'Türkiye'nin Suriye'yle temas sağlaması çıkarınadır'

banner37

KIBRIS TV’ye konuşan GAÜ Uluslararası Güvenlik Araştırmaları Merkezi Direktörü Dr. M. Sadık Akyar, Türkiye’nin Suriye krizinin başından itibaren yapmış olduğu gayretlerin boşa gitmemesi için yapması gerekenler olduğunu belirtti

'Türkiye'nin Suriye'yle temas sağlaması çıkarınadır'

Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Siyasal Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Görevlisi ve Uluslararası Güvenlik Araştırmaları Merkezi Direktörü Dr. M. Sadık Akyar, Türkiye’nin Suriye’de aldığı inisiyatifi ve üstünlüğünü durumu sürdürebilmesi için Suriye’yle bir türlü temas sağlanmasının çıkarına olacağını söyledi.

Akyar, aksi takdirde, Suriye krizinin başından itibaren yapmış olduğu tüm gayretler boşa gidebileceği uyarısında bulundu.

Dr. M. Sadık Akyar, KIBRIS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ali Baturay’ın KIBRIS TV’de sunduğu “Markaj” adlı programına katılarak dünya ve Türkiye’deki gelişmeleri değerlendirdi.

Akyar: Suriye hâlâ gündemde

Dr. M. Sadık Akyar, Suriye krizinin Türk dış politikasında en önemli gündem maddesi olarak yerini koruduğunu belirterek ABD Başkanı’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey ve Genkur Bşk. Joseph Dunford Ankara’yı ziyaretlerine dikkat çekti.

Bolton’un Türkiye’ye gitmeden önce, “Kürtlerin güvenliğini tehlikeye atacak bir çekilmeye” karşı olduğunu belirttiğini anımsatan Akyar, Türk yetkililerin de buna cevap olarak, “Türkiye’nin Suriye’deki Kürt kökenli insanlarla bir sorunu olmadığı, amaçlarının bölgede bulunan terörist unsur ve örgütler olduğunu” dediğini belirtti.

Türk ve ABD’li yetkililer arasında geçen görüşmelerde esas konuların Münbiç’te daha önce belirlenen yol haritasına sadık kalınarak ABD ile beraber hareket etmeleri olduğunu, PKK/YPG’ye bırakılan silahların nasıl geri alınacağını veya toplanacağı konularının ele alındığını ifade eden Akyar, ABD’li heyetin TC Cumhurbaşkanlığı yetkilileriyle görüştüğünü, TC Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la görüşmediğini söyledi.

Akyar, bu konu her ne kadar eleştirilse de, gelen heyetin seviyesi göz önünde bulundurulduğunda, uygun bir hareket tarzı olduğunu belirterek Savunma Bakanlığı’nın özellikle güvenlikle ilgili konularda artık “Başat” rolünü aldığı yönündeki izleniminin dikkat çekici olduğunu söyledi.

ABD’li heyetin bazı üyelerinin TC Savunma Bakanı’yla görüştüğünü ancak TC Dışişleri Bakanı’yla bir görüşme gerçekleştirmediğine değinen Akyar, Savunma Bakanlığı’nın, özellikle güvenlik ile ilgili konularda, ABD’deki Pentagon gibi artık biraz daha ön plana çıkarak inisiyatif alacak gibi durma geldiğini belirtti.

“Etkili metot”

Suriye’yle diğer önemli bir konunun da TC Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın New York Times gazetesine yazdığı makale olduğuna işaret eden Akyar, Türkiye tarafından, daha önceleri genellikle uluslararası dergi ve gazetelere ilan verilerek, Türkiye’yi ilgilendiren bazı konuların dış kamuoyuyla paylaşıldığını ifade etti.

Akyar, ilanlara ilgi ve ulaşmanın doğal olarak sınırlı olduğunu belirterek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, başbakanlığı zamanında uluslararası basına röpörtaj vererek kullandığını, son dönemlerde de makaleler yazarak, Türkiye’nin herhangi bir konu ile ilgili politikasını direkt olarak uluslararası kamuoyu ve ilgililer ile paylaştığını söyledi.

