Kıbrıs'ı paylaşmayı becerememek

Yine bir BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs raporunu tartışıyoruz. Kim bilir bu kaçıncı BM Kıbrıs raporudur? Herkes ama özellikle siyasiler dört elle sarılır bu raporlara… Yalnızca Kuzey Kıbrıs’ta değil, Güney Kıbrıs’ta da… Ertesi gün, bir sonraki gün, günlerce raporla ilgili yorumlar yapılır.

Herkes kendi penceresinden baktığı için farklı yorumlar, farklı değerlendirmeler okursunuz. Hatta bazen; “Acaba aynı raporu mu okudular?” diye hayret de edersiniz. BM Genel Sekreterleri zaten dengeli raporlar yazmaya çalışır, övgüsü de yergisi de eşittir. Terazinin dengesini biraz kaçırırsa zaten topa tutarlar onu…

Hatırlayın, bir önceki rapor Kıbrıslı Türklere daha yakın görülmüş, güneyden homurtular yükselmişti. Yani anlayacağınız terazinin kefesi birazcık bir tarafa ağırlık etmesin, kıyametler kopar. O nedenle “dengeli BM Genel Sekreter raporları” ne kokar ne tüter… Özellikle suçlamalar için sürekli olarak “her iki taraf” denir. “Her iki taraf” sözü de alınganlık yaratır taraflarda, çünkü taraflara göre “hatalı olan” hep diğer taraftır…

“Yani BM Genel Sekreteri de mi popülizm yapıyor?” diyorsanız, “eh biraz öyle” diyebiliriz. BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan bu raporlar, bizi meşgul ediyor ama pek bir faydasını görebiliyor değiliz. Rapordaki “çekingen ve yuvarlak ifadeler” bile aslına bakarsanız, alabilen için önemli mesajlar içeriyor ama kimse oralı olmuyor.

Rapor aslında küçük bir “formalite”, esas mesele iyi şeyler yapmak, o iyi şeylere ulaşmak ve “mutlu sonla” o raporda yer alabilmektir… “İyi giderken kötüye dönüşen”, “en olumlu yerinde kopan ve olumlu anlamda dönüm noktasına dönüşemeyen”, ya da “başarısız sürüp, başarısızlıkla sonuçlanan süreçler” raporda olmuş ya da olmamış, o taraf suçlu olmuş ya da diğer taraf, ya da her iki taraf suçlu olmuş neye yarar ki? Sonuç alamadıktan sonra, bir süreç başarısız olduktan sonra hiçbir rapor benim umurumda değildir.

Çözüme ulaşamadıktan sonra suçlu aramanın pek bir kıymeti yoktur. Biliyorum, “Yanlışsın, vardır, sonraki strateji bunun üzerinden kurulur, haklılığımıza taraftar buluruz” diyecek birileri. Biz 2004 Annan Planı Referandumu’ndan “evet” çıkarma gibi bir haklılığı lehimize çeviremedikten sonra hangi haklılığı dünya kamuoyuna anlatmaktan söz ediyorsunuz ki? Hiçbir dönem, haklılığımızı ya da “haklı olduğumuzu sandığımız süreçleri ve gelişmeleri” lehimize çevirmedik ki… Bu konuda başarısız olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor. Bu nedenle raporlarda “haklı göründüğümüz” ifadeler, ruhumuzu okşamaktan başka işe yaramıyor. Tüm dünya bize “haklısınız” desin, bu durum eyleme dönüşemiyor ve sonuca ulaşamıyorsa ne fayda eder ki?

Kimisine göre BM Genel Sekreteri, “federal çözüm çabalarına” açık kapı bıraktı, kimilerine göre BM Genel Sekreteri’nin raporundaki ifadeler, “federal çözüm arayışlarının bittiğini” gösteriyor. Kimisine göre “federal çözümde ısrar etmek” statükoculuktur, kimisine göre “federal çözüm arayışlarından uzaklaşmak” statükocuların tam da istediği şeydir.

Çözümden de federal çözümden de uzaklaşalım ama yerine ne koyacağız? Bugüne kadar tatmin edici bir formül ve plan koyabilmiş değiliz ki? Hep ayakları yere basmayan farazi önerilerle çıkılıyor karşımıza… “Mevcut durum devam etsin devletimizi yaşatalım” deniyor, iyi de nasıl? Mevcut durumun sürdürülebilir olduğu söylenemez. Devlet kurduk da 36 yıldır neyi başardık? “Devleti kurduk” diyenler, niye tanıtamadı bu devleti bunca yıl? Hadi tanıtamadı, peki neden sorunlardan arındıramadı? Neden üretmeyi unuttuk? Neden ayaklarımızın üzerinde duramıyoruz? Neden aylardır Türkiye’den para gelsin diye kendimizi parçalayıp, perişan olduk? Neden hep daha kötüye gidiyoruz? Varsayımsal planlarla, kaç 36 yıl daha bu şekilde yaşamayı düşünüyoruz? Rum tarafının işi yokuşa sürdüğünün farkındayım ama tam da bunun için, vazgeçmemiz, bıkıp bırakmamız için yapıyor Rum lider bunu, haklarımızdan vazgeçmemizi istiyor, vazgeçmemeli ve zorlamalıyız, mademki elimizde somut bir çare yok daha iyi bir yaşam için, çözüm çabalarından vazgeçmemeliyiz.

Rapora dönecek olursak; BM Genel Sekreteri aslında şifreyi veriyor, tarafların Kıbrıs’ı paylaşmayı beceremediğini ima ederek; “Taraflar beklentilerinden daha azını kabul etmeli…” diyor. Evet, şifre bu; her iki taraf beklentilerinden azını elde edeceğini bilmeli, bunu kabullenmeli. Sorun şu ki; her iki taraf da vereceği tavizin, karşıda karşılığını bulmadığını, verilecek tavizin hesabını veremeyeceğini düşünüyor. Bu tür pazarlıklarda hiçbir taraf maksimal beklentilerine ulaşamaz, mutlaka taviz vermek zorundadır. Bugün bazı tavizler vererek zararlı çıkacağınızı sanırsınız ama tavize katlanamazsanız, yarın çok daha büyük kaybınız olur ve geri de dönemezsiniz. Çok yüksek beklentide olmak, olduğu yerde saymakla, hatta belki de gelecekte çok büyük bir zararla eştir.

 

YORUM EKLE