Saf sevginin var ettiği özden evrene yayılan aforizmaların dansı: Ay Düşüncesi

banner37

Saf sevginin var ettiği özden evrene yayılan aforizmaların dansı: Ay Düşüncesi
banner90
banner99

Murat OBENLER
 

Tiyatro oyuncusu Aytunç Şabanlı içinden gelen, saf sevginin peşine düşer ve 1994’ten günümüze aforizmalar şeklinde kafasındakileri, gönül gözü ile hissettiklerini günlük şeklinde tutar.


Ay Düşüncesi kitabı ile de içinde onlarca hatta okuyana göre değişen şekilde yüzlerce konuya değindiği aforizmaları bizlerin de evrenine gönderiyor. Ufuk açıcı, sevgi çemberini genişleten, farkındalık ve bilinç yükseltici, ego azaltıcı, evrensel bir bakış açısı getirici özelliği olan kitapla ilgili Şabanlı ile buluşup evrende öze dönük, kısa bir tur attık...
 

SORU: Neden bir ifade biçimi olan sözcükleri aforizma olarak dizdin?
 

ŞABANLI: Kronolojik olarak sıralandığı için günlük özelliği de taşıyan bu sözcükleri 1994’den 2015’e kadar tarihsel olarak dizdim. İlk 1994’te üniversite öğrencisi iken eğlence olarak cümle gibi yazarak duvarlara asardım. Etraftan iyi tepkiler de geldi. 30-40-50 derken bunlar gittikçe çoğaldı ve bunları bir deftere alarak orada da saklamak istedim. Günlük hiç yazmadım ama o düşünce, olayın (an) bir ifadesi olarak çıkan aforizmaları da defterime yazdım. Her gün değil de atlamalı olarak yazdım aforizmaları ve bir nevi anların günlüğü ortaya çıktı. Aforizma veya özdeyiş veya motto diyebiliriz. Aslında benim kendime yazdığım bu aforizmaların başkasına da hitap edeceğini görmemle beraber bu kitap fikri doğmuş oldu.

1001 adet Aforizma 1001 adet konu demektir ve kısa yazılmış 1001 aforizma insanı bu konularda düşünmeye iter.  Jorge Luis Borges’in “Yedi Gece” adlı kitabında 1001 geceyi şöyle tanımlıyordu: 1000 gece sonsuzluktur ve +1 de sonsuzluğa eklediğin bir şeydir. Kitabı ... ile bitmesi de bunun devamını herkes getirsin anlamını içerir.


 

SORU: Bazı aforizmalarda arkadaşımın eklediği kısım gibi ifadeler var. Bu aforizmalara 2.bir göz de tanıklık mı etti?
 

ŞABANLI: 2-3 tane böylesi tabirler kullandığım olanlar var. Bir yaşantının içinden çıkmış olanlar vardır ama masa başı yazım aşamasında yalnız ben vardım. Hem ona o çağrıştırdığı şey için bir selam çakma hem de kendime de hatırlatma olsun diye o ifadeyi ekledim.
 

SORU: Bu aforizmaları Ay’ın perdeleri gibi sunmak fikri nereden gelişti? Kitabın adı ile de bağlantısı olduğunu düşünüyorum...
 

ŞABANLI: Hem ay dönenceleri hem de tiyatronun perdeleri olarak algılanabilir. Kitap fikrimiz ortaya çıktığında ismi yoktu. Shakespeare’nin Size Nasıl Geliyorsa adlı oyununda İnsanın Yedi Çağı adlı şiirinin “Her insan, nice roller oynar ömrü boyunca, yaşadığı perdeler yedi çağdır” cümlesi vardır. Şimdi söylerken bu örtüşme aklıma geldi. Türk kültüründe de “bab” denilen safhalar vardır. Bu kitaptaki her perdenin bir adının olması da çok planlanmış bir durum değildir. Burada bir planlı anlam bulma çabası değil de bir akış vardır. Alt metinde o yazılan dönemde onu seçmişim. Örneğin birinci perdenin adı “Varoluş”tur.

 

“Varoluşun içinde hiçlik var”
 

SORU: Birinin veya bir şeyin varoluşu başka bir şeyin yok oluşuna denk geliyordur belki?
 

ŞABANLI: İkisi birbiriyle çok kardeş bir şey. Birbirinden beslenen hatta birbirinin içine geçmişlik var. Varoluşun içinde Hiçlik var. Bunlar beni besleyen felsefeler olmuştur.
 

SORU: Perdelerin isimlerini nasıl adlandırdın ve perdeler arası ilişki boyutu nedir?
 

ŞABANLI: Bu sıralama (varoluş, sevgi, bilgelik, özgürlük...) bana uyuyor. Önce var olacağız ve daha sonra sevgi gelecek. Önce farkındalığımız açılacak ve sevgi girecek hayatımıza.
 

SORU: Bu kafandaki anlatmak istediğin sevgi nasıl bir sevgidir? Kaç boyutludur, katmanlıdır, frekanstan yayılır?
 

ŞABANLI: Çok fonksiyonlu, çok taraflı bir sevgiden bahsedebiliriz. En basit, en saf anlamıyla sevgiden bahsediyorum. Platon’un sevgi ile ilgili Şölen adlı kitabı vardır. Orada çok güzel sevgi sohbetleri vardır. Sevgi çok fonksiyonlu, çok ruhani  bir şey, çeşitli bir şey ama temeli basit olmasıdır. O basitliği yakalayınca sevgiyi de bulabilirsin. “Zorluğu basitliğinde” diyorum mesela. Aşkın, tutkunun, öfkenin, körleşmenin temeli sevgi değil midir?  Ben biraz da ölçüyü tutturmanın, ölçülü olmanın peşindeyim. “En güzel, en iyi” vs. gibi enlerin peşinde de olmadım. İçimden gelen, saf sevginin peşinde oldum.
 

“Sevgi, önyargısız olabildikçe saf ve basit oluyor”
 

SORU: Sevgi perdesinde susmak, denge, ritim, önyargısız yaklaşım, dürüstlük üzerine yazılmış aforizmalara rastladım. Bunlar senin anlatmaya çalıştığın sevginin gereklilikleri/ önkoşulları mı?
 

ŞABANLI: Basitliği zorluğunda demiştik ya önyargısız olabildikçe basit, saf oluyor sevgi. Önyargısız olmak bugünkü dünyamızda çok kolay olamıyor.
 

SORU: Sevgi deyince kimler, neler aklına gelir? Kim(ler) sana sevgiyi çağrıştırır? Sevin sevgi anlayışınla kimlerin örtüşüyordur?
 

ŞABANLI: Can Yücel, Edip Cansever, Cemal Süreya’ların (2.Yeni) şiir anlayışları çok basit sevgiyle bağdaşıyor. Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rıfat’ları (Garipçiler) zaten seviyoruz. Daha mütavazi oynayanlar, yazanlar benim için daha büyük oyuncu oldular. Osho’yu severim, Mevlana’nın sevgisi, Ömer Hayyam’ın saflığı benim sevdiğim kişiliklerdir.
 

“Kariyer, para, mevkiyi çok fazla arayınca özümüzden uzaklaşıyoruz”
 

SORU: Öze dönmekten bahsediyorsun. Nedir senin anlattığın, tartıştığın öz meselesi?
 

ŞABANLI: Sevgi ve basitlik gibi öz de tüm bunlarla bağlantılı bir şeydir. Bütün üst yapılarımızın, maskelerimizin altındaki şeydir. Saklamadığımız, savunmasız olan, kendiliğinden olanı söyleyebiliriz. Özümüz içimizde olandır. Çok fazla arayınca (kariyer, parasal, mevkisel, güçsel yerler) özümüzden uzaklaşıyoruz zaten. İçimizdekini hatırlamak için bir sürü şeyler yaparız, bir çok yere gideriz.
 

SORU: Sanat bu özü yansıtmakta ne kadar etkilidir?
 

ŞABANLI: Sanat binlerce açıklamayı içinde barındırır. Sanatın farklı yönleri vardır ve bu bakışlar birbirini yok etmeden birçok formda ifade ediliyor. Bu bizi hem özümüze çağırıyor, hem hatırlatıyor hem de gerçekleri gösteriyor. Hepsi aslında bir yelkenin temel direği gibi özle bağlantılıdır Biz sanatla hep kendimize uyanıyoruz.
 

SORU: Yeteri kadar kendimize uyanamıyoruz galiba bu topraklarda?

banner134
 

ŞABANLI: Benim en büyük derdim değersizliktir. İnsanlıkta, medeniyetimizde en büyük mesele kendimize değer vermememiz ve özümüzden uzaklaşmamızdır. Kendimize değer vermeyince etrafta, dünyada değerli kişiler, güçler arıyoruz. Toplumsal açıdan da tarihsel boyutta bu böyle olmuştur. İnsanlık olarak yanlış yerlere gidiyoruz.
 

SORU: Burada varoluş perdesi altındaki aforizmalar bana şöyle bir soruyu kafamda sordurttu. Eğer tüm insanlar birbirleriyle kıyaslanamayacak kadar iyiyse dünya neden bu haldedir?
 

ŞABANLI: Sevgi mi güç mü? sorusunu soruyorum sürekli olarak. Bir annenin çocuğuna bakışı büyütüşü, bir insanın arkadaşına bakışından sevgilisine yaklaşımına kadar hep bu soruyu sormak gerekir. Cevaba göre sevgide basitliği, saflığı yakalıyorsak eğer tamamdır ama eğer o güç ise saf sevgiyi bulmak zorlaşır ve daha çok tutku, sapkınlık(bazı durumlarda ve şahıslarda görülebilir) denen noktalar ortaya çıkar çünkü ego devreye girer ve özü kapattığımız mevzular sahneye çıkar. Toprağı kapatan beto yapılar gibi dünyanın özünü kapatıyoruz. Doğanın özüne de bağlarsak gerçeğimiz özümüz topraktır. Eğer insan kökünü kesip üzerine çıkmaya hatta sayısı gittikçe arta sayıda katla gökdelenler inşa ediyorsa o üst katta bir çatlak oluşmasına doğru gidiyoruz.

İç ve dış birdir ve birbiriyle bağlantılıdır. O yüzden bu kitaptaki kavramların hepsi birbirine pas atan bir topluluk gibi görülebilir.

Daha iyiye varmaya, zenginleşmeye karşı değilim ama hepimiz zenginleşelim. Zenginlik eşit ve adaletli olarak tüm dünyaya yayılsın. Ama esas mesele kökü koparmadan daha iyiye varmaktır. Kökü koparınca daha hızlı yükseliyoruz ama düşüşümüz de daha hızlı olacak.

SORU: Bilgelik perdesinde acılara yaslanak, karanlığı sevmek, kaderle yüzleşmek, kaybetmenin anlamını bilmek gibi insanların negatif anlamlar yüklediği kavramlar kullanıyorsun. Bu bilgelik meselesi bir nevi çift taraflı bakışı barındıran bir yol mudur?

 

ŞABANLI: Aslında gerçekliğin peşindeyiz. Gerçekliği bilme anlamında bir bilgelikten bahsediyorum. Sevgi de öyle. Önce bir var olalım ve gerçekten sevgiyi bularak sevelim, sevilelim. Gerçeklik diyalektiktir de (çift yönlü).Bu kitabın özü her şeyin çift yönü olmasıdır. Gerçeğin de iyi ve kötü tarafı vardır. İki tarafı da görüp sindirip iki tarafı da sevebiliyorsak o gerçek sevgidir. Bilgi çağındayız ve enformasyona ulaşmak da çok kolaylaştı ama bilgi sahibi olmak aslında bize gösterilmeyen, kapatılan, saklanan bilgileri de görüp öğrenmemizle mümkündür. Görmemizi istenen ve çoğunlukla tek yönlü bir bilgi sistemi ile beynimizi doldurduğumuzda gönül gözümüz, ruhani tarafımız kapanmış oluyor. Bilgelik hem ışığı hem gölgesini hem onların neden, nasıl var olduklarını da kapsayan daha kapsayıcı, çok yönlü bir kavramlardır.

Kök de toprağın altındadır ve karanlıktır diye bir önyargısal algı da mevcuttur. Bunun korkutucu olduğu bir şekilde öğretilmektedir. Sufizm, budizm, Japon kültürü ile düşünce sisteminde ve felsefesinde bu karanlık taraf da vardır ve bu diyalektik bakış ortaktır. Kaçtığımız şey, karanlık bir safsata değildir. Aslında karanlık diye bir şey yoktur, bizim toprak tarafımız diyebiliriz. Topraktan gelip toprağa gideceğimize göre bundan korkmamak ve yüzleşmek gerek. Sen topraktan korktukça kökünden uzaklaşıyorsun.

 

SORU: İnsan bahçesindeki toprağı bile kapatıp parke, beton, havuz vb. yapıyor. Bu kökün farkında olamamak mıdır bilinçli bir uzaklaşma mıdır?
 

ŞABANLI: Bu özellikle azgelişmiş ülkelerde daha çok görülen manzaralar. Avrupa bunun farkına vararak tekrardan keşfe girdi. Bu sözde modernleşme (bizim ülkenin de örnek aldığı betonarmeye dayalı modern(!!!) bakış) bireysel bazda geri dönüşlerle sürüyor.
 

SORU: Mimari, kent planlanması, kentsel dönüşümler, yasal düzenlemeler, emlak sektörü ve ülkeleri yönetenlerin o ülke dedikleri toprağa bakışları bağlamında modernizme nasıl bakıyorsun?
 

ŞABANLI: “Temizlik” adı altında her yere beton dökülüyor. Dünyayı asfaltlarla birbirine bağlamayı modernizm diye lanse ediyorlar. Kendi çevremde, akrabalarımda da yaprakları ve çiçekleri beton zemini pisleteceği gerekçesiyle bir ağacı kesme taleplerini görüyorum. Belki de yüzlerce yıl o doğal habitatın ciğeri olacak bir ağacı nasıl bir kafa yapısı ile kesmek ister ki insan? Bu çok üzücü bir yaklaşım.
 

SORU: Bu kitabı yazmaktaki temel amacın nedir? Bir uyanış yaratmak mı, öze dönüş mü, bir yapbozumu yaratmak mı?

ŞABANLI: Bu kitabın yazım amaçları arasında tüm bu söylediklerin vardır. Gizli itkiler bunlar olabilir ama ilk cümle düşünceyi biraz daha uyandırma, katkı yapma olabilir (fazla uyanıp dünyadan, toplumdan kopanları da dengeye getirme de olabilir). Özümüzden koptukça kendi kendimize düşünme melakimizden de kopuyoruz. Hep başkalarının düşüncesine, bize dayatılan düşünceye inanıyoruz.

SORU: Kitabın sonundaki sözcüklerin yarattığı çağrışımlarda Kıbrıs kelimesinin olmaması çok ilginç geldi. Burada yaşayan ve burada üreten biri olarak mekansız bir anlatımı mı tercih ettin?
 

ŞABANLI: Aslında İstanbul da yok. Kıbrıs’ın olmaması bilinçli bir durum değil ama felsefi açıdan, kavramsal anlamda isimlerden, yerlerden daha evrensele yönelen bir sunum olduğunu içindir.
 

SORU: 1001 Gece bölümde sanat, idealizm, ütopya ve onurlu ölmek gibi kavramlar üzerine aforizmalar var? Bunlar üzerine neler söylemek istersin?
 

ŞABANLI: Sanatın gerçek içindir. Sanat sanat içindir ve toplum için de olmalıdır zaten ama gerçek içindir de çünkü belki o zaman uçuk ütopya ve ideallerin peşinde değil de daha karanlığı da barındıran özümüze, güzel taraflarımıza, potansiyellerimize de varabiliriz.
 

SORU: Anlayış, Kavrayış ve Höşgörüyle perdesinde inançlarla ilgili de bir hoşgörü penceresinden bakış görüyorum.
 

ŞABANLI: Kendimizi vakfettiğimiz inanç da özden kopuk olmamalı. Öz meselesi temel direğimiz olması gerekir ve ister sanat, ister inanç, ister felsefe olsun özden uzaklaşmamak gerekir. Bir mutlaklığa girdiğinde eğer tüm algılarını kapatmışsan körleşme yaşarsın ve gerçeklikten koparsın.
 

SORU: Neden Ay Düşüncesi oldu kitabı adı? Kitaba ismini de veren Ay, Güneşle dünya arasında bir nevi ayna görevi de gören, yansıtan bir Ay mıdır?
 

ŞABANLI: O da var tabi ki ama ilk aklıma ayna, yansıtma gelmezdi. Daha çok dünyanın uydusu olarak Ay’ın hem dünyayla birlikte olan hareketinden hem de dünyadan ayrı olarak yaptığı kendi hareketinden yola çıktım. Dünya-Ay ilişkisinde ay hem dünyanın içinde (bağlı) hem de dışındadır (mesafesi var). Ay dünyaya hem daha dıştan, objektif göz gibi bakar hem de çekim alanındadır ve bağlıdır da. Olaylara çok taraflı bakabilmek de diyebiliriz.

Gece karanlıktır ve insanların karanlıktan korktuğu enformatik bilgisi insanlara verilmektedir. Oysa karanlık diye bir şey yoktur çünkü Ay’ın ışığı vardır ve Ay ışığı hep orda duracaktır. Kavram olarak karanlık zaten ışığın olmamasıdır ama ışık her zaman vardır.  Bunlar insanın hayal  gücü, önyargıları, inançları, sevgisizliğinin yansımalarıdır. Korkular arttıkça sevgisizlik de oluşuyor.

 

SORU: Özgürlük perdesi altındaki ritim, denge meselesi ile bitirmek isterim. Her şey dengede mi olması gerekir?
 

ŞABANLI: Hapiste olmamak mıdır özgürlük, beden hapsedilir ama ruh hapsedilemez veya zaten hiç özgür değiliz diye politik söylemler vardır. Kendi ritmimizi, ölçümüzü, dengemizi bulmak özgürlüğün ta kendisidir. Var oluşunla bulacağın denge senin özgürlüğündür. Doğanın disiplinlerini bilmek, onları fark etmek ve olgunlaşmaktır belki de insanı özgürlüğe taşıyacak olan.
 

SORU: 162 sayfalık 1001 adet aforizmaların devamı olacak gibi geldi bana.
 

ŞABANLI: Bu kitap 2015’e kadar olan aforizmaların bir birleşimi oldu. Sonrasında da yazmaya devam ettim. Kitap olur olmaz onu şu anda bilemiyorum.


 

Güncelleme Tarihi: 17 Nisan 2021, 17:52
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner111

banner34

banner75