Korona’nın kaynağını bulmak zor, ama Kıbrıs’ın çok kolay!..

Dünyayı pençesine alan ve bu güne kadar 2 milyon 300 binden fazla kişinin canına mal olan Koronavirüs (Covid-19) pandemisinin kaynağını bulmak üzere yürütülen çalışmalar sonuç vermemiş… Salgının başlangıç noktası olarak kabul edilen Çin’in Vuhan kentine giden Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) heyeti Vuhan’dan eli boş dönerken, basın toplantında, Koronavirüs’ü insanlara geçirdiği düşünülen hayvanın bulunamadığı açıklandı.

Halbuki Koronavirüs (Covid-19) yerine, Kıbrıs sorununun kaynağını araştırmış olsalardı, çoktan bulurlar, dünya kamuoyuna da kimin haklı, kimin haksız olduğunu açılarlardı. Çin’e veya bir başka ülkeye gitmeye de gerek yoktu! Ada’nın geçmişine bir göz atarlar, tarih sırasına göre neler olup bittiğini not ederler, en sonunda da bir kanıya varabilirler. İşte o zaman suçlu da ortaya çıkar, suçsuz da!

Mesela bu adada iki halk (Türk ve Rum halkı) olduğu bilinmesine rağmen, Rum tarafı, AKEL’in de dürtüsüyle 1950 yılında niye ENOSİS plebisitine gitmişti? Bu, en az kendileri kadar bu adada hak sahibi olan Kıbrıslı Türklere karşı yapılan bir saygısızlık, açgözlülük değil miydi? Türkleri yok saymak anlamında değil miydi? Hadi bunu geçtik diyelim. 1 Nisan 1955’te Adanın her yanında bombalar patlatarak, broşürler dağıtarak, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı amacıyla EOKA’nın kurulduğunu ilan etmek neyin nesiydi? Silaha sarılarak “Günü geldiğinde İngiliz’i kovarız, Türk’ü de yok ederiz” mesajı değil miydi?

Adayı kan gölüne çeviren bir örgütü ve mensuplarını onore eden gelmiş geçmiş Rum yöneticilerinde zihniyet değişikliğine rastlayabildik mi? Rastlayan varsa beri gelsin. İngilizler de o dönemin barut kokularını unutmuş değildir. Daha devam edelim ve Kıbrıs sorununun kaynağını araştırmak isteyenlere biraz daha yardımcı olalım. Türk ve Rum ortaklığı olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sadece ve sadece 3 yıl yaşayabilmesinin esas nedeni, Türkleri ortaklıkta hazmedememe zihniyeti değil miydi? Türkler, anayasanın değiştirilmesine, bir başka deyişle azınlık haklarına rıza göstermeyince, “Madem öyledir, biz bu işi silahla da hallederiz” diyerek, ünlü ‘Akritas Planı’nı devreye sokanlar kimlerdir? Amaçları Ada’yı bir ‘Elen devletine’ dönüştürmek için, Girit’te olduğu gibi, Ada Türklerini bir gecede ortadan kaldırmak değil miydi?

Yıllar boyu adayı cehenneme çeviren, masum ve günahsız nice insanın yok olmasına neden olan, toplu mezarların mucitleri, Kıbrıs faciasının failleri değil midir? Bunların tümü de dosyalarda mevcuttur, hatta zamanında yayınlanan Grivas yanlısı ‘Patris’ gazetesinin arşivlerinde mevcuttur. Tarafsız gözlemciler bunlara bir göz atsınlar, bu güne dek Kıbrıs’ta oynanan oyunların hangi amaca hizmet ettiğini öğrenebilirler. Mesela binlerce Türk’ün 21 Aralık 1963’ten 20 Temmuz 1974 tarihine kadar niye göçmenlik sürdüğünü, niye 103 köyden kovulduğunu, niye adanın yüzde 3 buçuğuna sığınmak durumunda kaldığını da öğrenebilirler. Dahası 15 Kasım 1967’de Geçitkale ve Boğaziçi köylerine tanklarla niye saldırıldığını ve nice Türk’ün şehit edildiğini de bir yere not edebilirler. 8 Ağustos 1964’ten bir gün önce, bölgedeki Rum köylerinin halkına haber salarak, “Yarın gelin ve Türkleri nasıl denize dökeceğimizi görün” diyenlerde bu güne dek bir zihniyet değişikliği oldu mu sizce?

Bu yazdıklarımız Kıbrıs tarihinin belli başlı notlarıdır. Ama bunlar Kıbrıs Rum halkına doğru dürüst anlatılmaz ve işlerine geldiği gibi yansıtılır. Mesela bugün her iki kesimin sınırlarla belirlenmesinin kaynağı 15 Temmuz 1974 tarihidir. Ama Rumlar bunu kabul etmek bir yana, Kıbrıs sorununun başlangıç tarihi olarak 20 Temmuz 1974’ü gösterirler. Halbuki bu tarih, Kıbrıs Türk halkının can ve mal güvenliğini sağlamak için, üstelik anlaşmalar uyarınca Türkiye’nin adaya çıkarma yaptığı tarihtir. Bu ortamı da hazırlayan dönemin Yunan Cuntası ve EOKA B idi. Başbakan Miçotakis de bunu gayet iyi bilmekte, ancak işine gelmediğinden itiraf edememektedir. O da bilmektedir ki, 15 Temmuz 1974’te Makarios’a karşı gerçekleştirilen darbe, ENOSİS’e varmanın son basamağıydı ve başarılı olsaydı, 15 Temmuz 1974 her yıldönümünde Kıbrıs’ta ve Yunanistan’da ‘Milli Gün’ olarak kutlanacak, Girit’ten sonra, Kıbrıs’ın da Yunanistan’a bağlanmasıyla şölenler düzenlenecek, Türklerin ölüleri üzerinde ‘sirtaki’ oynanacaktı…

15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ın bir Yunan adası olmasına ramak kalmıştı. Kıbrıs Türk halkı ise uçurumun kenarında gözyaşı dökmekteydi. Sonunda hak yerini buldu ve Türkiye’nin müdahalesi sonucu Kıbrıs Türk halkı özlediği güveni, barışı ve huzuru bulabildi.

Kıbrıs sorununun kaynağını bulmak isteyenlere işte bir sürü tarih ve belge! BM ve AB dahil, araştırıp öğrenmek isteyen hangi ülke veya akademisyen olursa olsun, söz konusu tarihi belgelere kolaylıkla ulaşabilir. Özetle Koronavirüs’ün yarasadan mı, yoksa bir başka hayvandan mı çıktığı bulunamadı, ama Kıbrıs sorununun ne zaman ve nasıl, niye çıktığını araştırıp bulmak, kaynağını keşfetmek hiç de zor değildir. Her şeye rağmen, bunca yıldan sonra zihniyet değişikliği olduysa ne ala! Ya olmadıysa? Siz ne diyorsunuz?.. 

  ***

Çimen Önöral, Mesarya bölgesinin

sevilen ve sayılan simalarındandı

Yalnız İnönü (Sinde) köyünün değil, Mesarya bölgesinin de sevilen ve sayılan simalarındandı Çimen Önöral. Ailenin büyüğü idi ve en verimli çağında yaşama veda etmesi derin üzüntüye neden oldu. Dün kendi köyünde sonsuzluğa uğurlandı. ‘Tüm Ailesi ve Sevenleri’ adına yayınlanan taziye mesajında, “Acımız sonsuzdur. Tüm akraba, dost ve sevenlerine üzüntü ile duyurulur. Yattığı yer nur, mekânı cennet olsun” denildi.

Öte yandan Londra’da vefat eden iyiliksever insan, Altunel ailesinin kıymetli büyüğü Önder Altunel dün Gazimağusa’da toprağa verildi. Kendisini çok seven eşi Ayşe Hanım, kızları ve damatları Zalihe-Ali Ateş (merhum), Nahide-Kemal Saydağ, torunları Hayat Sude ve Doruk Ateş ile Arca ve Arya Saydağ, derin bir acı içinde olduklarını tüm dost, akraba ve sevenlerine üzüntü ile duyurdular, ‘Yattığın yer nur, mekânın cennet olsun’ dediler.

Bu arada aslen Alaniçi köyünden olup, uzun yıllardan beri Londra’da ikamet eden, iyi insan Konce Abdullah da dün Alaniçi’nde defnedildi. Konce hanım, merhum Halil Abdullah’ın eşi ve ailenin çınarıydı. Hayattaki kardeşleri Nazım Sertkan, Hasan Hüseyin-Katriye Tuğralı, Gülseren Gazitaç ve tüm kardeş çocukları, sonsuz acı içerisinde olduklarını ifade ederek, dost, akraba ve sevenlerine üzüntü ile duyurdular, ‘Yattığın yer nur, mekânın cennet olsun’ dediler.

YORUM EKLE

banner111

banner75