banner6

“Komşuluk yaptığımız insanlarla karşı karşıya geldik”

banner37

“Komşuluk yaptığımız  insanlarla karşı karşıya geldik”
banner150 banner151 banner143

Rahme ÇİFTÇİOĞLU (TAK)

   Çamlıköy’de futbol sahasının ayırdığı Türk ve Rum semtlerinde yaşayan, yıllarca komşuluk edip ortak malları ekip biçen Kıbrıslı Türkler ve Rumlar 1963’te karşı karşıya geldi; yıllarını mevzilerde ve elleri tetikte geçirdi.
   Köyün gençlerinden, lise öğrencisi Emin İzzet’in şehit edilmesinin, Çamlıköy’deki direnişin üzerinden 58 yıl geçti.
   20’li yaşlarda köyün komutanlığını yapan ve bunu 11 yıl sürdüren, Lefke düştükten sonra 88 gün esir tutulan Orbay Kılıç, o günleri anarken, “Savaş çok kötü bir şey. Hayatta kalmamız şanstı. Ölüm çok defa aklımızdan geçti” dedi.
   80 yaşındaki Kılıç, Çamlıköy’deki direnişi Türk Ajansı Kıbrıs’a (TAK) anlatırken “Biz yaşadık, temennim çoluk çocuğumuzun o günleri yaşamaması” diye konuştu.

 

“Komşuluk yaptığımız insanlarla birbirimize silah çektik”
 

   Çamlıköy’ün Türk ve Rum semtini bir futbol sahasının ayırdığını, Rumların yukarıda, Türklerin aşağıda kaldığını belirten Orbay Kılıç, şöyle devam etti:
   “Birbirimize gelip giderdik… Onlar bizim, biz onların kahvesine... Dostluk… Zaten mallarımız karışıktı. Kahve içtiğimiz, komşuluk yaptığımız insanlarla karşı karşıya geldik, birbirimize silah çektik… Çatıştık da. ‘Bunlar, neden yaşandı?’ diye sorarsanız, Rumlar her zaman milliyetçiydi, ille adayı Yunanistan’a bağlamak istediler.”

 

“İngilizleri kovunca sıra size gelecek…”
 

   Orbay Kılıç, bununla ilgili bir öğrencilik anısını şöyle anlattı:
   “Babam CMC’de ustabaşıydı. Rum ustabaşılar çocuklarını Larnaka’daki Amerikan Akademi’ye gönderir diye babam da beni buraya yazdırdı. Okulda, Türk, Rum, Ermeni her milletten öğrenci vardı. Sıra arkadaşım Baflı bir Rum’du. Yıl 1955. EOKA hareketleri başladı… Bombalar patlıyor, insanlar kayboluyor. Bizim sınıftan bir arkadaşımız okulu bıraktı, EOKA’ya katıldı. Sıra arkadaşım Andreou’ya ‘Nedir olup biten’ diye sordum. ‘Şimdi İngilizlerin sırası, onları kovunca sıra size gelecek…’ dedi. Yanından kalkıp, başka sıraya geçtim… 12 yaşındaydık, bu sözü hiç unutmadım…”

 

İşler iyi değil, köyüne dön uyarısı
 

   İngiltere’de okuyup makine mühendisi olmak istediğini ancak bu hayalinin gerçekleşemediğini söyleyen Kılıç, Amerikan Akademi’den sonrasını şöyle aktardı:
   “Cyprus Mail’de Sivil Havacılık Dairesi için münhal gördüm. Başvurdum ve mülakatı geçtim. Lefkoşa Havaalanı’nda hava trafik kontroller yardımcısı olarak işe başladım, 1963’e kadar bir buçuk yıl burada çalıştım. Kulenin sorumlusu İngiliz’di. Sabah aradı, “Ali, işler iyi değil, köyüne dön’ diyerek beni uyardı. Hem okulda hem de havaalanında bana babamın ismiyle hitap ederlerdi…”

 

8 mevzi…
 

   Orbay Kılıç, Lefke otobüsüne binmek için Büyük Han’a yürürken, köylüsü bir polis onu yolda buldu, aldı evine götürdü. Çamlıköy’e dönüş o dönüş. 

   TMT’de olan köylüler, sancaktarlıktan aldıkları emirle silahlarını temizlemeye başladı. Köye 8 mevzi kazıldı. Yaşları 16 ile 70 arasında değişen 60-70 civarında erkek 24 saat mevzilerde nöbet tutmaya başladı. Orbay Kılıç, Türkiye’de bir ay da silah eğitimi almıştı.
 