Bu metodun, hedef kitleye direkt ulaşıldığını ve mesajı da açık olarak verdiğini kaydeden Akyar, uygulamanın, en hassas tarafının, zaman içerisinde meydana gelen politika değişilikleri nedeniyle geçmişte yazılanların, güncel politiklarla tezat oluşturabildiğini bu nedenle, aynı çevreler tarafından istismar edilebilme durumu da olduğunu belirtti.

Akyar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın makalesinde iki konunun ön plana çıktığını belirterek şöyle devam etti:

“Suriye’de suça bulaşmamış silahlı gruplar ve bunların mensupları ile bir “Suriye İstikrar Gücü” oluşturulması ve yerel yönetimlerde, her kesimden temsilcilerin olduğu bir yapının tesisi, belediyecilik ile ilgili konularda da Türk yetkililer tarafından bu yerel yönetimlere, gerekli danışmanlık ve altyapı hizmetinin verilmesidir.

Fakat açıkçası, burada bahsedilen “İstikrar Gücü” tam olarak anlaşılamamıştır. Çünkü, büyük bir olasılık ile, Suriye Hükümeti, kendi güvenlik güçlerine karşı bu yapıyı alternatif olarak görecek, bu unsurlara karşı çıkacak ve bu da yeni bir çatışma, istikarsızlık sebebi yaratabilecektir.

Halbuki, şu ana kadar başta Bosna, Afganistan, Liberya’da olmak üzere, çatışma ve savaşlardan sonra barış ve istikrarı tekrar düzenlemek için uygulanan BM DDR (Disarmement-Silahdan Arındırma, Demobilization- Örgüt Üyeliğini Sona Erdirme/Terhis, Reintegration- Topluma Entegre Etme) süreci uygulamasına baktığımızda bunun bir tezat oluşturduğu da göze çarpmaktadır. Belki böyle bir uygulama yerine, BM’in de üzerinde yeni olarak çalıştığı 2nci Nesil DDR sürecinin Suriye’de uygulanması, hem makalede güvenlik ile ilgili belirtilen konuları yerine getirir, istikrarı sağlayabilir,  hem de yeni bir uygulama olarak, uluslararası arenaya sunulabilir.

Çünkü bu yeni süreçte, ilgili ülkede barış ve istikrarın sağlanması için uygulanacak DDR sürecinin, o ülkenin dinamikleri ve özelliklerine göre yapılması vurgulanmaktadır. Makalede, yerel yönetimlerde, etnik gruplara göre temsil edilme konusu yine önem arz etmektedir. Çünkü, bu tür gruplandırmalar gözetilerek yapılacak uygulamaların sonucunda, sınırlarımızda aniden kanton veya benzeri formasyonların oluşumları ile karşı karşıya kalabiliriz.

Ayrıca sadece bu yönetimlere, yerel yönetimlerle ilgili olarak danışmanlık ve benzeri hizmetler yanında, Suriye’nin yeniden inşası ve kurumlarında gerekli reformların yapılmasında Türkiye’nin ön alarak “Başat” rolünü üstlenmesi ön plana çıkarılabilir. Türkiye’nin ve diğer ülkelerin barış ve istikrarın sağlanmasından sonra, Suriye’ye yapılacakların koordinasyonu ve icrası için, Gaziantep veya Adana’da “Suriye’nin Yeniden İnşası Mükemmelliyet/Koordinasyon Merkezi” gibi bir yapının BM yetkisi ile kurulması durumunda, Suriye’ye yapılacak tüm yardım ve yeniden inşa, reform faaliyetleri tek elden koordine edilerek hızlı bir şekilde hayata geçirilebilir.

Bu merkez, sadece yerel yönetimler değil, üniversitelerden, bakanlıklara, tüm resmi kurum ve kuruluşların reform ve danışmanlık faaliyetleri için etkili olarak kullanılabilir. Böylelikle, yeni Suriye’de Türkiye’nin her alanda etkinliği artar ve Körfez Savaşları sonrasında Irak ile yaşanan sorunları da yaşamaz.”

“Gayretler boşa gidebilir”

GAÜ Siyasal Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Görevlisi ve Uluslararası Güvenlik Araştırmaları Merkezi Direktörü Dr. M. Sadık Akyar, Fırat’ın doğusuna planlanan operasyonun, ABD’nin bölgeden çekilme kararından sonra artık Mengüç ve civarını da kapsayacak şekilde “Fırat’ın batısı”nı da içine alacak şekilde değiştiği kanaatinde olduklarını belirtti.

Türkiye’nin operasyonu yapıp yapmayacağı konusunun merak edildiğini ifade eden Akyar,  “Kanaatimiz, operasyonun yapılacağı yönündedir. Çünkü, Türkiye güney sınırına büyük bir yığınaklanma yapmıştır. Türkiye bu harekattan, harekatın yapılmasını oluşturan nedenler ortadan kalkarsa vazgeçebilir. Buna en güzel örnek 1998 Ekim’inde teröristbaşının Şam’da bulunması nedeniyle, yapılan yığınaklanma ve harekattan, Teröristbaşı Şam’dan ayrılınca vazgeçilmiş ve müteakiben yapılan Adana Mutabakatı ile de PKK’nın Suriye’deki faaliyetleri engellenmiştir” dedi.

Adana Mutabakatı’nın, Suriye ile ilişkilerin yeniden canlandırılması için de bir manivela olarak kullanılabildiğini söyleyen Akyar, şöyle dedi:

“Sonuç olarak, Türkiye’nin Suriye’de aldığı inisiyatifi ve durum üstünlüğünü sürdürebilmesi için Suriye ile bir türlü temasın sağlanması, Türkiye’nin çıkarınadır. Aksi takdirde, Suriye krizinin başından itibaren yapmış olduğu tüm gayretler boşa gidebilir.

Ortodoks dünyasının Noel’i olan 06 Ocak 2019 tarihinde, Fener Rum Patriği tarafından, Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin Bağımsızlık Kararı imzalanmıştır. Törene, Ukrayna Devlet Başkanı Pyotr Poroşenko’da katılmıştır. “Tonos” olarak adlandırılan ve Ukrayna Kilisesi’ne “Otosefallik-Bağımsızlık” veren belge ile Ukrayna Kilisesi, Moskova Kilisesi’nden ayrılarak bağısızlığını ilan etmiştir. Ukrayna Kilisesi’nin bağımsızlık fikri 1991’den itibaren gündeme gelmiş, 2014’te Rusya’nın, Ukrayna’nın doğusundaki ayrılıkçılara destek vermesi ve Kırım’ı ilhak etmesi nedenyle bu fikir daha da kuvvetlenmiştir.

Bu ayrılığın özellikle Ukrayna’nın iç ve dış politikasında önemli etkileri olacağı öngörülmektedir. Öncelikle, yapılacak seçimlerde Poroşenko’ya büyük avantaj sağlayabilir. Çünkü, Ukrayna halkı uzun zamandır bu olayı beklemekteydi. Ayrıca, ABD ve AB ülkeleri de bu karar ile Ukrayna’nın yüzünü biraz daha batıya çevireceğini düşünmektedir. Bunun yanında, bu kriz Fener Rum Patrikliği ve Moskova Kilisesi arasındaki “Ekümenik” mücadelesini de, Fener Rum Patriği lehine değiştirmiştir. Yani, Fener Rum Patriği, Ortodoks dünyasındaki “Eşitler Arasında Birinci” olan unvanını daha da sağlamlaştırmıştır.”

Güncelleme Tarihi: 13 Ocak 2019, 10:09
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER