudan çıkıyorduk emir geldi ‘Bunları öldüreceğiz’ dediler. Kadınları ve çocukları ayırdılar. 30-40 tane erkeği ayırıp duvarın dibine dizdiler. Babama sarıldım, titremeye başladım. Sonra da gözümü kapattım. Nişan aldılar ama tam vurmak üzereyken, bizi vurmaktan vazgeçtiler. Çünkü Barış Gücü askerleri bizi görmüş ve silah seslerini duymuştu. Bizi o yüzden öldürmediler.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER