Türkiye’nin istemediği bir şeyi ona dayatacak yetkimiz ve gücümüz yok

banner37

KIBRIS’a konuşan CTP Genel Başkanı, eski Başbakan Erhürman, “Türkiye 3 yıllık protokol istiyor ama Tufan Erhürman karşı çıkıp, bir yıllık protokol istiyor. Bu sebeple de protokol bir yıllık imzalanıyor” düşüncesinde olup, suçlama yapanların Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC ilişkilerini hiç bilmediğini vurguladı ve ekledi

Türkiye’nin istemediği  bir şeyi ona dayatacak  yetkimiz ve gücümüz yok
banner87

BİR DÜZİNE SORU/ Ali BATURAY-ERGÜL ERNUR

“BİR ŞEY VERECEK OLAN TARAF TÜRKİYE CUMHURİYETİ’DİR”… “İlk çalıştığımız metin (ekonomik protokol) 3 yıllıktı. Sonradan karşılıklı olarak bir yıllık olsun noktasına gelindi. ‘Türkiye Cumhuriyeti 3 yıllık protokol istiyor ama Tufan Erhürman buna karşı çıkıp, bir yıllık protokol istiyor ve bu sebeple de protokol bir yıllık imzalanıyor’ gibi bir düşünceye sahip olanlar, Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC ilişkilerini hiç bilmiyor demektir. Protokol kapsamında Türkiye, KKTC’ye kaynak aktarıyor. Bir şey verecek olan taraf Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye’nin istemediği bir şeyi ona dayatacak ne yetkimiz, ne de gücümüz var.”

“EVET, TÜRKİYE’YLE İLİŞKİLER YAŞAMSAL ÖNEMDEDİR”…“Türkiye Cumhuriyeti’yle ilişkilerin bizim için yaşamsal önemde olduğunu söyledim, bunu söylemek malumun ilanıdır. Eğer bir ilişki yaşamsalsa herkes son derece hassas olmak zorundadır, ayrıca doğru zemine oturtulması için de herkes çaba göstermelidir. Ben halkımın geleceğini düşünmek zorundaydım. Halkımın geleceği de Türkiye Cumhuriyeti’yle ilişkilerin yaşamsal önemde olduğu gerçeğinin kavranmasıyla daha parlak şekilde gelişebilir...”

“PROTOKOL SOSYAL VE EKONOMİK KALKINMA ÜZERİNE OLACAKTI”… “Sayın Recep Akdağ, Türkiye’de Kıbrıs İşlerinden Sorumlu Başbakan Yardımcısı’yken, Başbakan olduğumda ilk onunla görüşmüştüm. Ortak açıklamada yeni protokolün sosyal ve ekonomik kalkınma üzerine olacağını söyledik. Kendi ekonomik değerini, kazancını yaratacak, istihdam sağlayacak projeler istedim. Kıbrıs’taki ekibimizin hazırladığı sunum, beni bu anlamda tatmin eden bir çalışma olmadı...”

“BAKANLIKLAR ARASINDA ÖNCELİKLER KONUSUNDA SORUNLAR OLDU”… “4’lü koalisyonun çok ciddi bir sorun yaşadığı kanaatini taşımıyorum. Ancak partilerden bağımsız olarak bakanlıklar arasında zaman zaman öncelikler konusunda bir takım sorunlar oldu. Tüm bunları eşgüdüm içinde çalışarak aşmak için büyük çaba gösterdik. ‘4 başlılık’ söylemini kabul etmem ama eğer eleştirinin anlamı ‘tek parti gibi davranamadılarsa’ zaten koalisyonun ruhunda böyle bir şey yoktur.” 

“SİYASETİN ÜSLUBUNU SİYASET YAPANLAR BELİRLER”… “Siyasette kırgınlık, dargınlık, kızgınlık gibi durumların çok fazla anlamı olduğunu düşünmüyorum. Bir ülkenin siyasetinin üslubunu çoğu zaman zannedilenin aksine o ülkede siyaset yapanlar belirler. Bir hükümet gitti başka bir hükümet kuruldu. Artık kırgınlık, kızgınlık, öfke –tabii ki bunlar insani duygulardır- bunları ifade ettiğiniz zaman, siyasetin üslubunu da belirlemeye başlarsınız.”

“‘HÜKÜMET DÜŞÜYOR’ HABERLERİ BAKANLAR KURULU’NDA DA KONU OLDU”… “Çok daha motive çalışırken gazetelerde hükümet düştüydü, düşecekti haberlerini okursanız, doğal olarak enerjiniz bir miktar düşer. Bakanlar Kurulu toplantısında bile toplantı birkaç saat sürecekse, bir saatini bu tartışmalarla ilgili birbirinizle konuşup, anlamakla geçirmek zorunda kalırsınız. Bir iki toplantıyı, bu konuya ilişkin konuşmalar ele geçirdi. Bunun dışında biz dört parti olarak da bu konu için bir araya geldik.”

“İSTİKRARLI HÜKÜMET YAPISINI YARATMALIYIZ”… “Benim en ciddi sorun olarak gördüğüm konulardan biri, memleketin bu kadar çok meselesi varken, yeni fikirler yarıştırmamız gerekirken spekülasyonlarla, işin magazinel taraflarıyla uğraşmaya devam etmemiz. Mesele sorunlarla ilgili ne tür fikirler geliştireceğimizdir. Temel sorun, bu ülkede biz istikrarlı bir hükümet yapısını hangi modelle olursa olsun yaratamadığımız müddetçe, uzun vadeli planları, programları hayata geçirmemizde çok ciddi sıkıntı olacak.”

“O KADAR YAĞLA BU CİĞERİ KAVURMAYA MECBURDUK”… “2017’de Türkiye Cumhuriyeti’nden KKTC’ye aktarılan para toplam 930 milyon TL civarındaydı. 2018’de sel felaketleri, döviz krizi yaşandı, çok ciddi pahalılık oldu. Buna karşın gelen para 485 milyon TL’ydi. 2017 ile 2018’in koşulları kıyaslandığında Türkiye’den gelmesi gereken paranın yarısının değil, normalde iki katının gelmesi gerekiyordu. Böyle bir para Türkiye’den gelemedi. Sitem de etmedim çünkü o kadar gönderilebildi. Biz o kadar yağla bu ciğeri kavurmaya mecburduk.”

“POLİSE TALİMAT VERİLİRSE BU SORUŞTURMA SÜRECİNE MÜDAHALEDİR”… “Savcılık ve polisin elindeki yolsuzluk dosyalarının neler olduğunu kamuoyuyla paylaştım. Bunların nasıl gelişeceği, nasıl ilerleyeceği meselesi polis ve savcılığın uhdesindedir. Eğer bir Başbakan kalkar da polise talimat verme girişiminde bulunursa, bu siyasetin soruşturma sürecine müdahale etmesi anlamına gelir. Ben bunu doğru bulmuyorum.”

   Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı, ülkemizde ilk kez kurulan 4’lü koalisyon hükümetinde Başbakanlık görevini yürüten Tufan Erhürman’la Lefkoşa Surlariçi’nde parti binasında bir araya geldik.

   CTP, Halkın Partisi (HP), Toplumcu Demokrasi Partisi (TDP) ve Demokrat Parti’den (DP) oluşan koalisyon hükümetinin bozulmasının üzerinden henüz bir ay geçmiş olması ve bu süreçte yaşanan birçok olayın sıcaklığını hâlâ koruyor olmasından dolayı konuşacak çok konumuz vardı. Bugüne kadar hiçbir soruyu cevapsız bırakmayan Erhürman’ın Başbakanlık görevini de yürütmüş olması dolayısıyla “12 soru, 12 cevap” adını verdiğimiz yazı dizimizde, bu kez bu kuralı çiğnemek zorunda kaldık. Erhürman soruları yanıtladıkça aklımıza gelen daha birçok soruyu ve hatta merak ettiklerimizi sormak da kaçınılmaz oldu.

   Kısa bir ülke gündemi değerlendirmesinin ardından başladığımız sohbetimizin ana konusu 4’lü koalisyon hükümeti, o dönemde Türkiye’yle ilişkilerin nasıl olduğu ve aylarca gündem konusu olan imzalanamayan ekonomik protokoldü.

   Protokol imzalandıydı, imzalanmadıydı; 3 yıllıktı, bir yıllıktı diyerek süren tartışmalar ve eleştirilere yanıt veren Erhürman, “Türkiye Cumhuriyeti 3 yıllık protokol istiyor ama Tufan Erhürman buna karşı çıkıp, bir yıllık protokol istiyor ve bu sebeple de protokol 1 yıllık imzalanıyor” gibi bir düşünceye sahip olanlar, Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC ilişkilerini hiç bilmiyor demektir. Protokol kapsamında Türkiye, KKTC’ye kaynak aktarıyor. Bir şey verecek olan taraf Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye’nin istemediği bir şeyi ona dayatacak ne yetkimiz, ne de gücümüz var” dedi.

   Erhürman her konuşmasında vurguladığı  “Kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomi yaratılması, zannedildiği gibi ya da zannettirilmeye çalışıldığı gibi hayal değil. Yerel kaynakları doğru kullanırsak, gelirleri artırıp, giderleri azaltabiliriz. Bundan hariç yatırım bütçesi de yaratabiliriz” görüşünü yine ortaya koydu.

   Bu görüşünü ortaya koyarken de “Türkiye’den hiç para gelmesin demiyoruz” diye ekledi Erhürman ve Türkiye Cumhuriyeti’nden gelecek kaynağın bir kez katkı alındıktan sonra kendi kendini döndürecek projelere harcanmasının daha doğru olacağını söyledi.

   Erhürman, memlekette çözüm bekleyen birçok mesele olduğuna dikkat çekerek temel sorunun, istikrarlı bir hükümet yapısını hangi modelle olursa olsun yaratamadığımız müddetçe, uzun vadeli planları, programları hayata geçirmemizde çok ciddi sıkıntı olacağını vurguladı.

“‘4 başlılık’ söylemini kabul etmem”

SORU: Dörtlü koalisyonu kurarken bazı endişeleriniz var mıydı? Korktuğunuz bazı şeyler başınıza geldi mi? En uyumlu çalıştığınız parti veya parti başkanı hangisiydi?

ERHÜRMAN: Ülkede 4’lü koalisyon ilk kez kuruldu. Dolayısıyla uyumlu çalışma konusunda tabii ki soru işaretleri oldu. Ama süreç içerisinde 4’lü koalisyon olmasına rağmen ikili koalisyondan çok daha zor ya da daha fazla sorunu olan bir koalisyon izlenimi edinmedim.

   Hiç denenmemiş bir koalisyonu denemek eminim ki diğer arkadaşlar için de başta endişe yaratmıştır. 15 ayın sonunda gördüğüm, ikili de, üçlü de, dörtlü de olsaydı koalisyon ancak bu şekilde bir işbirliği ve eşitlik ilkesinde çalışabilirdik. Sonuç olarak 4’lü koalisyonun çok ciddi bir sorun yaşadığı kanaatini taşımıyorum.

   Ancak partilerden bağımsız olarak bakanlıklar arasında zaman zaman öncelikler konusunda bir takım sorunlar oldu. Tüm bunları eşgüdüm içinde çalışarak aşmak için büyük çaba gösterdik.

   Herhangi parti veya parti başkanıyla daha iyiydim veya daha kötüydüm diye bir şey de benim için söz konusu olmadı. Ben Başbakan olduğum sürece hükümetin hep bir bütün olduğu anlayışıyla çalıştım. Kendi partimden olan bakanları diğer partilerden olan bakanlardan ayırt etmedim. Hepsi benim 4’lü koalisyon hükümeti oluşmadan önce de çok yakından tanıdığım insanlardı. Parti başkanlarıyla da sık sık 4’lü toplantılar yaptım. Daha sonra da Bakanlar Kurulu’ndaki arkadaşlarla da aramızda samimiyet oluşmuştu.

   (-Muhalefetin ‘Bunlar 4 başlı hükümet, bir parça olamadı eleştirisi, sizce haksız bir eleştiri miydi?’ sorusu üzerine)… ‘Bir parça olamadı’dan kasıt bir tek parti gibi davranamadılar anlamındaysa, doğrudur. Bu zaten koalisyonlarda da beklenen bir durum değildir. Koalisyonun ruhu kaç partiden, kaç kişiden oluşuyorsa, onlar arasında uzlaşmayla işi yürütme çabasıdır. Birçok ülkenin tarihinde koalisyonlar olmuştur. Marifet farklı fikirlerden gelen siyasi partilerin icraatta uzlaşarak yola devam etmesidir. Dolayısıyla “4 başlılık” söylemini kabul etmem ama eğer, eleştirinin anlamı “tek parti gibi davranamadılarsa” zaten koalisyonun ruhunda böyle bir şey yoktur. 

SORU: Hükümetin bozulmasıyla ilgili en az konuşan, en az sitem eden kişi sizsiniz? Bazı sataşmalara cevaplar dışında konuşmamayı yeğlediniz. Neden suskun kaldınız? Sizin kalbinizi kıran, hayal kırıklığı yaşamanıza neden olan şeyler olmadı mı?

ERHÜRMAN: Siyasette kırgınlık, dargınlık, kızgınlık gibi durumların çok fazla anlamı olduğunu düşünmüyorum. Bir ülkenin siyasetinin üslubunu çoğu zaman zannedilenin aksine o ülkede siyaset yapanlar belirler. Bir söz vardır, “siyaset kuralları belirlenmiş bir oyundur ve eğer siyaset yapacaksak biz o oyunun kurallarına uygun davranmak zorundayız”. Hatta bu genelde “haklısın ama biz de siyaset yapıyoruz” deyip kürsüye (meclis) çıkıp konuşan milletvekilleri vardır. Ben hiçbir zaman böyle bir siyaset anlayışından yana olmadım.

   Bu ülkede birçok sorunumuz olmasına rağmen bizim siyasetimizin iyi veya güzel taraflarından biri, insanların birbirlerini çok fazla kırmamaya dikkat etmesi, meclis salonundan çıktıktan sonra dostça, kardeşçe ilişki kurabilmesidir. Mecliste 50 milletvekili var ve hepsi ülke için bir şeyler yapmak zorunda.

   Bir hükümet gitti başka bir hükümet kuruldu. Artık kırgınlık, kızgınlık, öfke –tabii ki bunlar insani duygulardır- bunları ifade ettiğiniz zaman, siyasetin üslubunu da belirlemeye başlarsınız. Ben siyasetin üslubuna bu yönde bir katkı koymayı hem doğru bulmam, hem de kendime yakıştırmam.

SORU: 4’lü koalisyon hükümetinin son 6 ayı sürekli dedikodulara sahne oldu.  Hükümetin çatırdadığı, bozulacağı iddia edildi. Sonra HP ile DP’nin sürtüşmeleri başladı. Hükümet bozulacak iddiaları ve koalisyonun iki ortağının didişmesi şevkinizi kırıp, iş yapmanızı engelledi mi?

ERHÜRMAN: Tartışmaların çok yoğun bir biçimde yaşandığı, her gün gazeteleri açıp baktığınızda ‘hükümet ha bugün ha yarın düştüydü’ gibi haberleri okuduğunuzda, öyle olmayan bir ortamdaki motivasyonunuz elbette eksilir.

   Normal şartlarda çok daha motive çalışırken her sabah gazetelerde memleketin esas gündemine ilişkin değil de hükümetin düştüydü, düşecekti şeklinde haberler okursanız, doğal olarak enerjiniz bir miktar düşer, Bakanlar Kurulu toplantısında bile toplantı birkaç saat sürecekse, bir saatini bu tartışmalarla ilgili birbirinizle konuşup, anlamakla geçirmek zorunda kalırsınız.

   (-Öyle mi oldu? ‘Neler oluyor mu’ dediniz?- sorusu üzerine)…

   Bazı Bakanlar Kurulu toplantısında bu konu gündeme geldi. Her toplantı da değil tabii ki. Bunlar konuşuldu çünkü insanlar gazeteleri okuyordu. Bakanlar Kurulu’nda çok samimi bir ortamda çalışıyorduk dolayısıyla sanki o haberleri hiç okumamış gibi davranmanın da bir anlamı yoktu. Bir iki toplantıyı, bu konuya ilişkin konuşmalar ele geçirdi. Bunun dışında biz dört parti (CTP-HP-TDP-DP) olarak da bu konu için bir araya geldik.

   Çok zor ekonomik koşullarda hükümeti yürütmeye çalıştık. Biz çözüm önerileri geliştirmeye çalışırken her gün gazetede böyle şeyleri okuduğunuzda elbette motivasyonunuz düşer. Şu da var… Memlekette yapılması gereken birçok iş uzun erimlidir. Bir şeyleri değiştirmek veya dönüştürmek istediğinizde bunun için süre gerekir. Her gün gazetelerde “bir yıl sonra hükümet düşecek” haberleri okuduğunuzda uzun vadeli planlar konusunda arzu ettiğiniz kadar motive olamayabilirsiniz.

   (-Gazetelerde her gün hükümetin düşeceği haberlerini okuduğunuzda, ‘benim dışında bir şeyler oluyor da benim mi haberim yok’ şüphesini yaşadınız mı?- sorusu üzerine)… Ben insanların gözlerine bakarak iletişim kuran bir insanım. Gazeteler aracılığıyla oradan mesaj, buradan mesaj gibi şeylere hayatım boyunca anlam yükleyen biri olmadım. Belki siyasette doğru olmamak gerektiğini düşünenler olabilir ama ben böyle olduğunu düşünmüyorum. Yüz yüze ve göz göze iletişim dışında başka bir iletişim bana samimi gelmiyor. Şüphe duyduğumda ya da bir şey sormam gerektiğini düşündüğümde arkadaşlarıma yüz yüze sormayı tercih ettim. Aldığım cevaplar ışığında da hareket etmeye devam ettim.

SORU: Hükümetin bozulmasıyla ilgili birçok söylenti oldu. Kimisi “Türkiye istedi” dedi, kimisi “ekonomik protokolün imzalanamamasını” gerekçe gösterdi, Sayın Özersay ise Sayın Denktaş’ın oğluna arazi kiralanması konusunu ve yapılmaması konusunda mutabakata varılan konuların Sayın Serdar Denktaş tarafından yapıldığını öne sürdü. Bu ortaklığın bozulmasının gerçek nedeni nedir?

ERHÜRMAN: Öyle bir iletişim çağında yaşıyoruz ki, bizim söylediklerimizin yaratacağı etki ile bu konuda bugüne kadar konuşulanların yaratacağı etki kıyaslandığında zaten şimdiye kadar konuşulanlar bir algı yarattı. Benim durmadan bununla ilgili yeni yeni şeyler söylememe gerek yok. Açıkçası siyasete bakış açım itibariyle de çok fazla geriye bakan bir insan değilim. Hükümetin bozulmasının üstünden bir ay geçti. Esas sebep buydu, şuydu demeyi veya kafa yormayı zaman kaybı olarak görüyorum. Biraz da bunlar işin magazin, spekülatif tarafları gibi.

   Benim en ciddi sorun olarak gördüğüm konulardan biri, memleketin bu kadar çok meselesi varken, yeni fikirler yarıştırmamız gerekirken spekülasyonlarla, işin magazinel taraflarıyla uğraşmaya devam etmemiz.

Sonuç olarak bir karar verildi, bir hükümet gitti, yeni hükümet kuruldu. Bizim turizmden ekonomiye, eğitimden sağlığa, bilişime gibi çok ciddi sorunlarımız var. Mesele bu sorunlarla ilgili ne tür fikirler geliştireceğimizdir. Buradaki temel sorun, bu ülkede biz istikrarlı bir hükümet yapısını hangi modelle olursa olsun yaratamadığımız müddetçe, bizim uzun vadeli planları, programları hayata geçirmemizde çok ciddi sıkıntı olacak.

   15 ay, 18 ay, 19 ay gibi kısa süreli bir hükümet olursa meyvelerini çok uzun süre sonra alacağınız projelere girişmezsiniz. Siyaseten esas tartışmamız gereken konu budur.

   Şimdi, çocuklarımıza gençlerimize nasıl bir gelecek tasarladığımız konusunda soru işaretlerimiz vardır. Okuma alışkanlığı olmayan, yabancı dil konusunda arzu ettiğimiz kadar eğitim almayan, eğitimi sırasında kültür, sanatla, bilimle, yeni gelişen teknolojiyle ilişkisi tam olarak kurulamayan çocuklar yetiştiriyor olmamız meselesiyle ilgili öngörümüz nedir, neyi tartışacağız sorusu benim için “hükümet neden bozuldu” sorusundan çok daha önemlidir.

Geçen her gün aleyhimize işliyor.

“Onları engelleyelim de biz gelince yaparız dediğiniz taktirde…”

(-Sosyal medya hesabınızdan da memleket meselelerinin çözümü için ayrım yapmadan güç birliği yapılması gerektiği mesajı verdiniz-hatırlatması üzerine)…

   O mesajı aslında hem kendi partime veriyorum hem de topluma veriyorum. Biz küçük bir toplumuz, potansiyelimiz yani insan kaynağımız bu nüfusa sahip birçok toplumdan daha fazladır. Çok sayıda insanımız bireysel anlamda çok başarılı işler ortaya koyuyor. Ama bunu organizasyon yeteneğiyle, toplumsal bir başarı hikayesine dönüştürmekte güçlük çekiyoruz. Partimin içerisinde bu memlekette gerçekten potansiyeli olan, bu sorunlarımıza çözüm üretebilecek kapasitesi olan her insana ondandır, bundandır demeden acaba CTP üyesi midir, değil midir diye bakmadan her kişiye ulaşıp, bir şeyler yapmak derdindeyim.

   Eğer hükümet de birçoğu yapısal hale dönüşen sorunlarla ilgili olumlu adımlar atacaksa, sırf muhalefetteyiz diye bunlara karşı bunları yapmayın yanlıştır demeyeceğiz. Onları engelleyelim de biz gelince yaparız dediğiniz taktirde, çocuklarımızın hayatından zaman çalışmış oluyoruz. Böyle bir hakkımız yok.

“Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili öyle bir gündem ve düşüncem yok”

SORU: Birçok kişi dörtlü koalisyonu ayrı bir yere, sizi daha farklı bir yere yerleştiriyor. Kişisel olarak siyasetçi ve yönetici kişiliğinize övgü yapılıyor. Hatta bazı siyasi rakipleriniz bile siyaset yapma tarzınızı beğendiğini söylüyor. Başta partilileriniz olmak üzere, birçok kesim size cumhurbaşkanlığını yakıştırıyor, aday olmanızı istiyor. Neler söylemek istersiniz?

ERHÜRMAN: Başbakan olduğumda, KKTC’nin Başbakanı olduğumu, başka partilerden de insanların var olduğunu, onların da Başbakanı olduğumu bilerek hareket ettim. Herhangi bir icraatı hayata geçirirken sen o partidensin, sen bu partidensin anlayışıyla yaklaşmayı doğru bulmadım. İçinde bulunduğumuz bölge sadece uluslararası anlamda değil siyaset yapma biçimi açısından da her zaman gerginliklere, gerilimlere müsait. Bu ülkede hiçbir zaman siyasette böyle bir gerilimi arzulamadım. Herkesi kucaklayıcı oldum. Takdir bunu değerlendirecek olanlarındır.

   Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda da şu an itibariyle öyle bir gündem ve düşüncem de yok. Bu işleri her zaman görev ve sorumluluk olarak algılarım. Makamlarda bulunurken bunu hak ettiğim ya da çok önemsediğim bir şey olarak görmedim. Evet sorumluluktur ve her sorumluluk gibi bu ağırdır. İnsanın keyif olsun diye yapacağı işler, görevler değildir. Kendi hayatınızdan doğal olarak bir şeyler veriyorsunuz. Doğal olarak bunlar (makamlar) benim için çok arzu edilecek, ihtiras duyulacak konular olmadı.

   Cumhurbaşkanlığı seçimini konuşmak için daha çok erken. Partimizin, kasım ayında kurultayı var. Parti başkanlığı konusu orada değerlendirilecek, cumhurbaşkanlığı meselesi de muhtemelen ona yakın bir zamanda belirlenecek. Ne parti başkanlığı, ne de cumhurbaşkanlığı konusunda kararım ve düşüncem var. Buna parti karar verir.

“İçerikte (protokol) hem fikir olmadığımız, son karara bağlamadığımız konular vardı”

SORU: Sayın Özersay, Türkiye’yle protokol imzalanması aşamasına hiç gelinmediğini ama sizin başbakan olarak, bu konuda kamuoyuna hep olumlu mesajlar verdiğinizi söyledi. Bu konuda neden olumlu mesaj vermeyi tercih ettiniz? Türkiye’den yetkililerle birçok kez görüştüğünüz halde neden sizin hükümette olduğunuz dönemde bu protokol imzalanamadı? Hatta Sayın Tatar, sizi bu konuda “beceriksizlikle” suçladı.

ERHÜRMAN: Sayın Özersay’ın bunu hangi manada söylediğini bilmiyorum ama mali protokolle ilgili yapılan görüşmelerde ne yaşandı ve söylendiyse ben sadece onları aktardım. Ne fazlasını, ne azını. Tarih de söyledim.

   Türkiye Cumhuriyeti’nde yerel yönetim seçimlerinin yapılmasından yaklaşık 3-4 gün önce, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’la protokolle ilgili son resmi görüşmemiz orada gerçekleşti. O toplantıda bana söylenen nisan sonuna kadar teknik çalışmanın tamamlanması, mayıs ayında da protokolün imzalanmasıydı. Bu zaman Türkiye tarafından telaffuz edildi ben de bu öneriyi kabul ettim. Neden kabul ettim?

   Aslında daha önce olmasını arzu ederdim ama biliyordum ki, Türkiye Cumhuriyeti seçim atmosferi içindeydi. Dolayısıyla onların çalışma temposuna göre nisan ayı sonuna kadar teknik çalışmanın bitmesi, mayısta da protokolün imzalanması önerisi geldi. Ben de bunu olumlu bulduğumu söyledim ve meclis kürsüsünden bana söyleneni kamuoyuyla paylaştım.

   Daha sonra benim müsteşarım olan Berkan (Tokar) Bey’e Türkiye’den teknik heyetteki sorumlu kişiyi arayıp son taslağı ne zaman göndereceklerini sormasını rica ettim. Bize gelen cevap “en geç gelecek hafta başı” oldu. Ki o gelecek hafta içinde de hükümet düştü.

   Dolayısıyla biz Türkiye’den gelecek olan, onlara göre son taslak metni bekliyorduk. Taslakta ne olduğunu, içinde olan konuların bize uyumlu olup, olmadığını görecektik. Ben bunları ne olumlu, ne de olumsuz olarak söyledim. Çünkü içeriğine dair karşımıza bir şey çıkmadı ki, bu sebeple gecikiyor diyelim. İçerikte hem fikir olmadığımız, son karara bağlamadığımız konular vardı ama protokolün imzalanmasında gecikmeye neden olacak herhangi bir sebep yoktu.

   “Beceriksizlik” benim siyasette kullanmayı tercih ettiğim söylem değil. Ama kim nasıl isterse öyle kullanabilir. Ben bunları anlattığımda bilgilerimin bu kadar olduğunu söyledim. Benim bildiğimden başka bir şey ya da farklı bir şey bilen varsa ya da benim yalan söylediğimi iddia eden varsa da söylemesini istedim.

“Bizim ilk çalıştığımız taslak 3 yıllıktı”

SORU: Protokolün bir yıllık mı, 3 yıllık mı olacağı konusu Türkiye’deki yetkililerle gündeme geldi mi? Hatta Türkiye’nin 3 yıllık protokolü beğenmediği iddiası var. Sizin bir yıllık protokolde direttiğiniz ve Türkiye’nin bunu hoş karşılamadığı eleştirileri de yapılıyor...

ERHÜRMAN: İlk çalıştığımız metin 3 yıllıktı. Sonradan karşılıklı olarak bir yıllık olsun noktasına gelindi. “Türkiye Cumhuriyeti 3 yıllık protokol istiyor ama Tufan Erhürman buna karşı çıkıp, bir yıllık protokol istiyor ve bu sebeple de protokol bir yıllık imzalanıyor” gibi bir düşünceye sahip olanlar, Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC ilişkilerini hiç bilmiyor demektir.

   Protokol kapsamında Türkiye, KKTC’ye kaynak aktarıyor. Bir şey verecek olan taraf Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye’nin istemediği bir şeyi ona dayatacak ne yetkimiz, ne de gücümüz var. Bizim ilk çalıştığımız taslak 3 yıllıktı. Hatta Türkiye tarafından bugüne kadar 3 yıllık imzalandı da gerçekleşti mi eleştirisi de oldu. Eleştiri de 3 yıllık protokol imzalanıyor ama bu sürede kaç tane hükümet değişiyor algısı da vardır. Ben de bunu çok sorgulamadım. Şimdi hükümet Türkiye’ye gitti geldi. 3 yıllık bir protokolün imzalanmasından söz ediliyor. Bu da şimdi imzalanacak olan protokolün kalan süre kadarını kapsayacağını gösteriyor. Yani hazirandan aralık ayına kadar olacak. 3 yıllık olan da aralıktan itibaren olacak demektir.

“Yeni protokol KKTC’nin sosyal ve ekonomik kalkınmasına hizmet etmeliydi”

SORU: Sayın Kudret Özersay, protokolle ilgili çalışan teknik ekibin Bakanlar Kurulu toplantısında yaptığı sunumdan memnun kalmadığınızı söyledi. Çalışmada neyi eksik buldunuz? Sizin beklentiniz, isteğiniz neydi?

ERHÜRMAN: Türkiye Cumhuriyeti ile imzalanacak yeni protokol her ne olacaksa - bir yıllık, 3 yıllık- esas olarak KKTC’nin sosyal ve ekonomik kalkınmasına odaklanması gerekiyordu.

   Sayın Recep Akdağ, Türkiye’de Kıbrıs İşlerinden Sorumlu Başbakan Yardımcısı’yken, Başbakan olduğumda ilk onunla görüşmüştüm. O görüşmenin sonunda ortak yaptığımız açıklamada yeni protokolün sosyal ve ekonomik kalkınma üzerine olacağını söyledik. Bunun gerçekleşebilmesi için de Türkiye Cumhuriyeti öyle projelere kaynak aktarmalı ki, o kaynak güçlü başlangıç adımı olmalıydı. Yani hayata geçecek o proje daha sonra kendi kendini finanse ederek KKTC’nin sosyal ve ekonomik kalkınmasına hizmet etmeliydi. Kendi ekonomik değerini, kazancını yaratacak, istihdam sağlayacak projeler istedim. Buna yönelik projeler üzerinde de çalışılmasını söyledim.

   Mesele Türkiye’nin gelip bize bir okul, hastane yapması değildi.

   Yapılan sunum da beni bu anlamda tatmin eden bir çalışma olmadı. Arkadaşlarımıza dedik ki bütün müsteşarlarınıza talimat verin ve bu düşünceye uygun projeler de eklensin.

   İstanbul Teknik Üniversitesi’nin bilim, teknoloji ve tasarımı bir araya getiren erken aşama girişimcilerin tam entegre kuluçka merkezi olarak bilinen “İTÜ Çekirdek Erken Aşama Kuluçka Merkezi” güzel bir örnektir. Burada teknolojik, yenilikçi iş fikirlerine sahip, fikrinin inovatif ve ticari faaliyete dönüştürülebilir olduğuna inanan tüm girişimcileri kabul ediliyor. Finansal teknolojilerden, sağlık teknolojilerine, artırılmış gerçeklik uygulamalarından donanım projelerine kadar birçok farklı alanda projeye destek oluyor.

   Ben böyle bir projeyi çok istiyordum ama bunun için kaynağımız yok. Türkiye Cumhuriyeti böyle bir proje için bize bir kez para aktarırsa, projeye hayat verecektik. Bu tip projeler için heyecan duyuyordum.

“2018’de sel felaketleri, döviz krizi yaşandı, gelen para 485 milyon TL’ydi”

SORU: Dörtlü koalisyon hükümetinin iyi niyetli ancak hantal olduğunu iddia edenler var. Hedeflediğiniz şeyleri yapmakta geciktiğiniz söyleniyor. Gerçekten hantal mıydı dörtlü koalisyon?

ERHÜRMAN: Gerçekleri görmek lazım. 2017 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nde ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 2018’de yaşananlara benzer durumlar yaşanmadı.

   2017’de sel felaketi olmadı. Türkiye’de Temmuz 2018’den başlayarak bugünlere kadar etkileri devam eden ekonomik kriz yaşanmadı. Buna rağmen 2017’de Türkiye Cumhuriyeti’nden KKTC’ye aktarılan para toplam 930 milyon TL civarındaydı. 2018’de sel felaketleri, döviz krizi yaşandı, çok ciddi bir pahalılık oldu. Buna karşın gelen para 485 milyon TL’ydi. 2017’nin koşullarıyla 2018’in koşulları kıyaslandığında Türkiye’den gelmesi gereken paranın yarısının değil, normalde iki katının gelmesi gerekiyordu.

    Böyle bir para Türkiye’den gelemedi. Ben de bundan dolayı hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti’ne sitem de etmedim, kötü bir şey de söylemedim çünkü o kadar gönderebildi. Biz o kadar yağla bu ciğeri kavurmaya mecburduk. Bu yetmedi ve 2018’de yerel kaynaklarımızdan 300 milyon TL de savunma giderlerimize harcama yaptık. Ki bunlar hibeydi. 300 milyon da 2018 yılı sonunda sona eren protokole göre verilmesi gereken paraydı ve bütün hesap o paranın geleceği üzerine yapılmıştı. O para da gelmedi. 2019 Mayıs’a kadar ise hiç para gelmedi.

“Arzu ettiğimiz kadarını yapamadığımızın temel cevabı, maddi kaynaktır”

   İcraat yapmak ya da hantal olmak meselesine gelince… Paranız olmadığı taktirde yol yapamazsınız, yıkılan duvarları, köprüleri tamir edemezsiniz, yatırım yapmak istediğiniz alanlara yatırımı gerçekleştiremezsiniz.

Genç Tepe Parkı benim için çok önemli bir projeydi. Başbakanlık bütçesindeki parayla gerçekleştirilecek bir projeydi ancak 2018 sonunda bu bütçeyi, hatta nüfus sayımı için ayırdığımız bütçeyi de Maliye’ye aktardık.  Çünkü, ülkemizdeki ekonomik durum bunu gerektiriyordu. O paraları söz konusu proje ve çalışmaya harcamak yerine daha elzem yerlere kullanmamız gerektiğini düşündük.

   Hükümette olduğumuz 15 ayda arzu ettiğimiz her şeyi yaptık diye bir şey hiçbir zaman demedim. Arzu ettiğimiz kadarını yapamadık. Ama neden yapmadık sorusunun da temel cevabı, maddi kaynaktır.

    Rakamlar böyle olmasına rağmen hayata geçirdiğimiz birçok da proje oldu. Birçok yerde sağlık ocakları ve sağlık merkezleriyle ilgili düzenleyici çalışmalar yapıldı. Yaşlı bakım evi açıldı, yollar konusunda yıllardır bekleyen Güzelyurt- Lefke yolunun birinci etabı tamamlandı. Hatta bu dönemde ihalelere kimse girmek istemiyordu.

   Bu dönemde Derinya ve Aplıç kapıları açıldı. 2017’de hiçbir ekonomik sıkıntı yokken bu yapılabilirdi ama biz kapıları açmak istediğimizde, döviz kuru çok yüksek olduğundan ihalelere teklif bile atılmadı. Buna rağmen biz, ihale gerçekleştirmeksizin geçici olarak kapıları açtık, ihaleleri de ardından yaptık. Sanayi bölgelerinde pek çok yeni girişimciye daha önce tahsis olup da kullanmayan insanların tahsislerini iptal ederek girişimcilere bu yerleri kazandırdık. Güzelyurt’taki narenciye bahçelerine suyu aktardık. Yapılan çok iş var. Bu kadar ekonomik sıkıntının içerisinde bunların yapılabilmiş olması önemsiz değildir.

“Kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomi yaratılması hayal değil”

SORU: Hükümet devam etse, kaç ay daha Türkiye’den para yardımı almadan devam edebilirdiniz? Türkiye’den maddi katkı yapılmaması, bir anlamda yerel kaynaklarla ülkeyi yönetme pratiği geliştirmenizi sağladı. Aynı yöntemle devam edip, gelen katkıyı daha verimli kullanmak mümkün müdür?

ERHÜRMAN: Hükümet bozulmadan önceki son üç Bakanlar Kurulu toplantısını bu konuya ayırdık.

Yerel kaynaklarımızı yani gelirlerimizi aslında daha fazla artırabiliriz, giderlerimizi daha fazla azaltabiliriz.

Burada yaratacağımız artıyı, icraatta nasıl kullanabiliriz noktasındaydık. Bu önemli bir sınavdı ve aslında bize pratik de kazandırdı. Kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomi yaratılması, zannedildiği gibi ya da zannettirilmeye çalışıldığı gibi hayal değil. Yerel kaynakları doğru kullanırsak, gelirleri artırıp, giderleri azaltabiliriz. Bundan hariç yatırım bütçesi de yaratabiliriz.

   Bunu yapalım da Türkiye’den hiç para gelmesin demiyoruz. Tekrar söylüyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nden gelecek katkıları öyle alanlara kaydıralım ki, o projelere bir kez katkı gelsin ve sonra kendi kendilerini döndürmeye başlasın, gelir yaratsın.

   Ama biz günlük rutin ihtiyaçlarımızı Türkiye Cumhuriyeti’nden gelecek parayla karşılama pratiğinden vazgeçelim. Kendi kendimize ekonomik değer yaratalım ki, Türkiye’den gelecek olan para bizi çok daha ileriye taşıyabilecek projelerde kullanılabilsin.

“Gani gani helal olsun”

SORU: Para daha uzun süre gelmeseydi daha çok sıkıntı yaşanır mıydı? Hatta Ercan Havaalanı işletmecisinden para alındığı söylemleri de oldu, eleştiriler yapıldı, gittikçe hükümetin çıkmaza girdiği intibası yaratıldı.

ERHÜRMAN: Yılın ilk ayları vergi gelirleri açısından parlak değildir. Çünkü gelir vergisi, kurumlar vergisini toplayacağınız zaman mayıs sonrasını işaret eder. Yani gelirlerin bir miktar daha artacağı bir döneme girilir. 300 bin TL’lik bir alacak 2018’den beri bekliyordu. 2018 yılının başından mayıs ayına kadar yine biz Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın ihtiyaçlarını yerel kaynaklarımızdan karşıladık. Gani gani de helal olsun. Onlar bizim güvenlik kuvvetlerimizdir. İhtiyaçları olduğunda tabi ki karşılayacağız. Bununla ilgili herhangi bir soru işareti oluşmasını istemiyorum.

   Kısacası Türkiye’den 2018’de gelmesi beklenen 300 bin TL gelseydi ya da o para bizim elimizde olsaydı, yolları, yıkılan köprüleri, duvarları yapabilmek için elimizde kaynak olacaktı. Protokol süreci de işlediğinden bir miktar para daha geleceğini hesaplıyorduk. Bundan sonra ekonomik anlamda ne yaşanır meselesi ayrı bir sorundur.

   850 milyon TL bütçe açığı meselesi buna bağlıdır. Dolayısıyla bütün bunlar, Türkiye Cumhuriyeti’nden bir kaynak aktarılmasını gerekli kılıyordu. Bizim de bütün çabamız o kaynağın gelmesi yönündeydi. “Kaynak gelmezse maaşları ödeyemeycekler” iddiaları mayıstan sonra rahatlayacak bir konuydu. Çünkü vergi gelirleri artacaktı. Ama maaş ödemek bir hükümet için başarı kriteri değildir.

“Polise talimat verme girişimi, siyasetin soruşturma sürecine müdahalesidir”

SORU: KIBRIS Gazetesi olarak bizler, yolsuzluk dosyalarına büyük önem veriyoruz. Gördüğümüz kadarıyla siz de bu konuda hassassınız. Hükümette olduğunuz dönemde de hatta meclis kürsüsünden tek tek tüm yolsuzluk dosyalarını açıkladınız. Buna rağmen “yolsuzlukların üzerine gitmediğiniz” yönünde eleştiri aldınız. Sizin açıkladığınız yolsuzluk dosyaları, Kaf Dağı’nın görünen kısmı mıydı, bu konuda elinizdeki bilgiler nelerdir?

ERHÜRMAN: Biz 4’lü hükümeti kurduğumuzda koalisyon protokolünde bugüne kadarki yolsuzluk dosyalarının ne durumda olduğunun kamuoyuyla paylaşılacağı vardı. Başbakan olduktan sonra polise ve Bşsavcılığa yazı yazarak, bugüne kadar birikmiş olan yolsuzluk dosyalarının neler oldukları ve ne aşamada olunduğuyla ilgili bilgi istedim. Bilgiler geldi ben de bunları kamuoyuna iki kez açıkladım. Bunu açıkladıktan sonra kamuoyundan “bunlar oldu da ne oldu?” tepkisi geldi.

   Ben de hep şunu söyledim… Ben hukukçuyum. Yürütme ile yargının ayrılığı, savcılık ve polisle Başbakanlığın ilişkisinin ne olması gerektiğini bilirim. Ben yargıya asla müdahale etmem. Zaten ben etsem yargı bunu kabul etmez. İdari açıdan polis, Başbakanlığa bağlıdır. Polisin yürüttüğü soruşturmalarda ise, Başbakanlık’tan veya herhangi bir başka makamdan emir ya da talimat alması bu işin doğasıdır. Çünkü, soruşturmalarda taraflı davranmalıyız, siyasetin soruşturmalara müdahale etmesi söz konusu olabilir. Ben bunu defalarca söyledim… Benden kimse böyle bir şey beklemesin. Ben kurumlara güvenmemiz gerektiğini düşünüyorum.

   Savcılık ve polisin elindeki dosyaların neler olduğunu kamuoyuyla paylaştım. Bunların nasıl gelişeceği, nasıl ilerleyeceği meselesi polis ve savcılığın uhdesindedir. Eğer bir Başbakan kalkar da polise talimat verme girişiminde bulunursa, bu siyasetin soruşturma sürecine müdahale etmesi anlamına gelir. Ben bunu doğru bulmuyorum.

   Meclise mal bildirimi konusunda yasa tasarısı gönderdik. Bu tasarı Dışişleri Bakanlığı’nda çalışıldı, Bakanlar Kurulu’na getirildi, Hukuk ve Siyasi İşler Komitesi’nde görüşüldü. Çok ayrıntılı bir çalışma yürütüldü. Hatta AB ülkelerindeki pratik işleyişin incelenmesi için de AB Koordinasyon Merkezi’yle birlikte çalışıldı.

   Komitenin bu tasarıyı ağırdan aldığı eleştirisi gelince Komite Başkanı Doğuş Derya’yla konuştum. Bana iki sorundan söz etti. Biri mal bildirimiyle ilgili yasa tasarısında oluşturulan komisyonla ilgili sıkıntıydı.

   Komisyon, Maliye Teftiş Kurulu’nu gösteriyor ancak kurul Maliye Bakanlığı’na bağlı, yani bağımsız değil. Bir de şu anki personel kaynağı itibariyle de yeni bir iş yükünü kaldıramazdı.

   İkinci sorun da, komite dünya örneklerine baktığından mal bildirimlerinin portal üzerinden kamuoyu tarafından görüldüğünü fark etti. Komitenin arzusu, bağımsız bir kurumun nasıl oluşturulacağı ayrıca şeffaflık yaratılması için nasıl bir portal yaratılacağı konusundaydı. Ben de Sayın Kudret Özersay’la görüştüm ve Maliye Teftiş Kurulu’yla ilgili sorunu aktarıp, başka bir kurul oluşturma teklifi götürdüm. Hatta bu kurulun kimlerden oluşabileceği konusunda da çalışma yaptım. Önerimde kurulun başında emekli bir yargıç olması, Sayıştay üyesi, Ombudsmanlıktan kıdemli denetçi gibi 5 kişilik bir kurulu, bağımsız ekip olarak oluşturdum ve Kudret Bey’e gönderdim. O da uygunluk verince, öneriyi komiteye götürdüm. Hükümet düşmeden bir gün önce ya da o gün, bizzat komite toplantısına katıldım. 2.5 saat arkadaşlarla çalıştım ve fikirlerimi paylaştım.

SORU: Türkiye’yle ilişkiler konusunda CTP gerçekten ikilem yaşıyor mu? Sizin “Türkiye ile ilişkiler bizim için yaşamsal önemdedir” sözünüz gerçekten parti içinde bir kesim tarafından eleştiri aldı mı? Türkiye ile ilişkiler konusunda nelere dikkat etmek gerekir?

ERHÜRMAN: Dile getirdiğiniz o sözüm, yaşamsal olgulara dayanmaktadır. Burnumuzun dibindeki, koskoca 82 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti… Tarihsel, kültürel, sosyolojik, çok ciddi birlikte yaşanmışlık tecrübemiz olan bir ülke. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’yle ilişkilerin yaşamsal önemde olduğunu söylemek malumun ilanıdır. Eğer bir ilişki yaşamsalsa herkes son derece hassas olmak zorundadır ayrıca doğru zemine oturtulması için de herkes çaba göstermelidir. Sadece Başbakan olduğum dönemde değil, muhalefet lideriyken de genel sekreterlik görevindeyken de hep bu düşünceyle hareket ettim. Ben halkımın geleceğini düşünmek zorundaydım. Halkımın geleceği de Türkiye Cumhuriyeti’yle ilişkilerin yaşamsal önemde olduğu gerçeğinin kavranmasıyla daha parlak şekilde gelişebilirdi.

