banner6

Bekleyişin umudunu anlatan iki dilli oyun

banner37

“Godot’yu Beklerken” eseri, Dayanışma Evi’nde sahneleniyor

Bekleyişin umudunu anlatan iki dilli oyun
banner99

Murat OBENLER
 

banner134

Güney Kıbrıs’tan Antilogos Tiyatrosu, ünlü oyun yazarı Samuel Beckett’in sembolleşmiş “Godot’yu Beklerken” eserini Lefkoşa Ara Bölgede yer alan Dayanışma Evi’nde sahnelemeye başladı.
 


Sahnelenme biçimi ve rejisi açısından bir ilk olan oyunun yönetmeni Kostas Silvestros, oyuncuları Yorgos Kiriaku ve İzel Seylani ile H4C’de buluşarak hem oyunun zorlu hazırlık sürecini hem de beklemekten başka amaçları olmamasına rağmen bir oldukları zaman tamamlanan Vlademir ile Estragonun hikayesi ile deneme/yanılma ve beklemelerle geçen Kıbrıslıların farklı belleklerini konuştuk.


SORU: Antilogos Tiyatrosu bu projeyi yapmaya ne zaman karar verdi ve pandemi gibi, bölünmüşlük ve sınırlar gibi şartlar varken bu zor projeyi yaparken en büyük motivasyonunuz neydi?


SİLVESTROS: Antilogos, Kıbrıslı Türk oyuncular ile Kıbrıslı Rum oyuncuları bir araya getirmeyi her zaman arzulayan bir oluşumdur. Bunu nasıl yapacakları ile ilgili uygun zamanı kollarken ben projeyi Antilogos Sanat Yönetmeni olan arkadaşımız Hristina Hristofyas’a götürdüm. O da çok beğendi ve benim düşüncem ile tiyatronun düşüncesinin örtüştüğü için projeyi çalışmaya başladık. Bir yıl önce başladık çalışmaya ve araya Covid-19 girdi. Bu bir yıllık süreçte Covid’in açık hava performanslarını etkilemeyecek olmasına inanarak çalıştık. Tabi iki taraftan iş birliğinin de çok zor olduğu bir döneme denk geldik. Geçişlerin kapandığı uzun bir dönemde biz görüşmelerimizi Ara Bölgede yaptık. H4C neredeyse bizim yedek salonumuz görevi gördü.
KİRİAKU: Pandemi döneminde bile Güney’den gelenlerin Ara Bölgeye geçmesi için herhangi bir engel yoktu ama Kuzey Kıbrıs’tan İzel Seylani’nin geçişlerinde çalışma sözleşmesi ve PCR test zorunluluğu olması durumu zorlaştırdı. Düşüncemize yakın olan Ara bölge ruhu (ne kuzey ne güney) bizim kalbimizden gelen enerji ile buraya sürekli olarak gelmemize ve çalışmamıza vesile oldu.

 

SORU: Dramaturji anlamında oyunun dili ve yazımı nasıl gerçekleşti?
SİLVESTROS
: Ben orijinal Godot’yu Beklerken’deki iki karakter olan Estragon ve Vlademir’i aldım. Benim adaptasyonumda onları iki toplumun simgeleri iki karaktere çevirdim. Bu oyunda onların bekleyiş süreçlerine tanıklık ediyoruz.

 

SORU: Bu iki karakter iki toplumu mu temsil ediyor?
SİLVESTROS
: Karakterler iki toplumu temsil eder ama bu öznel bir durum yaratmıyor. Yani o karakterlerin temsil ettiği bütün değerler her iki toplumun değerleri demek değildir. Daha çok bekleme konusunda iki karaktere yoğunlaşıyorum.

“Bizim yaptığımız durumu tiyatroda en iyi anlatan, bekleme meselesiydi”
 

SORU: Beklemek bana hem ütopik hem de kaotik geliyor biraz...
SİLVESTROS:
Benim bakış açıma göre bizim yaptığımız durumu tiyatroda en iyi anlatan şey bekleme meselesiydi. Godot bunu tamamlamak üzere sahne alıyor.

 

SORU: Her iki toplum kendi yönetenleri tarafından yaratılan farklı geçmiş ve belleklerle hayatlarına devam ediyor. Ortak bellek yaratımı konusuna bu oyun nasıl bir rol oynayabilir?
 

SİLVESTROS: Her iki karakterin aynı şeyi beklediklerinden emin değilim. Belki de hafızaları da yoktur. Bu yüzden bizim jenerasyonumuzun (savaş sonrası kuşak) bunu yapması gerektiğine inandım. O yüzden geçmişi deneyimleyen kişilerle değil de savaş belleği olmayan 30’lu yaş kuşakla çalışmak istedim. Bu oyunu oynayan oyuncular savaş travması yaşamadılar.

Bildiğimizin (bize öğretilen bilginin) de yüzde 100 doğru olduğunu bilemiyoruz. Oyundaki karakterler de hangi gün nereye geldiklerinden, Panama’ya mı Paris’e mi gittiğinden emin olamıyorlar.

Oyundaki iki karakterin ilişkilerindeki dalgalanmaları, iniş çıkışları da çözüm ve müzakere süreçlerindeki durumla paralelleştiriyor.

 

“Biz aidiyeti veya egemenliği elimize alma

durumunu öğrenmedik, bize beklemeyi öğrettiler”
 

SORU: Bu beklemek Kıbrıslılar’ın kaderi mi?
 

KİRİAKU: Biz aidiyeti, gücü veya egemenliği elimize alma durumunu öğrenmedik, bize bunu göstermediler, bize beklemeyi öğrettiler. Bizim tarafında öğrendiğimiz iki şey: 1.Beklemek 2.Unutmamak. Bir rüzgar gelsin de bir şeyleri değiştirsin diye bekle diyorlar. İlk zamanlar bu “asla unutma ve bir şeyleri değiştirmek için mücadeleye devam et” anlamına geliyordu ama sonra “mücadeleye devam et” uçtu gitti ve sadece unutma kaldı.
 

SİLVESTROS: Dürüst olmam gerekirse unutmamamız gereken şeyin ne olduğunu bilmiyoruz. Bizim belleğimizde karşılığı olmayan bir şeyi bizlere beklemeyi öğrettiler. Neyi beklememiz gerektiğini bilmiyoruz? Benim belleğimde hiçbir şey yok ki unutmayım.
 

SORU: Acaba eski tarihlere ve yaşananlara çok geri gitmeden yeni bireyler mi yaratmak lazım?
 

KİRİAKU: Biz yeni bir şeyler inşa etmeliyiz ama aynı zamanda eskileri de kurcalamalıyız. Eskiyi kurcalamazsan yani bir çorbayı karıştırmazsan içindeki su, tavuk ve mantarlar ayrılır ama eğer karıştırırsan mantar, tavuk ve su karışarak iyi bir çorba olur.

Karıştırmadıkça ortaya farklı acılar, zaferler, kahramanlar, heykeller, meydanlar çıkıyor. Sanat bu çorbayı nasıl karıştırması gerekir? Doğru karıştırma nedir?

 

KİRİAKU: Ben insan olarak “Kuzey-Güney, sahte devlet, işgal altındaki bölge, Türkiye’nin yönetimindeki bölgedir, KKTC’dir” gibi tanımları nasıl tanımlamam gerektiği konusunda net bir yargıya sahip değilim. Dolayısıyla ben karşımdaki insanla konuşurken onun nerede yaşadığı, nereden geldiğiyle ilgili kafam karışmış hissederim. Buna sürekli dikkat etmeye çalışırım. Biz bunu bu proje sürecinde de sorguladık. Öteki olan, karşıdaki olan kimdir?

SORU: Oyunda Godot soyut bir kişidir ama Kıbrıs konusu dediğimiz gerçek hayatta Godot imajına karşılık gelen ve iki toplumun da olumlu/olumsuz beklentileri olan kesim/güçler (BM, Türkiye, Yunanistan, AB, Birleşik Krallık, ABD, Rusya vs.) vardır.
 

SİLVESTROS: Biz ne beklediğimizi bilmiyoruz. Oyunda Godot’a verilen böylesi bir tanımlama da yoktur. Godot soyut bir şeydir ve herkese göre farklılık gösterebilir. Seyirciye biz bir ütopyayı beklediklerini gösteriyoruz o yüzden somut değildir.

 

SORU: Oyundaki iki karakter beklemenin kısırdöngüsünden artık hedefsiz, mücadelesiz, eylemsiz bir yaşama geçtiklerini ve bir nevi kaybettiklerini kabul mu ediyorlar?
 

SİLVESTROS: Ben karakterlerin kaybettiğini düşünmüyorum. Karakterler eğer birbirlerini öldürecek bir yol bulurlarsa kaybeder. Fakat karakterler sürekli olarak hayatta kalmalarını sağlayacak, enerjilerini yüksek tutacak bir şeyler bulur. Mesela bu iki kişi bir açlık grevi başlatıp ölebilirler ama bir havuç bulup yerler ve hayatta kalırlar. Eğer karakterler başarır da kendilerini öldürürlerse o zaman kaybederler.
 

SORU: Kübalı devrimci Che Guevara’nın söylediği “Dizlerimin üstünde yaşamaktansa ayaklarımın üzerinde ölmeyi tercih ederim” sözünün bu oyundaki karakterlerdeki karşılığı var mı?
 

SİLVESTROS: Aslında eylem yaptıkları için hayattadırlar. Birbirleriyle zaman geçirdikleri için bu kendilerini hayatta tutuyor. Onların motivasyonu verilen zamanı iyi geçirmektir. Umut etmek için hayatta kalmalıdırlar ve bekledikleri sürece de umut ederler.
 

SORU: Bu kadar uzun süre bir şeyi umut ederek beklemek ve olmaması insanın manevi dünyasını çökertmez mi? İnsan zamanla mantıklı, akıl yoluyla düşünme yetisini kaybedip mental olarak hastalanmasına yol açmaz mı?
 

SİLVESTROS: Tabi ki öyledir ama bu da bir gerçekliktir.
 

SORU: Bu oyunun müzikleri kime ait?
 

SİLVESTROS: Ses tasarımını Andonis Andoniu yaptı. Biz Lefkoşa’da arabada radyo dinlerken sürekli sinyaller birbirine karışır ve iki istasyonu birlikte dinlersiniz. Müzikteki karışımı hem iki tarafın müzikal kültürlerinin karışmaları, hem siyasetçilerinin (toplumlara verilen sözleri) hem din adamlarının konuşmalarını arka arkaya koyarak yarattık. Bu sesler aslında sembol olarak “Bu ülkedeki sesler bile kafa karıştırıcıdır” mesajı verir. Biz aslında bu çok kültürlülüğü kabul edip bununla yaşamayı öğrenirsek bütün o parazitlerden kurtulacağız.
 

SORU: Bu oyunu izleyen hem Kıbrıs’ın iki tarafından adalılar hem de yabancılar acaba umudu yükselterek mi ayrılacak yoksa bir şey olmaz umut etmekten, beklemekten mi diye düşünecek?
 

SİLVESTROS: Biz burada insanların bazı şeylerin farkına varmasını ve aynı zamanda da bunun iyi bir şeye dönüşebileceğini göstermek için bu kadar engelin olduğu bu dönemde bile bu işi yapıyoruz. Biz eğer bu kadar zorluğun engelin olduğu bir ortamda burada her gün bir prova yaparak farklı dillerde bu oyunu hayata geçirmeyi başarabiliyorsak bu çok önemli bir şeydir. Bu istek ve çalışmayla bir şeylerin başarılabileceğini gösterdik.

Bu röportajı da farklı dillerde konuşarak yapıyoruz çünkü bunu yapmak istiyoruz.


 

SORU: Bu oyunun hayata geçmesi biraz da oyuncuların, yönetmenin ve ekibin birbirlerine olan inancı, güveni, arkadaşlığı ve sevgisinin etkisidir gibi geliyor bana...
 

KİRİAKU: İki karakter birlikte mutlu zaman geçirirken bunu yalnız olarak yapmaya çalıştıklarında bunu bir eğlenceye dönüştüremiyor. Bir oldukları zaman tamamlanıyorlar. Yönetmenin oyuncularla iki toplum arasında kurduğu ilişkiye bakıldığında tiyatro tarihimizde bundan daha iyi bir oyun bulunamazdı. Bir oyun ancak bizim için yazılsaydı bu kadar etkili olabilirdi. Oyunun varlığı, oyunun işlenme biçimi, iki karakter arasındaki ilişkiye baktığımıza biz çok güçlü oranda Kıbrıs meselesini görüyoruz.
 

SİLVESTROS: Bu karakterler için bulduğum iki oyuncudan daha iyileri olamazdı. Bu iki oyuncu iyinin de en iyisidir.

 

SORU: Bu oyunun Kuzey ve Güney Kıbrıs’ta oynama düşünceminiz var mı?
 

SİLVESTROS: Antilogos Tiyatrosu kesinlikle bunu istiyor.
 

SORU: Bu projeye nasıl dahil oldun ve çalışma süreci senin için nasıl geçti?
 

SEYLANİ: Bu projeye Aliye Ummanel’in Satiriko Tiyatrosu’nda yazıp yönettiği Kayıp oyununda Yunanca oynarken sahneyi paylaştığım sanatçı dostum Christina Christofia sayesinde dahil oldum. Costas’ın bu muhteşem projesine ev sahipliği yapacaklarını ve Giorgos ile sahneyi paylaşacağımı, bizim neslin yıllardır beklediği çözüm, barış ve birleşme umutları çerçevesinde tasarlanan bir rejinin parçası olacağımı öğrenince büyük bir heyecanla hemen kabul ettim.


