“80 Pişmiş Kuruyemiş”

Prof. Dr. Turgut Turhan, 1997-2016 yılları arasında kaleme aldığı ve KIBRIS Gazetesi’nde yayımlanan yazılarını kitaplaştırdı

“80 Pişmiş Kuruyemiş”
  • 24 Haziran 2018, Pazar 16:48

Aliye ÖZENCİ

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Turgut Turhan, Kıbrıs sorunu, Kıbrıs ile Türkiye tarihi, uluslararası hukuk konularında birçok makale kaleme aldı.

KIBRIS Gazetesi’nde yayımlanan makaleleri ilgi gören Turhan, 1997’de başladığı makale yazımına 2016’ya kadar devam etti.

Turhan, “Hiçbir makalem bir çırpıda yazılmış değildir” vurgusunu yaparak, her bir makale için ihtiyaç duyulduğu ölçüde kaynaklara da başvurduğunu belirtti.

Kitabın basım aşamasına gelmesi için kendisine cesaret veren isimler arasında KIBRIS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ali Baturay ve Doç. Dr. Hasan Cicioğlu olduğunu ifade eden Turhan, 80 farklı makalesini 4 başlık altında toplayarak “80 Pişmiş Kuruyemiş” adını verdiği kitabında buluşturdu.

Kitabın birinci bölümde, Kıbrıs/ Kıbrıs Sorunu/ Kıbrıs Tarihi; ikinci bölümünde Atatürk Eksenli Yakın Dönem/ Türkiye Tarihi/ Tarih/Türkiye; üçüncü bölümünde, Uluslararası Hukuk/ Uluslararası İlişkiler; dördüncü bölümünde ise Yükseköğretim/ DAÜ’ye ilişkin çalışmalar var.

Prof. Dr. Turgut Turhan kitabın isim annesinin, öğrencilerinden Zarif Kaplan olduğunu söyledi.

“80” rakamı kitapta yer alan makale sayısını anlatıyor.  “Pişmiş” sözcüğü ise, uzun süre önce yazılan ve yayımlanmayı bekleyen makalelerin üzerinde yeniden çalışılmış olmasından dolayı ortaya çıktı.

Zarif Kaplan kitabı incelediğinde makalelerin rahatlıkla ve zevkle okunduğunu görünce, “nasıl ki fındık fıstık hem lezzetli, hem de yedikçe yiyesin geliyor. Bu kitap da insana okudukça, okuma hissi veriyor” dedi. Ve bu benzetme üzerine “Kuruyemiş” kelimesi doğdu.

Prof. Dr. Turgut Turhan, sorularıma içtenlikle yanıt verdi… Bilgi dağarcığıyla yine bizi aydınlattı. Kendisine yeniden teşekkürlerimi iletmeyi borç biliyorum.

SORU: Farklı başlıklar altında kaleme aldığınız makaleler güncel konuları içeriyor. Bu makalelerle okuyucuya mesajlar veriyor musunuz?

TURHAN: Kitabımda 80 ayrı konu var. O konuyla herhangi bir nedenle ilgilenen veya mecburen ilgili olan okuyucuya mesaj verilmeye çalışılmıştır. KIBRIS Gazetesi’nde de yayımlanan, kitap basıldıktan sonra Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin bir yayınında 2015 yılında tekrar basılmasına karar verilen “GKRY’nin Avrupa Enerji Piyasasının Merkezine Oturma Hayalinin Çöküşü” adlı makalem çok ilgi gördü.

Bu çalışma Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) uluslararası deniz hukukuna aykırı olarak yaptığı doğal gaz arama faaliyetlerini ayrıntılı şekilde ortaya koymakta ve bu faaliyetler sonunda şimdilik bulunan rezervlerin öyle büyütülecek kadar önemli olmadığını ve Rumların çok büyük bir hayal kırıklığı içinde olduğu mesajını vermektedir. Aynı şekilde, bir başka örnek de “Tarihi düşlere ortak etme” başlıklı çalışmamdır. Bu çalışmada da, günümüz Türkiye’sinde bir hükümet politikası olarak televizyon dizilerinden tutun, mitinglere kadar ısrarla işlenmeye çalışılan “Yeni Osmanlıcılık” anlayışının, Türkiye Cumhuriyeti varken Osmanlı ruhunu diriltmeye yönelik beyhude bir yaklaşım olduğunu ve ne Osmanlının tekrar Türkiye’ye geri gelebileceğini; ne de Türkiye’nin Osmanlıya dönebilmesinin mümkün olduğu  mesajını veriyor. Sonuçta kitapta yer alan her bir  çalışmanın ayrı bir mesajı var diyebiliriz.

SORU: Kıbrıs’la ilgili birçok makaleniz var. Yıllardır da ülkemizdesiniz. Kıbrıs’ı genel olarak değerlendirecek olsanız ne söylerdiniz?

TURHAN: Kitapta yer alan çalışmalardan hiç birisi bugünkü Kıbrıs’ın durumunu özetlemek amacıyla yazılmadı, zira bu yazıların kaleme alındığı zaman dilimi içinde Kıbrıs’ta bugün yaşadığımız sorunların birçoğu yoktu! Ben 22 yıldır bu adadayım ve ne yazık ki, Kıbrıs’ın bu süre içinde gün be gün geri gittiğini bizzat yaşadım ve halâ da yaşıyorum. Bu yazıların kaleme alındığı yıllarda, ülkeye bu kadar yoğun ve kontrolsüz nüfus akışı yoktu. Oysa günümüzde, başta Türkiye olmak üzere Suriye, Irak, Filistin gibi Orta ülkeleri ile Afrika ve Hindistan-Pakistan gibi ülkelerden çok yoğun kontrolsüz nüfus akışı var.

20 yıl önce ülkeye giren az kişi olduğu için, ülkede kaldıkları süre içinde de takip edilebiliyorlardı. Dolayısıyla, henüz bir “kaçak çalışma cenneti” haline gelmemiş olan adada asayiş ve kamu düzeni bugünkü kadar bozulmamıştı. Kadına, çocuğa kısacası insanlara karşı işlenen şiddet olayları son derece azdı. Hırsızlık, ev veya iş yeri açma, kundaklama ve darp, adam öldürme, tecavüz suçları nadiren gazetelere yansıyordu. Balkondan düşen, atlayan veya atılan, göl kıyısına götürülerek dövülen ve öldürülen insan sayısı yok gibiydi. Betonlaşma ve çevre kirliliği bu derece yoğun değildi. Bugün sadece Girne’nin geldiği noktayı düşünmek yeter. Politik ortam daha düzgündü, en azından politikacıların mal beyanları gazetecilerin pek fazla ilgisini çekmiyordu.

Başta Afrika’dan olmak üzere, çeşitli ülkelerden “derse bile girmeyen öğrenciler “ getirip, getirme zinciri içinde yer alan herkesi zengin etmiyorduk.

“Her apartmanda bir üniversite” anlayışı henüz ülke yüksek öğrenimine yerleşmemişti ve adadaki üniversitelerin, tartışmaya açık olsa bile, bir ciddiyeti vardı. Henüz, yakın gelecekte kaliteli eğitim verme çabası içinde olan tanınmış üniversitelerimizi de olumsuz etkileyecek olan “üniversitelerimizi batırma dönemi” başlamamıştı! Ya uyuşturucuya ne demeli? Her gün, her gazetede, her sayfada! Ada uyuşturucu cenneti haline geldi. Ercan’da Zeyna, Cindy ve Tarçın; şehirlerimizde de polisimiz bıktı bu uyuşturucu sorunundan!

Sonuçta, bize kalan kadim sorunlar ise, Rumların geleneksel tutumları nedeniyle halâ sürdürülmeye çalışılan nafile görüşmeler, ekonomik durum, ülkenin cari açığı ve halâ “hareket halinde olan değil de duran trafiği” kontrol ettiğimiz için trafik kazalarımız! Ama dediğim gibi, bütün bu sorunlar son 20 yıl içinde dal budak saldı ve Kıbrıs’ı geri götürdü, halkın devlete olan güveninin sarsılmasına ve devletten uzaklaşmasına yol açtı. Artık bu konuları da bizden sonrakiler ele alarak incelesinler diyeceğim!
SORU: “Vatandaşlıklar” konusu gündemde. Bu konuda da makaleleriniz var, kitapta da yer verdiniz. Koalisyon hükümetinin 175 kişinin vatandaşlığını iptal etmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

TURHAN:  Evet, vatandaşlık hukuku benim alanım olan ve Milletlerarası Özel Hukuk adı verilen hukuk dalının bir alt disiplini. Dolayısıyla 40 yıldır vatandaşlık hukukuyla iç içeyim!

Ayrıca “KKTC Yurttaşlık Hukuku, Ankara 2000” isimli kitabı profesörlük takdim tezi olarak yazan kişiyim. Ülkede yayımlanan ve vatandaşlık hukukunu derinlemesine ele alan ilk ve tek kitap! KKTC’de bulunduğum sürede ülkenin vatandaşlık hukuku uygulamasını da çok yakından takip ettim. Kaç dosyadan oluştuğunu bilmediğim geniş bir arşivim var, yani kaynağım çok. Bir o kadar da tebliğ verip makale yazdım. Tabii hepsi KIBRIS Gazetesi’nde yayımlanmadı. Annan Planı döneminde ise karma komisyonlarda görevlendirildim. Bu plânın vatandaşlığa ilişkin düzenlemelerini de bir kitapçık halinde yazdım ve DAÜ yayınladı. Hazırlanan her değişiklik tasarısını da inceledim ve yazdım.

SORU: Hukuki açıdan sorun nerede?

TURHAN: KKTC vatandaşlık hukukunun sorunlarını iki grupta toplamak mümkün.

Bunlardan birincisi, KKTC yasa koyucusunun 25/1993 sayılı KKTC Yurttaşlık Yasası’nı hazırlarken yaptığı teknik hatalardan kaynaklanan sorunlar; ikincisi ise vatandaşlığı bir “oy kaynağı” olarak gören siyasi iktidarların 25/1993 sayılı yasayı hiç uygulamaması veya hukuka aykırı ve keyfi olarak uygulamalarıdır. Sorduğunuz soru ikinci gruba giren, yani siyasi iktidarların 25/1993 sayılı yasayı keyfi ve hukuk aykırı olarak uygulamasından kaynaklanan sorunlar grubuna dahildir.  Öyle ki, bu keyfilik Bakanlar Kurulu’nda yer alan bir bakanımızın “biz yurttaşlık yasasının uygulanmasını durdurduk!” demesiyle uygulamanın nasıl bir hukuk dışılık içinde olduğunu göstermiş, o bakanımızın mensup olduğu parti başkanının da bakanını korumak için “durdurmadık, askıya aldık!” demesiyle doruğa varmıştır.

Şöyle ki, KKTC vatandaşlık hukuku uygulamasında gerçekten en çok tartışılan konu, siyasi partilerin usulsüz vatandaşlığa alınma kararları vererek, özellikle seçim öncesi dönemlerde, başta Türkiye’den gelip de müracaat edenler olmak üzere, çok sayıda kişiyi, hukuka ve usule aykırı olarak “istisnai yoldan” KKTC vatandaşlığına almaları olmuştur. İstisnai vatandaşlığa alınma, yasanın genel olarak vatandaşlığa alınmada aradığı ağır koşulların (5 yıl ülkede sürekli ikamet, yerleşmeye karar verdiğini davranışlarıyla teyit etme, geçinecek bir mesleğe veya gelire sahip olma vb. gibi) aranmaksızın talep sahibinin Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlığa alındığı bir vatandaşlığı kazanma bir yoludur. Bu yolda Bakanlar Kurulu, “vatandaşlığa alınması zaruri görülenler” ile “sanayi, ticaret, turizm, sosyal ve ekonomik alanlarda yatırım yapan, bilim ve teknik alanlarında hizmeti geçen veya geçeceğine” kişileri vatandaşlığa alabilmektedir.

İşte, iktidarların keyfi olarak kişileri vatandaşlığa almalarına yol açan bu yoldur. Aslında, iktidarların bu yolu keyfi olarak kullanmaları yasa tarafından engellenmiştir. Zira ister genel olarak vatandaşlığa alınma olsun, ister istisnai yolla vatandaşlığa alınma olsun, idare talep sahibinden bazı belgeler istemekte ve polis marifetiyle yasanın 25. maddesi altında çıkartılan tüzük uyarınca bir soruşturma yapmaktadır.

Örneğin en basitinden Kıbrıs’ta ikamet ettiği yeri belgelemesi, sabıkasızlık belgesi veya genel sağlık bakımından tehlike teşkil edebilecek bir hastalığı olmadığını gösteren sağlık kurulu raporu talep sahibinden istenen bazı belgelerdir. Tabii ki istenen tüm bu belgelerin talep anında idareye ibraz edilmesi gerekmektedir.

