banner6

Şiddet gören kadın, 'saldırgan' eşine muhtaç ediliyor

banner37

Ülkemizde eşinden şiddet gören birçok kadın, yasaların kendine sahip çıkmaması nedeniyle kocasının yanından kaçamıyor. Kaçmak istediğinde de nereye sığınıp, nasıl geçineceğinin kaygısını yaşıyor

Şiddet gören kadın, 'saldırgan' eşine muhtaç ediliyor
banner151 banner143

Ceren ÖZBİL

Gazimağusa’da önceki gün yaşanan korkunç kadın cinayeti, yine ülkemizde şiddet gören kadınların içler acısı halini gündeme getirdi.

Ülkede birçok konuda olduğu gibi “Ev içi şiddet” ve “Kadına karşı şiddet” alanında da birçok yasa, kurum ve eğitim eksiği var.

Eşinden fiziksel şiddet gören bir kadın, parası olmaması nedeniyle dava açamıyor, yeterli sığınma evi olmaması nedeniyle de şiddet gördüğü eşinin yaşadığı evden ayrılıp, başka bir yere taşınamıyor.

Sığınma evi, yasa gibi eksikliklerle bir nevi devlet eliyle, şiddet uygulayıcısının eline bırakılan birçok kadın, günün sonunda ya intihar ediyor ya da eşi tarafından öldürülüyor.

Kadından Yaşama Destek Derneği (KAYAD) Koordinatörü Mine Atlı, yaptıkları “Şiddete Karşı Diren” projesi kapsamındaki ankette, her üç kadından birinin ev içi fiziksel şiddet gördüğünün ortaya çıktığını açıkladı.    Atlı, Ev İçi Şiddet Yasası'nın bir an önce hazırlanıp yürürlüğe girmesi gerektiğini söyledi.

Sosyal Hizmetler Uzmanı Barış Başel de ülkede artan “kadına şiddet” olaylarının temelinin “cinsiyetçi bir toplum” olmamızdan kaynaklandığını belirtti ve erkeklerin, kadın bedenini bir eşya, ya da obje olarak gördüğünü ifade etti.

Başel: Cinsiyetçi bir toplumuz

Sosyal Hizmetler Uzmanı Barış Başel, ülkede artan kadına karşı şiddet olaylarının nedeninin, cinsiyetçi bir toplum olmamızdan kaynaklandığını söyledi ve ne yazık ki daha ilkokul çağından çocuklara bu yönde eğitim verildiğinden söz etti. Başel, şöyle konuştu:

“Her kültürde, kültürel cinsellik denen bir kavram var. Bu kavramın orta yerine de eril sistem (erkek egemen sistem) kadını oturtur.

Orada cinsiyetçi bir bakış açısıyla kadın bedenini örten kültürler vardır. Örneğin Ortadoğu’daki gibi cinselliği kapalı yaşayan kültürler, yarı açık kültürler ve Hollanda, Danimarka örneği gibi cinselliği tamamen özgür bırakan sistemler vardır.

Biz maalesef çok modern görünmemize rağmen, cinsiyetçi bir toplumuz. Ne yazık ki kadın bedenini erkekler bir obje, bir eşya gibi görüyor.

Biz mahkemelerde,  “Çocuklarımı başka bir adamla aynı evde istemem” olayı ile karşılaşıyoruz.

Yani kadın evlenmeyecek, başka bir erkek onun bedenine dokunmayacak. Altında yatan budur. Maalesef şiddete uğrayan kadınların eşleriyle, yani saldırganlarla konuştuğum zaman, hep ondan sonraki hayatında mutlu olacak kaygısı üzerinden hareket ettiklerini fark ediyorum. Yani kendisi ayrıldıktan sonra kadının hayatının mahvolacağı bakış açısı var.

Kadının duyguları yok aslında. Kadın sadece rollerini yerine getiren bir figür olarak algılanıyor. Kadına şiddetin altında yatan en önemli nedenlerden bir tanesi budur.

Tabi ki biz cinsiyetçi bir eğitim sistemine sahibiz. Eğitim kitaplarındaki kadının yansıtılış şekli, içerikler, okuma parçalarına bakıldığı zaman kadın hep ev işçisi rolünde gösteriliyor. Yani, okul müdürünün resmi olacağında bir kadın oturmuyor orada, bir erkek oturuyor.

Çok küçük yaştan zihinlerine kazıyarak yetiştiriyoruz çocukları. Çağdaş bir eğitim sistemi diyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitliğini merkeze alan bir sistemden söz ediyoruz”.

“Yasal düzenlemeler yapılmalı”

Kadına karşı şiddetin önüne geçmek için yasal düzenlemeler yapılması gerektiğini kaydeden Başel, ne yazık ki bunun mücadelesini veren kişilerin de nefret söylemleri ve ağır küfürlerle karşı karşıya kaldığını belirtti.

Başel, erkeklerin birçoğunun kadınlı- erkekli bir yemekte bile kadının ilk cümleden sonra cümle kurmasına bile izin vermeyerek sözünü kestiğini kaydetti ve bunun da nedeninin kontrolü eline alma kaygısından kaynaklandığını söyledi.

Bu nedenle 4 yaşından başlayarak, toplumsal cinsiyet eşitliğini, kadının eşitliğini ve insan haklarını ele alan tepeden tırnağa yeniden yapılandırılmış eğitim sistemine ihtiyaç olduğunu ifade eden Başel, bunun da yasal düzenlemelerle desteklenmesi gerektiğini vurguladı.