Provaların ara bölgede, zaman zaman da güneyde gerçekleşmesi gerekti, bu; prosedür açısından bezdirici, yorucu ama oyunu sahneleme noktasında sanatsal ve felsefik olarak verdiğimiz mücadeleyi düşününce de umutla mücadele ettiğimiz ve geride kalan engeller olarak aklımızda kaldı. Costas zeki, yetenekli, çağdaş, espri yeteneği naif ve toplumu iyi analiz eden bir yönetmen. Bu özelliği ile az konuşarak, doğru sembollerle, doğru örneklerle yolumuzu aydınlatmasını sağladı ve Giorgos gibi yetenekli, sahne üzerinde algısı sürekli açık; doğaçlama yeteneği olan ve oynamayı gerçekten seven disiplinli bir yaklaşımla birleşince hem prova süreçleri hem oyun temsillerinin profesyonel mesleki açıdan da dostluk ve yoldaşlık açısından da ömürlük bir ilişkiye fırsat verdi.
 

SORU: Bu oyunun bir oyuncu olarak senin için önemi nedir?
SEYLANİ
: Tiyatrocular için dünyaca bilinen, tanınan, tiyatro tarihinde; sanat dünyasında iz bırakan oyunları sahnelemek her zaman büyük bir motivasyon kaynağıdır. Bir oyuncu için kariyerinde Estragon/ Vladimir gibi rolleri çalışmak; Beckett’in dünyasına girebilmek muhteşem bir heyecan sebebidir. Ancak bunu daha da önemli; benim için unutulmaz kılan ise oyunun rejisinin Godot’u Kıbrıs sorunuyla ilişkilendirme biçimi ve karakterleri Kıbrıs toplumları üzerinden yorumlamasıdır. Tabii ki güvendiğim, mesleki olarak da büyük keyif aldığım profesyonel sanatçılarla özel bir süreç geçirmek de çok kıymetlidir.

 

SORU: Kıbrıs Türk toplumu için bu oyun nerede durur?
SEYLANİ:
Kıbrıs Türk toplumunun mücadele azmi toplumsal genetiğinde; özünde vardır. Gerek toplumsal varoluş mücadelemiz gerek tiyatro sanatçılarının yıllardır yürüttüğü insana ve değerlerine dair keşif süreçleri; özünde insan olmanın anlamı, felsefesi ve estetiğiyle barış çerçevesinde yüzleşme, anlama, kabul etme, empati kurma gibi değerleri işleyen oyunların toplumlararası etkileşimle seyirciye sunulması devam eden süreçlerdir. Bu oyun sahnelenme biçimi ve rejisi açısından bir ilk olarak tanımlanabilir ama tiyatro sanatçılarının yıllardır verdiği mücadele sürecinde ne bir ilk ne de bir son olacaktır ... dün Yaşar Ersoy’un, Yücel Köseoğlu’nun, Osman Alkaş’ın ve daha bir çok sanatçımızın binbir çabayla başlattığı süreci bugün Aliye Ummanel, Hatice Tezcan, İzel Seylani ve bir çok yoldaşımız coşkuyla, yüreğini avuçlarına alıp omuz omuza yürütecektir ...


 

SORU: Bu oyunu BM kontrolündeki Ara Bölge’den her iki tarafa doğru oynamak nasıl bir his uyandırıyor?
SEYLANİ:
Oyunun rejisinin en önemli kararlarından biri olan oyun lokasyonu seyirciyi oyuna dahil eden; oyuncuyla birlikte seyircinin de Godot’u beklediği bir sürece imza atıyor. Açık havada oynamanın gerçek seslerle harmanlanan soluğunda kilisenin çanı, müezzinin ezanı, spor arabaların egzoz sesleri de tıpkı günlük hayatımızda olduğu gibi oyun süresince bulunduğumuz coğrafya ile, topraklarımızın geçmişiyle, acılarımızla ama çeşitliliğimiz; renkliliğimizle de bir ilişki ve sorgulama doğuruyor. Sahnenin bir ucunda Kuzey, bir ucunda Güney, bir yanında Hendek bir yanında UN kontrolünde Ledra Palace oteli olması oyuncu olarak da beni çok etkileyen bir atmosfer. Orada nefes alıp verirken; kendimi -yaşadığım toprakların geçmişini sorguladığım, geleceğine şekil vermek için mücadele ettiğim- bir sürecin içinde buluyorum. Bir sanatçı olarak bir yandan bölünmüş adamızın dününe dair travmalarla bezenmiş, sınırlarla; dikenli tellerle örülmüş bir gerçekle yüzleşirken bir yandan da yarını barışla, dostlukla, birleşme ve adanın tüm halklarının birlikte huzurla yaşadığı bir yarın için kalbimin sabırsız kanat çırptığını ve sınırların ötesine bir kuş gibi yükseldiğini hissediyorum.

 

YORUM EKLE
banner140
SIRADAKİ HABER

banner111

banner34

banner75

banner88

banner104