İşte son UBP-DP koalisyonu döneminde, seçimler öncesinde çok fazla başvuru sahibinin genel çizgileriyle açıklamaya çalıştığımız bu belgelerin bir veya birkaçı olmaksızın talep çok sayıda kişinin usulsüz olarak vatandaşlığa alındığı iddia edilmiş ve daha yeni hükümet kurulmadan bu vatandaşlığa alınma kararları CTP tarafından Yüksek İdare Mahkemesi’ne götürülmüş ve birçoğu mahkemeler tarafından iptal edilmişti.

Yeni hükümet kurulduktan sonra ise, hükümet bir komisyon kurarak 1200 adet istisnai vatandaşlığa alınma kararını inceletmiş ve bu kararlardan 175 tanesini “geri almak” suretiyle sona erdirmişti. İşte Bakanlar Kurulu’nun almış olduğu bu geri alma kararlarını hukuka aykırı bulan bu 175 kişiden bazıları, bu geri alma kararları aleyhine haziran ayında Yüksek İdare Mahkemesi’ne başvurmuşlardı.

“Belgeler iyice incelenmeli”

Yine KIBRIS Gazetesi’nde yayımladığım “Şartlı vatandaşlığa alınmalar” başlıklı makalemde idarenin tüm kararlarının hem vatandaşlık hukukuna, hem de idare hukukuna uygun olduğunu belirtmiştim.

Ancak bu makale yayımlandığında “80 Pişmiş Kuruyemiş” baskıya verilmişti, o nedenle kitapta yer veremedim. Efendim kanun ve anayasamız açık: İster genel olarak vatandaşlığa alınma olsun, ister istisnai vatandaşlığa alınma olsun, başvuru sahibinden istenecek belgeler bellidir ve bu belgeler taleple beraber idareye verilmelidir. İdarenin bu belgeleri alıp dikkatle kontrol etmesi ve tamam olup olmadığına bakması eğer tamam değilse talebi reddedip belgelerin tamamlanmasını istemesi gerekir.

Bu bağlamda, idarenin örneğin, “sizin sağlık kurulu raporunuz veya sabıkasızlık belgeniz veya iyi ahlâk sahibi olduğunu gösteren polis raporunuz yokmuş… Ama biz sizin talebinizi kabul ediyor ve eksik olan belgeyi de bir hafta veya bir ay sonra getirmenizi istiyoruz!” diyemez. Böyle bir yol en fazla “ eksik olan belgenin tamamlanması veya getirilip idareye teslim edilmesi” şartına bağlı olarak kişinin vatandaşlığa alınması olarak düşünülebilir ki, KKTC Yurttaşlık Yasası’nda böyle bir vatandaşlığa alınma yolu yoktur. Anayasa madde 66,  “yurttaşlık ancak yasanın gösterdiği koşullarla kazanılar ve yasada belirtilen hallerde kaybedilir” demektedir.

25/ 1993 sayılı yasada ise bu şekilde “şartlı vatandaşlığa alınma” hali düzenlenmemiştir. Düşünün: siz sağlık kurulu raporu olmayan bir kişiye “sizi vatandaşlığa aldım, ama raporunu bir ay içinde getir!” diyorsunuz. Bu bir ay içinde bu kişi vatandaş olarak sayılacak ve vatandaşların yararlandığı haklardan aynen yararlanacak mıdır? Yoksa raporunu getirdikten sonra mı yararlanmaya başlayacaktır? İşte size bu kararları alanların hiç düşünmedikleri bir soru!

SORU: KKTC vatandaşlık hukuku için ne yapılmalı?

TURHAN: Gerek ülkeyi idare edenler, gerek halk; vatandaşlık hukukundan o kadar uzaktır ki, ülkenin vatandaşlık hukuku sisteminin “tek sorununun” keyfi olarak vatandaşlığa alınmalar olduğunu sanmakta ve devamlı bu konuyu tartışmaktadır.