   Partimin içerisinde farklı düşünenler var mı? Bugün KKTC’de yaşayan insanlarımızın içinde farklı şeyler söyleyen ya da benim söylediğim şekilde değil de başka türlü söylemeyi tercih eden insanlar olabilir. Şimdi CTP Genel Başkanıyım ve partimin kurumsal politikası olarak Türkiye Cumhuriyeti’yle ilişkiler yaşamsal önemdedir sözünü söylüyorum. Bir düşünün… Finlandiya ile Rusya arasındaki ilişkiler ki bizim kadar tarihi ilişkiye sahiptirler ve sorunlar yaşadılar. Ne kültürel, ne de sosyolojik bağları bu kadar güçlüdür ama sonuç olarak dip dibe, çok yakın iki ülkedir. Bugün ekonomik ilişkiler dünyayı ciddi şekilde birbirine bağlamaktadır ve bizim de ekonomik olarak açılımımız Türkiye Cumhuriyeti üzerindendir. Tanınsak bile öyle olacaktır. Çünkü bu kadar yakın olan iki ülke, birbirinden çok ayrı veya dışında düşünülemez. Bununla ilgili farklı düşünenlere saygım var ama bu benim partimin kurumsal görüşüdür.

“Bu kadar kozmopolit bir yapıda güvenlik önlemleri gözden geçirilmeli”

SORU: Polisiye olaylar artarak devam ediyor. Kuyumcu soyguncularının Ercan’dan uçağa binerek kaçması büyük eleştiri aldı. Başkentte haraç çetelerinin oluştuğu, Surlar içinde kapılara “Bizim olduğumuz her yer bize aittir” yazıları asıldığı iddiaları var. Yabancıların yol açtığı sorunlarla nasıl başa çıkılabilir?

ERHÜRMAN: Ülkemizde bir taraftan övündüğümüz diğer taraftan da övündüğümüz şeylerin beraberinde doğal olarak sorunlar da getireceğini nedense bilmek istemiyoruz. Hep bahsediyoruz, ülkemizde 100 binin üzerinde üniversite öğrencimiz var diye. Bu rakamın yüzde 30’u yani 30 bin öğrenciyi, 3. ülkelerden gelen yabancılar oluşturuyor. Ülkeye gelen 1 milyon turistin çoğu da 3. ülkelerden gelen yabancılardır. Sınır kapılarını kullanarak Güney Kıbrıs’tan da kuzeye gelen yabancılar var. Bir de özel sektör çalışanlarımızın neredeyse yarısı yabancı uyrukludur. Bu yüzde 50’nin içerisindeki 3. ülke vatandaşı sayısı da günden güne Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oranına yetişiyor.

   Bütün bunları yan yana koyduğumuzda çok ciddi sayıda 3’üncü ülke uyruklu insanın adamızda olduğunu görüyoruz. Bunların olmamasını mı istiyoruz? Hayır… Üniversitelerdeki 3’üncü ülke vatadanşları sayısı arttı, turist sayısı arttı diye övünüyorsunuz, “istihdam için KKTC vatandaşı bulunmadığından 3. ülke vatandaşı getiriyoruz” tezi savunuluyor.

   Şunu bilmek lazım; bu ülkede 3’üncü ülke vatandaşı veya KKTC vatandaşı olmayan var ve bu da olacak.  

Çok kültürlülük meselesi ciddi bir konu olmalı. Üniversitelerde okuyan 3’üncü ülke vatandaşlarının şikayetlerini duymazdan gelme hakkımız yok. O insanların “biz ötekileştiriliyoruz, ırkçı davranışlar sergileniyor” şikayetlerini görmezden gelemezsiniz.

   Ülkemize gelen bu kişiler, insan. Almanya’da bir zamanlar “Biz işçi diye getirdik ama insan çıktılar” diye bir laf vardı. Evet, işçi veya öğrenci diye ülkeye getiriyorsunuz ama onların da insan olduğu unutulmamalı. İnsanın olduğu her yerde sorun vardır.

   Çok kültürlülük ve yabancı işçileri gelirleri açısından yeniden gözden geçirmeliyiz. Bu kadar kozmopolit bir yapıda güvenlikle ilgili önlemlerin gözden geçirilmesi gerekiyor.

   Bizim dönemimizde Kent Güvenlik Yönetim Sistemleri’yle (KGYS) ilgili anlaşma meclisten geçti. Yasası da hazırlandı. 100’e yakın polis istihdamı yaptık. Sınır kapılarında sivil hizmet görevlileri istihdam ettik. Polisin personel, teknolojik, yasal alt yapı açısından eksiklikleri var. Bunun da herkes bilincinde. Bunlar bugünden yarına çözülecek sorunlar değil. Buradaki meseleleri masaya yatırıp, uzun vadeli projeler ortaya koymak lazım. Teşkilatın da yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. 15 aylık bir hükümet bunları yapamaz. Sadece bizim için demiyorum, bizden sonra gelen hükümet de 2-2.5 sene de sürse, ona da zaman yetmez. Çünkü bütün bunları programlamak gerekiyor. İstikrar meselesini hangi modelle nasıl sağlayacağımız konusunu ciddi şekilde gözden geçirmeliyiz.

SORU: Eğitim eski Bakanı Cemal Özyiğit, Türkiyeli yetkililerin Hala Sultan Koleji’ni Türkiye’ye bağlamak istediği yönündeki açıklamasına, bazı kesimlerden “Bunu hükümetteyken niye açıklamadınız?” diye tepki geldi. Cemal Hoca size bu konuyu anlattığında nasıl karşıladınız, ne yaptınız?

ERHÜRMAN: Cemal Hoca zaten bu konuyu Başbakan ve Başbakan Yardımcısı’yla görüştüğünü ve oradan bunun çok doğal olmayacağı ortak görüşünün çıktığını açıkladı. Biz kendi okullarımızı Milli Eğitim Bakanlığı aracılığıyla yönetmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Bu konu da gündeme geldi. Ama tartışma konusu olmadı. Konuyu Türkiye Cumhuriyeti yetkilileriyle de konuştuk. Benim konuya bakış açım, bizim bu ülkede kendi kendimizi yönetmemizdir.  Bir takım konularda yönetsel sorunlar yaşanabilir ama Kıbrıs Türk halkı bu sorunları çözebilecek yeteneğe sahiptir. Bu sorunları da Türkiye Cumhuriyeti’yle görüş alışverişi içerisinde giderebiliriz. Bu bir gerginlik konusu olmadı.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER