“Konuşarak anlaşamayanlar, insan değildir”, dersem…

   Hayatımda, kimseye düşmanlık duygusu taşımadım.

Taşımamda olası değil.

Bana düşmanca davrananlara karşı savunmaya geçer, bana, her türlü zarar vermesini önlemeye çalışırım.

1963’te K. Kaymaklı’dan göçmen olduk.

EOKA’cılar evlerimizi yaktı.

Yıllarca çok zor koşullarda yaşadık.

1974’te bu kez 1963’te bizim gibi göç eden Rumların evlerine yerleştik.

1974’ten yakın sayılacak geçmişe kadar K. Kaymaklı toprağı sayılan, Kızılbaş’ta göç edip giden bir Rum evinde yaşadım.

O evde hikayesi olan Rumları unutmadım. Yok saymadım.

“Siz de bize yaptıydınız. Oh gelsin” demedim hiçbir zaman.

Meşhur “Kin” şiiri var…

Hiçbir zaman okumadım.

Okuyanları da asla alkışlamadım.

Faşist, fanatik Rumları kınadım, karşı tedbiri savundum ama onların dil ve davranışını “biz de yapalım”, demedim. Hayatta olduğum sürece de demeycem.

                                     ***

   1963’te yaşananların ismini koyamamıştık.

Kimimiz çatışma dedik, kimimiz fasariya…

Erenköy’de savaş yaşandı. O savaşı da, sınırlı insanımız fiilen yaşadı.

1974’te Barış Harekatı’nda savaşın ne demek olduğunu gördük, yaşadık.

O savaşta yaralı bir Rum askerinin, yaşama tutunmasında katkım oldu.

Çıkarma birliğinde bir Türk komando subayının, talimatıyla, yaralı Rum askerini, hastaneye götürme görevini üstlendim. Olay o zamanki ismiyle Dikomo’da (Dikmen) yaşandı.

Yaralı Rum askerini, kapısı yandan açılan bir Van araca koyduk.

Aracı kısa devre yaparak, çalıştırdık.

Direksiyonda bendim.

Rum asker, aracın içinde, yerde yatıyordu.

İki kurşun yarası vardı, şuuru açıktı.

Yanılmıyorsam Karavalıydı (Alsancak)… Çünkü kanlar içindeki kimliği cebinden çıkmıştı. Askeri kimliğinde Karavalı olduğu yazıyordu.

Aracın içinde başında dikili bir askerle Lefkoşa’ya doğru ilerlerken, geriye dönüp baktım. O yaralı Rum askeriyle göz göze geldim. O bir çift gözü ve bakışındaki anlam farklılığını, anlam karmaşasını bir an bile unutmadım.

Bu satırları yazarken bile o bakışlar gözümün önüne geldi.

Müthiş bir çaresizlik vardı o bakışlarda.

Savaş var… Yaralıdır … Arkadaşları kendisini bırakıp gitti. Ve düşmanının elindedir…

Bunlardan bir tanesi bile moral yıkım için yeter değil mi?

O bakışlar karşısında duygularımı da kontrol ettim.

Öncelikle o Rum askere acıdığımı düşündüm.

Acıma nedenimi sorguladığımda, nedenlerden birinin kendimi onun yerine koymak olduğunu fark ettim.  “Acımanın temelinde, bencillikle bağlantılı kişisel korku var” diye düşündüm.

Anımsadığım o Rum askerinin tedavi edildikten sonra Rum tarafına iade edildiğidir.

Keşke, o Rum hala hayatta olsa ve bir fırsat şansıyla tanışsak.

                                         ***

   Bunu neden anlattım, bilir misiniz?

Koronavirüs’ün çok ciddi tehdit ortamında,  bazılarının insani konularda bile düşmanca yaklaşımla tavır geliştirmesi.

Bazıları ne kadar kolay, bizden ve bizden olmayan diye ayrıştırma yapabiliyor.

Bu tür davranışlara tanık olduğum zaman, sarsılıyorum.

Sarsıntım kolay geçmiyor, çünkü birlikte yaşadığımız yapı içinde, köken farkı olmaksızın kronik düşmanlık hastalığıyla yaşayanlar çok.

                                                  ***

   En çok ne istiyorum bilir misiniz?

Nedeni ne olursa olsun, kendi ülkemden başlayarak insanlar, içlerinde var olan düşmanlık duygularını silip yok etsin.

Sorunumuz varsa da, konuşarak halledelim.

Hayvanlar koklaşarak, insanlar konuşarak, anlaşır.

İnsan olduğumuza göre, sorunları konuşa konuşa halledeceğiz.

Biraz ağır kaçacak ama, “konuşarak anlaşamayanlar, insan değildir.”

YORUM EKLE

banner75