Ülkede, sanki bu konu düzenlense KKTC vatandaşlık hukuku güllük gülistanlık bir hale gelecekmiş gibi bir atmosfer vardır. Bu çok yanlıştır. Tam tersine KKTC yurttaşlık hukuku, yasa koyucunun TVK (Türk Vatandaşlığı Kanunu) alırken yapmış olduğu teknik hatalar nedeniyle oldukça fazla sayıda sorunla maluldür. O nedenle KKTC vatandaşlık hukukunda yapılacak olan yeni bir yasalaştırma veya değişiklik çalışması, vatandaşlığa alınmayı da aşan bir bütünlük içinde yapılmalıdır.

Bir başka konu da şimdiye kadar yapılan değişiklik yasa tasarılarıdır. Bana veya bu ülkede vatandaşlık hukuku dersi veren dört büyük üniversitede görev yapan hiçbir öğretim üyesine sorulmamış olmasına rağmen, ben bu tasarıları tek tek inceledim ve raporlar yazdım. Ama bunların arasında en son hazırlanan ve “harika, çok müthiş, dünyada eşi benzeri yok!” diye methedilen tasarının, hazırlanan tasarılar arasında en kötüsü olduğunu ve bir “hukuki hilkat garibesi” olduğunu dile getirmek isterim.

O tasarıda yer alan iç düzeni bir öğrencimiz bize sınavda yazsa inanın “0” alırdı.

Biz DAÜ Hukuk Fakültesi olarak KKTC yurttaşlık hukukunun güncel sorunlarını Türk vatandaşlık hukuku ile karşılaştırmalı olarak incelemek amacıyla Aralık 2016 da bir sempozyum düzenledik. Bakanlar da dahil olmak üzere, konuyla ilgili bütün bürokratları davet ettik. Ama her zaman olduğu gibi, hiç birisi gelmedi. Gelmiş olsalardı, anabilim dalımız genç öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Arzu Alibaba’nın sunduğu “KKTC yurttaşlığının kazanılması” konulu sunumdan tasarının ne kadar büyük bir felaket olduğunu dinlerlerdi! Aynı sempozyumda, bu sorunuz cevap verirken aktardığım tüm bilgileri, çok daha geniş olarak “KKTC Yurttaşlık hukukuna güncel bir bakış” başlıklı sunumumda daha ayrıntılı olarak anlattım. Bu sempozyuma sunula sunumlar, DAÜ tarafından kitap haline getiriliyor. Şu günlerde baskıda…

Umudumuz piyasaya çıktıktan sonra alınıp okunmasıdır.

SORU: Güney Kıbrıs’ın sözde ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölge’deki (MEB) doğal gaz araması üzere de çalışmalarınız var. Siz Güney Kıbrıs’ın bu alandaki çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Doğal gazın çözüme etkisi olur mu?

TURHAN: 2010 yılından bu yana Kıbrıs adası açıklarında GKRY tarafından yürütülen doğal gaz arama ve sondaj çalışmalarını uluslararası deniz hukuku, uluslararası ilişkiler ve enerji stratejileri açısından incelemekteyim.

Kıbrıs’ta ve Türkiye’de 19’dan fazla bilimsel tebliğ vermişim. 80 Pişmiş Kuruyemiş’te de, hepsi KIBRIS Gazetesi’nde yayımlanmış 12 çalışma yer alıyor. Bütün bu çalışmalardan çıkardığım sonuç şu; GKRY’nin doğal gaz rezervleri bulma ve çıkarma konusunda yaptığı çalışmalar şimdilik tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır ve 12. parselde bulunan doğal gaz rezervlerinin Kıbrıs’ta özlenen bir çözümü olumlu yönde etkileyebilmesi de mümkün değildir.

Şöyle ki, özetle, GKRY doğal gaz satrancına başladığı günlerde aynen İsrail’in Dalit, Tamar ve Leviathan olarak anılan sahalarda olduğu gibi muazzam rezervler bulacağı inancıyla yola çıkmıştı. İlk başlarda 60 trilyon ayakküp doğal gaz bulacaklarını ve bunun da 300-400 milyon dolar olduğundan söz ediyorlardı. GKRY bu doğal gazı bulunca adanın güneyinde bir sıvılaştırma tesisi kuracak ve denizden gelen doğal gazı burada sıvılaştırarak ya Girit üzerinden Yunanistan’a döşenecek bir boru hattıyla, ya da tankerlerle Yunanistan’a ve oradan da Avrupa’ya ulaştırarak Avrupa Enerji Piyasasının merkezine oturacaklardı.

Böylelikle Avrupa’yı Rus doğal gazından kurtaracak olan GKRY, bölgede doğal gazı kontrol altına aldıktan ve elini güçlendirdikten sonra, zaten üyesi olduğu AB’yi de yanına alarak görüşme masasında Türkiye’ye çözümün şartlarını yazdıracaktı. İlk başlarda Rumlar 7 trilyon ayakküp ortalamasıyla 5 ilâ 8 trilyon ayak küplük rezerv bulacaklarını, bunun 2000 yılından bu yana dünyada keşfedilen en büyük 4. yatak olduğunu, bu miktarın Kıbrıs’ın 210 yıllık ihtiyacını karşılayacağını ve getirisinin de 450 milyar dolar olduğunu, daha bunun gibi 14 yatak daha bulunduğunu söyleyerek “çifte Noel” kutluyorlardı.

Ancak Rumların hayalleri 2012’de suya düşmeye başladı. Zira ilk olarak uluslararası bir rezerv değerlendirme ve teyit şirketi olan Netherland Sewell şirketi 12. parseldeki rezervin ancak ve ancak 5.1 trilyon ayakküp olduğunu açıkladı.

Rumlar zafer sarhoşu oldukları için bu ifadeleri pek dikkate almadılar. Ama 2014’ün sonlarına doğru, 12. parselde bulunan doğal gaz rezervinin sadece 4.1 triyon ayakküp olduğu, bu miktarın dünya rezervlerinin % 0.1 olduğu, dolayısıyla bulunan doğal gazın “okyanusta bir damlayı” geçmediği ve bulunan bu miktarla GKRY nin bölgede “oyun kurucu bir devlet haline gelemeyeceği” kendiliğinden ortaya çıktı. Bu gelişmeleri takiben AB de, “Kıbrıs doğal gazıyla artık proaktif bir biçimde ilgilenmediğini” beyan etti.

Ama GKRY’ye asıl darbe, başından beri 12. parseldeki sondaj çalışmaları yürüten Amerikan-Yahudi sermayeli Noble Energy şirketinden gelmiştir. Bu şirket “yapılan arama ve sondaj çalışmalarının tam bir hayal kırıklığı ile sonuçlandığını” dünyaya duyurduktan sonra bulunan miktarın 4.1 trilyon ayak küp olduğunu belirtmiş ve bu miktarın da ne kadarının  kullanılabilir  olacağının henüz bilinemeyeceğini açıklamıştır.

“Rumların hayalleri çöktü”

Ortaya çıkan bu gelişmeyle beraber  GKRY’nin Avrupa enerji piyasasının merkezine oturma hayalleri ve bu hayalin olmazsa olmazı olan Vasiliku’da bir sıvılaştırma terminalinin kurulması ve oradan da Yunanistan’a döşenecek boru hatlarıyla AB’ye doğalgaz sevk etme hayali tam anlamıyla çökmüştür.

Bu aşamadan sonra, ellerinde terminal kuracak kadar doğal gaz bulunmayan Rumlar mecburen strateji değişikliğine gitmişler ve İsrail’in doğal gazını beraberce pazarlamanın yollarını aramaya başlamışlardır. Bu amaçla Tel Aviv’kapı komşusu yapan Rumlar, her devlete mavi boncuk dağıtan, “biz sizle stratejik ortağız!” diyen ama her zamanki gibi temkinli hareket eden İsrail’den olumlu bir yanıt alamamışlardır.

İsrail’in, “Rumların oyununa gelmiş gibi görünüp de gelmemelerine” yol açan en önemli neden ise en son Mavi Marmara olayıyla birlikte kopan Türk-İsrail ilişkilerinin düzelmesi için ABD’nin öncülüğünde gizli gizli yürütülen “barış görüşmeleri” olmuştur. Nitekim bu görüşmeler sonunda İsrail, Türkiye’den özür dilemiş ve iki ülke arasındaki ilişkiler bir restorasyon dönemine girmiştir İşte sizin son sorunuz olan “doğal gaz ve çözüm” ilişkisi de bu aşamada ortaya çıkmıştır.

“ ‘Doğal gaz sayesinde Kıbrıs sorunu çözülüyor’  görüşü hayata geçebilecek bir formül değil”

Şöyle ki, İsrail-Türkiye ilişkilerini rayına oturttuğunu sanan ABD, bu geçici düzelmeyi, doğal gaz aracılığıyla Kıbrıs sorununun çözümünde de bir araç olarak kullanmayı denemiştir.

ABD şunu düşünmüştür: Bölgedeki doğal gazın Kıbrıs üzerinden Yunanistan’a döşenecek boru hatlarıyla Avrupa’ya taşınması, doğal gaz alanında çalışan bütün aktörlerce mantık dışı, ekonomik olmayan ve pahalı bir yoldur. Bu konuda en akıllı yol, bölge doğal gazının, Dalit, Tamar, Levithan ve 12. parselin bulunduğu bölgeden Türkiye’ye döşenecek boru hattıyla Türkiye’ye ve oradan da Avrupa’ya taşınmasıdır. Ancak burada önemle belirtilmesi gereken bu boru hattının, GKRY MEB’inden geçmek zorunda olmasıdır.

Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler düzelmektedir. Durum böyle olduğunda, Türkiye ile GKRY’nin masaya oturup ve Kıbrıs sorununu çözmeleri halinde GKRY bu hattın kendi MEB’inden geçmesine izin verecektir. Gerçekten de o dönemde, GKRY, “ Kıbrıs sorunu çözülmeden boru hattının MEB den geçmesine izin vermeyiz” cümlesini her fırsatta tekrarlamışlardır.

ABD’nin bu parlak formülü AB, BM ve NATO tarafından da desteklenmiştir. İşte bu günlerde ada halkına bol bol “doğal gaz sayesinde Kıbrıs sorunu çözülüyor” görüşü pompalanmıştır. Ama çok geçmeden bu görüşün hiçbir zaman hayata geçebilecek bir formül olmadığı anlaşılmıştır. Bu önerinin hayata geçirilmesi, her şeyden önce Türkiye ile İsrail arasındaki siyasi ilişkilerin tam anlamıyla olumlu çözülmesine bağlı olduğu açıktır. Oysa İsrail daha ağustos ayında 3. defa Gazze’yi bombalayarak iki ülke arasındaki ilişkileri mevcudun da gerisine götürmüştür.

Sünni Orta Doğu’nun liderliğine oynayan Türkiye ise, peşinde koştuğu liderliğin doğası gereği İsrail’le barışmayı reddetmiştir. Aslında, İsrail oyun bozanlık yapmasaydı bile bu formülün işlemesi zordu. Zira bu sefer de GKRY ve Yunanistan, Türkiye’nin karşısına çok ağır şartlarla çıkacak ve bu sefer de Türkiye “masadan kalkan ülke” olacaktı.

Sonuçta, ben kişisel olarak doğal gazın tek başına Kıbrıs sorununu çözecek bir olgu olarak algılanmasını kabul etmiyorum. Çözüm bundan çok daha farklı bazı parametrelerin yan yana gelmesine bağlıdır.

Nitekim elinizdeki kitapta yer alan 32 numaralı çalışma da bu görüşü ayrıntılı olarak işlemektedir.

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

YAZARLAR

tümü
    Takımlar O G B M Av P
1 MAĞUSA TÜRK GÜCÜ 12 10 1 1 17 31
2 YENİCAMİ AK 12 9 2 1 18 29
3 DOĞAN TÜRK BİRLİĞİ SK 12 7 0 5 9 21
4 CİHANGİR GSK 12 6 3 3 2 21
5 TÜRK OCAĞI LİMASOL 12 6 2 4 9 20
6 MERİT ALSANCAK YEŞİLOVA SK 12 6 2 4 1 20
7 GÖNYELİ SK 12 6 1 5 4 19
8 BAF ÜLKÜ YURDU 12 5 3 4 8 18
9 LEFKE TSK 12 5 3 4 0 18
10 ÇETİNKAYA TSK 12 5 3 4 0 18
11 KÜÇÜK KAYMAKLI TSK 12 2 7 3 -10 13
12 GENÇLİK GÜCÜ TSK 12 2 4 6 -8 10
13 BİNATLI YSK 12 3 1 8 -10 10
14 GİRNE HALK EVİ 12 2 1 9 -9 7
15 ESENTEPE KKSK 12 2 1 9 -15 7
16 L. GENÇLER BİRLİĞİ SK 12 1 4 7 -16 7
yukarı çık