İşimi canımdan aziz bildim

banner37

41 yıllık meslek hayatında Türk, Rum, Maronit demeden binlerce çocuğun doğumunu yaptıran 82 yaşındaki emekli ebe Münevver Mahmut (Aydınöz), zorlukları yanında meslek hayatının güzel sayfaları da olduğunu anlattı:

İşimi canımdan aziz bildim
banner90

Ali ÇATAL

   Öğrenciliğindeki dört yıllık periyot hariç, ebelik mesleğine 41 yılını veren Kıbrıslı Türk ebe Münevver Mahmut (Aydınöz), savaşı da, barışı da, doğumu da, ölümü de gördüğü mesleki kariyerinin satır başlarını anlattı.

   27 Mayıs 1937 doğumlu Münevver ebe, göğüs kanseri tedavisi gördüğünü belirterek, çevresinden gelen ısrarlı “Bunları gazeteye veya televizyona anlat” talepleri üzerine yaşadıklarına dair konuşmaya karar verdiğini söyledi.

   “İngiliz okullarında eğitim aldım ve şu an adada uluslararası tek ebe olarak kaldım” diyen Aydınöz, kraliçe tacı altından Erenköy siperlerine, Kaymaklı’dan Meluşa’ya, Kraliyet hastanesinden köy çadırına, yaşamdan ölüme, doğumdan cenazeye 41 yılın bilançosunu KIBRIS gazetesine anlattı.

“Bana halen ‘mama’ diyorlar”

   İngiliz okullarında eğitim aldığını söyleyen Aydınöz, “Haziran 1957’de mezun oldum. Diplomamdaki kraliçe tacını görüyor musunuz? O dönemleri de gördük, o yılları da yaşadık. Dört yıllık talebeliğimi saymazsak, 41 yıl ebelik yaptım ve bu zaman zarfında, aralarında sonradan çok önemli yerlere gelenlerin de dünyaya gözlerini açtığı beş binin üzerinde doğuma, adanın iki yanında da girdim. Hatta Dr. Gülgün Vaiz’i de ben doğurttum” diyerek, eğitim hayatına dair bilgiler verdi.

   Aydınöz, “Bugün bile Güney Kıbrıs’a geçtiğimde, görevli polislerden bana ‘mama (anne)’ diyenler çıkıyor. Onlara ‘Nereden annen oluyorum?’ dediğimdeyse ‘kendilerinin doğum belgelerinde yazan adım sayesinde’ tanındığımı öğreniyorum. Bu, gerçekten çok güzel bir his” diyerek, ‘hayatına dokunduğu’ kişiler tarafından tanınmanın çok güzel bir duygu olduğunu vurguladı.

“Türk, Rum, İngiliz ve Maronit…”

banner9
   Aydınöz, “İngiliz ve Rum hastaneleri; Kuruçeşme, Girne ve Lefkoşa merkezleri; Hamitköy ve Küçük Kaymaklı evleri, Meluşa ve Tremeşe çadırları, Erenköy siperleri derken Türk, Rum, İngiliz ve Maronit uluslarından çok sayıda kişinin doğumuna girdim. Geçenlerde Rum kesiminde gittiğim bir panayırda yanıma gelen birisi ‘Beni sen doğurttun’ dedi. Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde, savaşta ve barışta çalıştım” diyerek, Kıbrıs’ın bütün halklarından insanların yaşama ‘merhaba’ demelerine öncülük ettiğini söyledi.

   “Çoğu kez ya yazlık ya da kışlık kıyafetimiz bile olmazdı. Bu mesleği, gerçekten sevmezseniz asla yapamazsınız. İşimi canımdan aziz bildim. Gecemi gündüzüme karıştırarak çalıştım. Elimi tutan hastayı kızımdan ayırmadım. Şimdi bu insanlar öğretmen, öğretim görevlisi, avukat, eczacı, hekim veya başka bir iş yapıyor” diyen Aydınöz, işine büyük bir şevkle ve tabir caizse ‘dört elle’ sarıldığını açıkladı.

Erenköy yılları

   “Erenköy’deki okul da vurulmuştu ve çocuklar dışarıda, otların üzerinde yatıyordu” diyen Aydınöz, “Erenköylü bir kadın, doğum için Lefke’ye gelirken yolda doğurdu ve çocuk da öldü. Daha önce de Meluşa’dan gelen bir kadın yolda doğurmuş ve onun da bebeği ölmüştü. Annem beni Meluşa’ya yollamak istememişti ama başhekimin ‘Vururum ebeyi’ demesi üzerine çantamı hazırlamıştı.

   Meluşa’dan döndükten kısa bir zaman sonra da bu olay yaşandı ve aynı çantayı bu kez Erenköy için hazırladım” sözleriyle, Kıbrıs tarihinin kırılma anlarına şahitlik eden Erenköy’de bulunuşunun hikayesini anlattı.

   Aydınöz, “Geceleri çadırlarda doğum yaptırır, çocuklara aşı yapar ve çatışmalar nedeniyle psikolojisi bozulanlarla ilgilenirdim. Gündüzleri de mücahit komutanlarının demlettiği çayı maşrapa veya konserve kutusuyla içerdim. Bütün bunlar yaşanırken, üzerimize mütemadiyen de ateş açılırdı” derken, Erenköy çatışmalarında, onlarca zorluk altında görev yaptığını söyledi.

“Sezaryen ‘mecburiyet halinde’ uygulanırdı”

   Aydınöz, kamuoyunda dönem dönem gündeme gelen sezaryen tartışmalarına da değinirken, “Görev yaptığım dönemde sezaryen, ancak ve ancak ‘tıbbî zorunluluk’ durumunda uygulanırdı ve doktor da doğuma ‘sadece sezaryen mecburiyeti’ halinde katılırdı. Doğumu ebeler yaptırırdı ve hiçbir sorun da yaşanmazdı” sözleriyle, anne ve/veya çocuk sağlığı gibi bir mecburiyet söz konusu olmadığı sürece, sezaryenin değil; ‘normal doğumun’ tercih edilmesi gerektiğini belirtti.

   “Ne küpe taktım ne bilezik ne de kolye. Ruj bile sürmedim çünkü bize verilen eğitime göre, bunların kullanımı yasaktı” diyen Aydınöz, “Şimdiki doktor, hemşire ve ebeler maşallah moda mecmualarından fırlamış gibi geziyor. Hastanın yanında, elinde sigarayla duran bile var. ‘Münevver ebe geliyor’ dendiğinde, bütün hemşireler kendilerine çekidüzen verirdi” ifadeleriyle, sağlık sektöründeki meslekî değişimi de ‘eleştirel bir dille’ ele aldı.

Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2019, 09:48
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner107

banner96