“Sondaj faaliyetlerinde kamu diplomasisi eksik”

banner37

YÖDAK Başkan Yardımcısı ve uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Mehmet Hasgüler, doğal gaz arama çalışmalarıyla ilgili AB ülkeleri içerisinde KKTC üniversitelerinden uzmanların ve akademisyenlerin desteklenerek bu alanda kamu diplomasisi yapılması gerektiğini söyledi

“Sondaj faaliyetlerinde kamu diplomasisi eksik”
banner90

Yükseköğretim Planlama, Denetleme, Akreditasyon ve Koordinasyon Kurulu (YÖDAK) Başkan Yardımcısı ve uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Mehmet Hasgüler, Doğu Akdeniz’de her devlet gibi Türkiye’nin de deniz sahasındaki egemenliğini deniz hukuku çerçevesinde korumaya çalıştığını söyledi.


Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de KKTC’nin de haklarını elinden geldiğince ve iki devlet arasında yapılan anlaşmalar çerçevesinde korumaya çalıştığını ifade eden Hasgüler, “Özellikle KKTC adına doğal gaz arama ve sondaj faaliyetlerini fiilen sahada sürdürüyor. Bu fiili sahadaki faaliyetlerin kanaatimce eksik kalan tarafı kamu diplomasisi boyutudur. Özellikle AB ülkeleri içerisinde KKTC üniversitelerinden uzmanların ve akademisyenlerin desteklenerek bu alanda kamu diplomasisi yapılması gerekmektedir” dedi.


Hasgüler, bu faaliyetlerin bilimsel faaliyetler ve etkinliklerle de desteklenmesi gerektiğinin altını çizdi.


Hasgüler, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler hakkında Anadolu Ajansı’na konuştu.

SORU: Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de hakları neler?
HASGÜLER:
Doğu Akdeniz’de her devlet gibi Türkiye’de deniz sahasındaki egemenliğini deniz hukuku çerçevesinde korumaya çalışıyor. Bilindiği üzere Türkiye 1959-1960 Antlaşmaları çerçevesinde Kıbrıs’ın sömürgecilikten tasfiyesi ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 16 Ağustos 1960 tarihinde bağımsızlık kazanmasında önemli bir diplomatik inisiyatif almış ve Birleşik Krallık ile Yunanistan gibi ittifak antlaşması imzalamış eş zamanlı olarak da garantör ülke vasfını kazanmıştır. Daha geriye gidildiğinde Kıbrıs’ın son sömürgeci gücü Birleşik Krallık’a adayı kiralayan Osmanlı devleti olmuştur. Bu çerçevede de Lozan Antlaşması’yla da özelde Kıbrıs genelde Doğu Akdeniz üzerinde bir Türk-Yunan dengesi sağlanmış ve bu denge de 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin idari iç yapısında sürdürülmüştü. Bu denge önce 1963-1964 yıllarında yapay bir iç çatışma görüntüsü yaratılmış ve BM Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964 tarihli ve 186 sayılı kararıyla Rumların lehine bozulmuştu.


Bu tarihten 10 yıl sonra Yunanistan’da Albaylar Cuntası maharetiyle 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Anayasasındaki Kıbrıslı Türklere ait yönetsel yetkileri de gasp eden(BM Güvenlik Konseyi’nin 186 sayılı kararının da yardımıyla) Makarios idaresine darbe yapıyor ve bunun üzerine Türkiye garantör ülke olarak 20 Temmuz 1974 tarihinde tek başına askeri müdahale yapıyor. Sonrasında bir çok BM inisiyatifine, çerçeve ve doruk antlaşması imza edilmesine rağmen siyasi uyuşmazlık bir türlü çözümlenemiyor. Nihayet 24 Nisan 2004 tarihinde Kıbrıs’ı birleştirmeyi hedefleyen BM Çözüm Planı hem Rumlara hem de Türklere eş zamanlı referandumuna götürüyor ve BM, AB, ABD’nin desteklediği bu planı Kıbrıs Rumları reddediyor. Kısacası Kıbrıs Rum halkının iradesi uyuşmazlığın devamına oy verirken, bir hafta sonra da 1 Mayıs 2004 tarihinde bölünmüş ve yarım Kıbrıs’ı AB üyesi yapıyorlar. Bu karardan sonra özelde Kıbrıs üzerinde kurulan Türk-Yunan dengesi ile genelde Doğu Akdeniz’deki konumlanışa AB’de bir blok olarak taraf olmuştur. Türkiye’nin bu konumlanış karşısında Doğu Akdeniz üzerinde Kuzey Kıbrıs’ın(yani Kıbrıs Türk Cemaatinin) 1960 uzlaşmasından doğan haklarına ve egemen ülke olarak deniz sahadındaki haklarına eş zamanlı olarak sahip çıkması son derece doğaldır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de İsrail, Mısır, Yunanistan, Suriye ve Kıbrıs arasında yapılan bazı antlaşmalara karşı doğal olarak KKTC ile de Türkiye deniz sahasındaki egemenlik haklarını korumaya çalışmaktadır.

banner9
 

SORU: Türkiye’nin sondaj çalışmaları ve son gönderilen Oruç Reis hakkında ne düşünüyorsunuz?
HASGÜLER:
Öyle ki bu hakların korunmasının en ideal yollarından birisi de deniz sahasında enerji haklarıyla ilgili rakip ülkeler sondaj yapıyorsa benzer tutumları egemen devlet olarak Türkiye’de göstermek durumundadır. Deniz sahasındaki zenginliklerle ilgili faaliyet yapmanın bir şekilde o sahada var olmanın (ya da yok sayılmamanın) direk tariflerinden birisidir. Yani deniz sahasını kullanmadığınız takdirde hak iddiasında bulunmak da çok meşru sayılmayabiliyor. Türkiye rakiplerinin yaptığını meşru ve hukuki çerçevede kalmak kaydıyla ve haklarını korumak amacıyla deniz sahasındaki zenginliklere taraf oluyor. Bunun da devletlerin kara suları ve münhasır ekonomik bölge alanlarında varlığının en doğal göstergesidir.

 

SORU: Türkiye, KKTC’nin haklarını ne derece savunuyor?
HASGÜLER:
Türkiye Doğu Akdeniz’de KKTC’nin haklarını görebildiğim kadarıyla elinden geldiğince ve iki devlet arasında yapılan antlaşmalar çerçevesinde korumaya çalışıyor. Özellikle KKTC adına doğal gaz arama ve sondaj faaliyetlerini fiilen sahada sürdürüyor. Bu fiili sahadaki faaliyetlerin kanaatimce eksik kalan tarafı kamu diplomasisi boyutudur. Özellikle AB ülkeleri içerisinde KKTC üniversitelerinden uzmanların ve akademisyenlerin desteklenerek bu alanda kamu diplomasisi yapılması gerekmektedir. Bu faaliyetlerin anlamını bilimsel faaliyetlerle ve etkinliklerle desteklenmesi gerekiyor. Bu aynı zamanda konuya insan unsurunun girmesi yanında diplomatik mekanizmaların da çalıştırılması gerekiyor.

 

SORU: Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin AB üyeliği yasal mı? Teamül olarak uygun mu? AB neden bu kadar çok Rum yönetimini destekliyor?
HASGÜLER:
Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran antlaşmaları ilk soruda anlatmaya çalıştım. Kıbrıs tarihsel ve stratejik sebeplerden ötürü egemenliği sınırlı bağımsızlık kazanmış bir ülkeydi. Özellikle 1960 Kıbrıs uzlaşması özelde Türk-Yunan dengesi üzerine oturmuştu. Bu durum suigeneris yönetim sistemine ve Kıbrıs’ı kuran antlaşmalardaki lafzın içinde Türk-Yunan dengesinin hilafına bu ülke uluslararası örgütlere üye olması hususunda bazı kısıtlamalara sahipti. Bu uluslararası antlaşmalardaki yasal kısıtlamalar dikkate alınmadığı gibi uyuşmazlık sürmekteyken ve bölünmüş bir başkente sahipken (BM’nin çözüm planını reddederken)  Kıbrıs AB üyesi yapılmıştı. AB’nin bugün yarım Kıbrıs’a üyelik yoluyla yarattığı bu ucubenin Doğu Akdeniz’de önemli bir gerginlik yarattığı henüz tam anlamıyla anlaşılmadığı görülmektedir. Bu çerçevede AB, Kıbrıs uyuşmazlığına ve o devletin iki kurucu ortağından birisinin idari yapıda olmamasına rağmen Rumları birliğe üye yapılmıştır. AB özelde Kıbrıs genelde Doğu Akdeniz üzerindeki Türk-Yunan dengesini bozmuş ve Avrupalı Kıbrıslı Türklerin aleyhine bu yarım devleti üye yapmıştır. AB 15 yıl önce yarım Kıbrıs’ı çarpık biçimde üyesi yaparken Doğu Akdeniz’de diğer klasik uyuşmazlığa (Filistin) göre istikrarlı federal bir çözüme evrilmesinive emsal teşkil etmesini ciddi olarak engellemiştir. Öyle ki KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı 15 Temmuz 2019 tarihinde mevkidaşıAnastasiadis’e ortak hidro karbon komitesi kurma ve iş birliği yapma önerisinde bulunmuş ama bu teklif anında Rum Milli Konseyinden reddedilmiştir. Kıbrıs Rum egemenleri de artık AB’den aldıkları güven ve destekle iş birliği ve çözüm odaklı değil, çözümsüzlük siyasetine yönelmektedir. Kısacası Kıbrıs’ın Güneyine AB 15 yıl önce geldi ama iş birliği ve çözüm arayışları her geçen gün daha bir uzaklaştı. AB iş birliği, dayanışma ve çözüm konusunda bir müktesebatı ve inisiyatifi Kıbrıs üzerinde oynama şansını bu üyelikle yitirmiştir. Tarihsel anlamda Doğu Akdeniz’in istikrarsız iki klasik dosyasından birisi Filistin diğeri de Kıbrıs olmuştur. Belki Suriye de buna eklenebilir. Çok açık biçimde AB Kıbrıs’ta istikrarsızlığı ve uyuşmazlığı birlik içerisine alarak ebedileştirmiştir. Dahası bir adanın daimi olarak bölünmesine de meşruiyet sağlamış ve uyuşmazlığı kalıcılaştırmıştır.

 

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner107

banner96

banner108