Dört yol ortasında toplantı
 

   Kılıç, yaşanan bir olayı şu sözlerle anlattı:
    “İlkokulumuz Rum semtindeydi, gerginlik olunca çocuklar artık yukarı gitmezdi.
   Emin’in babası İzzet Dayı bir gün koşarak yanıma geldi. ‘Orbay, Türk bayrağını okuldan indirdiler’ dedi. Bu olay bizde infial yarattı. Mevzileri takviye ettik. Bunu gören Rumlar, şüphelendi. Barış Gücü aracılığıyla dört yol ortasında bir toplantı yapmamızı istediler. Lefke Polis Müdürü, Barış Gücü’nden biri, Çamlıköy’ün Rum Muhtarı ve Rum komutan geldi. Ben gitmek istemedim, muhtarı yolladım ama ‘Komutanı isterik’ diyerek muhtarı gönderdiler.
   Rum komutan gençten bir oğlandı… Baştan aşağıya beni süzdü.  ‘Bayrağımızı indirdiniz, bizi aşağıladınız’ dedim. Rum muhtar atıldı, ‘Siz de köyün alt kısmındaki evlerimize göçmenleri yerleştirdiniz’ dedi. ‘Derdiniz buysa göçmenleri çıkarırım ama evlerinizle ilgili sorumluluk alamam’ deyince. Rum komutan ‘Orbay haklı, bayrağı verin’ dedi. Rum Muhtar ceketini açtı, bayrağı göğsünden çıkarıp bana verdi.
   ‘Seninle iyi geçineceğiz’ dedim Rum komutana. ‘Ben de aynı şeyi düşünürüm, sen milletini seven bir insansın, ben de öyleyim, bir şey olursa beni mevziden çağırt, gelirim’ dedi…”

 

Bir Rum, ‘ateş etmeyin, biz köylüyüz’ dedi
 

   23 Aralık 1963’te Rumlarla küçük bir çatışma yaşadıklarını, mevziilerden 3-5 silah attıklarını da anlatan Orbay Kılıç, şöyle devam etti:
   “Bir Rum köylümüz, dört yol ortasına, sahanın yanına kadar geldi, ‘Ateş etmeyin, biz köylüyüz’ dedi…  Aralık 1963’ten Mart’a kadar herkes mevzilerinde bekledi… Ufak tefek atışma dışında bir şey yaşanmadı…”

 

Emin vuruldu…
 

   Orbay Kılıç, 19 Mart 1964’te yaşanan çatışmayı, 16 yaşında şehit edilen Emin İzzet’in hikayesini ise şöyle anlattı:
   “19 Mart 1964 sabahı silah sesleriyle uyandık.  Sancaktarlığı aradım. Nöbetçi subay, ‘Orbay, Rumlar Gaziveren’e saldırdı, çatışmalar devam ediyor, dikkatli olun, size de saldırabilirler’ dedi. Haberi aldıktan sonra mevzilere gerekli talimatı verdim. Bekledik… Saat 13.20’de bir silah sesi duydum. Futbol sahasının hemen altındaki mevziden ‘Merkez, merkez… Emin’i vurdular, zeytinin altında yatır’ dediler ve sordular; ‘Ne yapalım?’. ‘Bu dakikadan sonra ateş serbesttir’ dedim.  
   Üç-beş dakika geçince çatışmalar tam manasıyla başladı. Zeytin ağacının altında duran bir çocuğu vurarak çatışmayı onlar başlattı. Yoksa bizim böyle bir niyetimiz yoktu. Sancaktarlıktan bize böyle bir emir de gelmemişti. ‘Numara 2’ dediğimiz mevzinin hemen batısında, bir Rum mevzisi vardı. Bir Rum, mevzinin üstüne kalkıp sesi nereden gelir diye bakarken bizimkiler de onu vurdu…
   Çatışma bir buçuk saat sürdü. O bir buçuk saatlik çatışmadan sonra başka silahlı çatışma yaşamadık…
   Daha sonra bunu Rumlarla da konuştuk, ‘Bu olay neden oldu’ diye.. Söylediklerine göre, Emin’i vuran köyden biri değildi… Rumlarla çatışmaya girdim mi, girdim, birbirimize ateş açtık mı, açtık ama birini kasten öldürmeyi aklımdan hiç geçirmedim.”

 

İkisini de aynı araca koydular
 

   Olaydan sonra Barış Gücü’nün köye zırhlı araçla geldiğini anlatan Orbay Kılıç, şunları söyledi:
   “Emin’le ölen Rum’u Cengiz Topel Hastanesi’ne aynı araçta götürdüler. Önce Rum’u, sonra da bizim çocuğu aldılar. Araç köyün içinden geçip gitti... Vurulan Rum o kadar iri yarıydı ki zırhlı aracın arka kapısı kapanmamıştı…
   Emin, Gazi Lisesi’nde öğrenciydi. Devamlı bizim karargaha gelir, bir yerde odacımız gibi çalışırdı... ‘Git falanı çağır’ derdik, koşar giderdi... Çalışkan, masum, yüzü her zaman gülen bir çocuktu… Çamlıköy’de onun için büst yapıldı...”

 

Helikopterle sahaya indiler


   Bu olaydan sonra köyde üst düzey bir toplantı daha yapıldığını anlatan Orbay Kılıç, şunları belirtti:
   “Türk subay, Rum subay ve Barış Gücü sorumlusundan oluşan ekip helikopterle futbol sahasına indi, kulübe geldi. Barış Gücü’nün sorumlusu benimle yürümek istedi. Yürürken; ‘Dikkat edin, kilisede silahlı Rumlar var, silahları el bombası da atıyor’ dedi… Teşekkür ettim.  Bu konuşmayı da hiç unutmadım.”  

 

Sancaktar sordu: Teslim olmakta erken mi karar verdim Orbay?
 

   1974’te Lefke’nin düştüğünü, Lefke düştükten sonra esir alındıklarını söyleyen Orbay Kılıç, şunları anlattı:
   “Halk çarşıda ve Karadağ’da toplandı. Sancaktar ve yardımcısı da çarşıdaydı. Rum askerleri kalabalığın arasında dolaşırdı. Birçoğu tanınmasın diye yanlarına gitmeye korkarken ben Sancaktarın yanına oturdum. Zaten Lefke Sancaktarlığı’nda Dal 7 ve Dal 8 olarak, mali işler, sivil ve askeri işler koordinatörlüğü yapardım. Bir nevi sancaktarın yardımcısıydım yani.  
   Sancaktar, ‘Orbay, acaba teslim olmakta erken mi karar verdim?’ diye sordu. ‘Komutanım siz emir verdiniz, biz de yerine getirdik, Allah sonumuzu hayır etsin’ dedim.  
   Her şey yaşandı bitti… Onu teslim olmaya ne mecbur etti bilemiyorum. Kaymakamla araca bindi, gidip teslim oldu. Ben komutan olsam, harekatı ben idare etsem, teslim olmazdım…”

 

‘Size harp esirlerine yapılan muamele yapılacak’ dediler
 

   Orbay Kılıç, esir alındığı günleri ise şöyle anlattı.
   “Bir akşam babamın evine polis geldi. ‘İfadeni alıp seni getireceğiz’ dedi. Yapacak bir şey yoktu. Lefke düşmüş, her şey bitmişti. Rum idaresinde kalmıştık.
   Bir köylümüzün evini de göstermemi istediler.. Gittik. Kapıyı çaldım; ‘Bizi ifade için götüreceklermiş’ dedim. Kaçmak isterse diye işaret çaktım ama giyinip geldi. Landrover’e bindik, şoför ve iki silahlı Rum’la Lefke polisine gittik.
   Yunanlı subay ‘Adın Orbay Ali, Çamlıköy’ün komutanı, Sancaktarın Yardımcısı mısın’ diye sordu. ‘Evet’ deyince de ‘Bu saatten sonra tutuklusun. Size harp esirlerine yapılan muamele yapılacak’ dedi.”

 

“Ölüm çok defa aklımızdan geçti…”
 

   Burada kendi gibi 10 tutuklu daha olduğunu ifade eden Orbay Kılıç, şunları ekledi:
   “Hepsi arkadaşlarımız. Birinci bölük, ikinci bölük komutanı…  Ellerimizi birbirine kelepçelediler, bizi kapalı van araca koyup Limasol’a götürdüler. 2.5-3 saat sürdü yol… Ölüm çok defa aklımızdan geçti. ‘Bu işin sonuna geldik’ dedik...”

 

“Hayatımızı borçlu olduğumuz Rumlar var…”
 

   Yolda barikatlar olduğunu,  araçlarının Rumlar tarafından durdurulduğunu anlatan Kılıç, şunları söyledi:
   “Barikattaki Rumlardan biri, ‘İndirin, öldürelim bunları’ dedi. Rum subay, ‘Emir aldık, götüreceğiz’ demese bizi oracıkta öldüreceklerdi. Hayatımızı ona borçluyuz.
   Moralimizi bozmak için, yolda bize ‘Sizi Girit’e yollayacağız’ demişlerdi. Evvela Rum kampına götürüldük. Askerlerin çoğu çok mühim bir olay varmış gibi otomatik silahlarla etrafımıza toplandı. Elleri kelepçeli insanlardık işte.  Barakalara koydular bizi, saatlerimizi, paralarımızı, ayakkabı bağcıklarımızı, kemerlerimizi aldılar…”

 

“Parmağı titrerdi… Tetiği çekti, çekecek…”
 

   Esir kampında ölümü enselerinde hissettiklerini söyleyen Kılıç, şunları ifade etti:
   “Kapı açıldı, içeri giren kişi, ‘Duvara dizilin’ dedi. Dizildik. Gayri ihtiyarı başımı çevirip arkama baktım. Mübalağa etmem, o Rum’un parmağı titrerdi. Tetiği çekti, çekecek artık… Gür bir ses, ‘Vurma, bırak…’ dedi… Herhalde komutanlarıydı. Bu olayda da hayatımızı O Rum’a borçluyuz… Yoksa bizi tarayacaktı… Birer boy paltosu attılar bize. Barınakta kaldığımız günlerde, bu paltolar yatağımız oldu..”

“Hiç kolay değildi…”


   1 hafta esir kampında kaldıktan sonra Limasol Merkezi Polis İstasyonu’na götürüldüklerini, 1 ay da burada geçirdiklerini belirten Kılıç, şöyle devam etti:
   “İkinci Harekat olduğunda Merkezi Polis İstasyonu’ndaydık. 70-75 kişi vardık.. Hepsi tanıdık, aynı bölgenin insanları… Daha sonra bizi Limasol’daki okullara, esirlerin olduğu yere götürdüler. Okula gittiğimizde öldürülmeyeceğimizi anladık. İki okulda 2 bin kişi kadar vardık. Buraya gelince rahatladık, kantin gibi bir şey vardı, parası olanlar bir şeyler alabilirdi. Jilet alıp saçımızı, sakalımızı da kesmiştik.
   Türk tutuklularla Rum tutuklular mübadeleyle yerlerine döndü. 88 günden sonra bizi Lefkoşa’ya getirdiler. Ailem beni Lefkoşa’da beklerdi. Eşim, kızım… Gözlerimiz doldu onları görünce, hiç kolay değil...”

 

“Köylülerimle görüştüm, düğünlerine gittim…”


   Çamlıköy’deki Rumların ikinci harekattan, Türk askeri Lefke’ye geldikten sonra köyden gittiğini söyleyen Orbay Kılıç, “1974’ten sonra da köylülerimle görüştüm” dedi ve şöyle devam etti:
   “Kardeş Ocağı’ndayken bir polis geldi, ‘Barikatta iki Rum sizi istiyor’ dedi. Gidip baktım, köylülerim. Beraber dolaştık. Onları yemeğe de götürdüm. Güney’e gidip ailecek ziyaret ettiğim köylülerim oldu. Hatta, birinin askerden yeni terhis olan oğullarından biri biz gittikten sonra babasına, ‘Bize anlatılan Türkler bunlar mı?’ diye sormuş.  Büyük oğullarını evlendireceğinde bize davetiye getirdiler; düğünlerine gittim. Helal olsun, para da taktım. Kilisede ayin oldu. Onu da gördük…
   Aynı memleketin insanlarıyız ama bu koşullarda ülkede çözüm olacağını tahmin etmiyorum… Rumlar bizi her zaman kendilerinden aşağı gördü… Ne mutlu bize ki Türkiye gibi bir hamimiz var. Türkiye, müdahale etmeseydi, adada Türk kalmayacaktı.”

 

“Bir çantayla nereye gidebilirsin ki?”
 

   Dünyada hâlâ savaşların yaşanmasının üzücü olduğunu da belirten Kılıç, şunları kaydetti:
   “Ukrayna’da insanlar yaşadığı yeri bir çantayla terk ediyor. Bir çantayla nereye gidebilirsin ki? Yürüyemeyen, tekerlekli sandalyede insanlar, bebekleri kucağında anneler…. Canını kurtarmak tabi ki önemli ama hayatları bundan sonra kolay olmayacak… Biz de böyle zor günler yaşadık. Savaş çıkacağı aklımızın ucundan geçmezdi…”
   1974 sonrasında Ercan Havaalanı için aranan, bir yıl Türkiye’de kursa giden ve Ercan Havaalanı’nın açılışında bulunan Orbay Kılıç, hava trafik kontrolleri olarak başladığı görevlerinde başkontrolör, müdür muavini, müdür oldu. Sivil Havacılık Dairesi Müdürlüğü’nden 2003’te emekli olan Kılıç, 1969’da hayatını birleştirdiği Günay Orbay’ı 2004’te trafik kazasında kaybetti. 2 kızı, 3 torunu olan Kılıç, Kardeş Ocağı’nın başkanlığını yapıyor.

YORUM EKLE
banner140
SIRADAKİ HABER

banner111

banner34

banner75

banner88

banner110