Atlı: Her üç kadından biri ev içi şiddet görüyor

Kadından Yaşama Destek Derneği Koordinatörü Mine Atlı ise yaptıkları “Şiddete Karşı Diren” projesi kapsamındaki ankette, her üç kadından birinin ev içi fiziksel şiddet gördüğünün ortaya çıktığını söyledi.

Bu anketin bin kadın üzerinde yapılan ciddi bir anket olmasına rağmen hala kendilerine toplum tarafından, ya da yasa koyucular tarafından “Ülkede böyle bir sorun var mı?” diye sorular yönetildiğinden söz eden Atlı, bir an önce Ev İçi Şiddet Yasası'nın çıkması gerektiğini kaydetti.

Atlı, bu yasa kapsamında da şiddet görenler için adli yardımın ve ev içi şiddet gören direnişçilerle birebir temas halinde olan meslek gruplarına eğitim uygulamasının başlaması gerektiğini belirtti.

Mine Atlı, “Bu, bir kadın ev içi şiddet yaşıyorsa ve koruma emri için mahkemeye başvurmak istiyorsa ve cebinde para yoksa yapamaz. Gönüllü avukat bulsa dahi bunu yapamaz. Çünkü devlete pul harcı ödemek zorundadır” dedi.

“Şiddet gören kişi, kendini çaresiz hisseder”

Ev içi şiddetin çok farklı bir şiddet türü olduğunu belirten Atlı, şunları kaydetti:

“Şiddet gören kişi, yaşadığı şiddeti ifade etmek istemez. Ya da ancak şiddeti görmesinin hemen ardından ifade eder. Şiddeti görmesinin hemen ardından bir balayı yaşanır. Balayı döneminin ardından bir sakinlik dönemi olur ve şiddet tekrarlanır. Biz buna şiddet döngüsü diyoruz ve bu şiddet döngüsü içinden çıkmak çok zordur. Çünkü ilişki içerisindeki taraflar, özellikle şiddet uygulayan kişiler, karşı tarafa, yani şiddet uygulanan kişiye hiç gücünün olmadığını, ona tamamen bağımlı olduğunu, o ilişkinden ayrıldığı durumda çok kötü şartlarda olacağına inandırmıştır

Meslek grupları bu şiddeti iyice anlamalıdır ki iyi hizmet sunabilsin. Bizim ülkemizde bu destek hizmetlerinin hiçbiri yoktur. Biz, evi şiddet yokmuş gibi bir siyaset güdüyoruz. Sanki yokmuş gibi bir yasal düzenleme içindeyiz. 2015 yılında koruma emri alma kolaylaştı. Alınan koruma emri sayısı iki katı arttı. O yasal düzenlemeler yerine getirilince halk kullanıyor”.

“Şiddet gören kadın, şiddet uygulayıcısına muhtaç ediliyor”

Atlı, sığınma evi ve barınma hakkının da ülkemizde tanınmamakta olduğunu söyledi ve sadece ülkede Lefkoşa Türk Belediyesi'ne ait bir sığına evi olduğunu kaydetti.

Onun dışında hiç bir yerel, ya da devlet kurumunun böyle bir görevi üstlenmediğinden söz eden Atlı, “Bir kadın, cebinde parası yoksa şiddet uygulayıcısıyla birlikte kalmaktan başka hiç bir çaresi yoktur. Sosyal hizmetlerin çocuklara verdiği destek, hem kira, hem de elzem ihtiyaçları karşılayabilecek durumda değildir. Yani bizim bu cinayette sorumluluğumuzu sorgulamamız gerekir” şeklinde konuştu.

“Toplum olarak erkeğe, kadına şiddet uygulama yetkisi veriyoruz”

Atlı, kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin merkezinde, erkeklerin kadınlar üzerinde uyguladığı güç ve kontrol olduğunu kaydetti ve şu ifadeleri kullandı:

“Bu çok önemlidir. Bunun altında yatan, kadın- erkek eşitsizliğidir. Burcu'yu öldüren adam bir yazı yayınladı. Orada “adamlıktan” söz ediyor. Bu çok anlamlıdır. Bizim söylediğimiz şeyin doğrudan altını çiziyor. Biz diyoruz ki bunların tümü, toplumsal cinsiyet rollerinden ve erkeğin, kadının üzerinde hak sahibi olma iddiasından kaynaklanıyor. Neden ev içi şiddetin yüzde 85'i kadınadır. Çünkü biz toplum olarak bu yetkiyi erkeğe veriyoruz. “Kızını dövmeyen dizini döver” gibi tabirleri olan bir toplumuz biz aslında.

Kadının davranışları bize göre uygun olmadığında yanındaki erkeği de sorguluyoruz. “Ne biçim adam”,  “nasıl kabul eder bunu” diyerek. Biz erkeğe, kadına şiddet uygulama hakkını veriyoruz. Bunların tümünü sorgulamamız gerekir. Eğer bu cinayet hoşumuza gitmediyse sorgulamamız gerekir”.

Güncelleme Tarihi: 20 Nisan 2017, 08:04
YORUM EKLE
banner140
SIRADAKİ HABER

banner111

banner34

banner75

banner88

banner110

banner104