Şöhretin zirvesindeydi, 1974 sonrası her şeyini yitirdi…

banner37

banner87
Şöhretin zirvesindeydi, 1974 sonrası her şeyini yitirdi…
banner99

Aliye ÖZENCİ

Zeki Erkut’un yeni romanı “Kral” geçtiğimiz aylarda Khora Yayınları’ndan çıktı. Lefkoşa, Mağusa ve Güzelyurt’ta düzenlenen tanıtım ve imza günlerinde okuyucuyla buluşan roman yoğun ilgi gördü.

Kitap, raflardaki yerini aldığı ilk günden, en çok satılan kitaplar listesinde ilk sırada oldu.

Khora Yayınevi'nin 69. kitabı olarak yayınlanan eserin kapak resmi ve tasarımı sanatçı Nilgün Güney’e; sayfa tasarımı da grafiker Ömer Tatlısu’ya ait.

Kitabın tanıtım bülteni ise şöyle:

“Kral… Leymosun’da şöhretin zirvesindeki bir şarkıcıyken, 1974 sonrası her şeyini yitirmiş olarak Girne’ye getirilir. O Girne’yi, Girne de onu sevememiştir. Kendini bu şehirde, gölgesi olmayan biri gibi hisseder. Leymosun’a ve anılarına olağanüstü bir sadakati vardır. ‘Anılarımızı biz kendimiz yaşatmazsak, bunu bizim için kimse yapmayacak’ diye düşünür.

Ancak ganimet kültürünün kök saldığı ve insani ilişkilerinin yozlaştığı bir ortamda, kirlenmeden ayakta kalma mücadelesi vermesi; orkestrasını kurup şöhreti ve zirveyi yeniden yakalaması kolay olmayacaktır. Üstelik güçlü ve tutkulu iki aşk arasında sıkışmışken…

‘Kral’, okuru soluk soluğa bırakacak temposu ile sürekli içine çeken, özlem ve duygu yüklü bir roman. Yazarın ‘Jans Mans Sokağı Çocukları’ romanı kadar gerçek gibi kurgulanmış ve onun kadar sürükleyici...”

Zeki Erkut, uzun süre üzerinde çalıştığı romanının yazılım sürecinden, karakterlerin oluşumundan, kurgusal bir roman olmakla birlikte ülkemizin yakın tarihine ve insanlarımızın yaşam biçimine dayandığından bahsetti. Romanın sosyo-politik arka planının 74 sonrası yaşananlar olduğunu vurgulayan Erkut, Leymosun'dan Girne'ye getirilen bir müzisyenin kişiliğinde ve yaşadıklarında bir onur mücadelesi gördüğünü söyledi.
   “Kral” kitabının temmuz ayında basılması, 45 yıl önceki 1974 Temmuz’undan sonra ülkemizde yaşananlara dayanmasından ötürü de manidar…

“Hayallerim”

SORU: Önce “Halim Çilelinin Fevkalade Serüvenleri” adlı mizah kitabınız, arkasından “Jans Mans Sokağı Çocukları” romanınız doğdu…

ERKUT: Çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği Jans Mans Sokağı’nı bir şekilde kaleme dökme hayalim hep vardı. Güzel günler, zor günler, komşuluk ilişkileri, çocuklar arası dostluklar, kavgalar… Bunları bir gün yazacağıma inanıyordum. Ancak bu hayalimi hayata geçirecek doğru zaman hiç gelmedi. Edebiyat-dışı ilgi alanları ve yoğun çalışma temposu bu hayalimin hep ötelenmesini getirdi. Aktif çalışma yaşamına son verdiğimi düşündüğümde ise çevremdeki insanların beklentisi daha fazla politik anılara ve analizlere dayalı kitaplardı. Ben bu beklentilerin aksine hareket ettim ve daha önce yayınlanmış veya radyoda tefrika edilmiş mizah öykülerimden bir seçkiyle ortaya çıktım. Beklentisi farklı olanlarda hayal kırıklığı yarattığı kesin ancak kitapseverler, kendilerinden biri olan öykülerin baş karakteri Halim Çileli’yi sevdi. Onun öykülerini sevdi, onun öykülerinin geçtiği zor yılları yeniden yaşar gibi oldu. Ancak mizah tadında ve formatında. Bu bana, hayalini kurduğum ilk romanıma sağlam bir dayanak oluşturdu. Kendime olan güvenimi artırdı.

SORU: İkinci romanınız olan Kral’ı kaleme alma fikri ne zaman ve nasıl ortaya çıktı? Bu çalışma sürecinden bahseder misiniz?

ERKUT: İlk romanım öyle bir roman olmalı ki bugünün insanı bir zaman tünelinden geçip 50’li yılların yaşamını, kişileri ve olayları yaşar gibi olsun dedim kendi kendime. Uzun ve zor bir çalışma oldu. Tümüyle kurgusal ancak belgesel tadında bir Kıbrıs romanı oldu. Okur büyük ilgi gösterdi. Bilinmeyenleri öğrendi, yaşamadığı zamanı yaşar gibi oldu. Kimi zaman anılarına daldı, kimi zaman gözlerinden boşalan yaşlara teslim oldu.

“Jans Mans Sokağı Çocukları” bence üzerinde daha da konuşulmayı hak eden bir roman oldu. Bu roman okurlarda yeni bir beklenti yarattı, daha büyük bir beklenti! Artık durmak yoktu, yeniden iş yaşamına dönmem ve yaşadığım mesleki yoğunluk bile beni bu beklentilere karşılık vermekten alıkoyamadı. Orijinal bir konu, yeniden ilgi uyandıracak bir konu düşünmeye başladım. İşin en zor kısmı bu oluyor genellikle. Sağlam bir kurgu ve iyi şekillendirilmiş, sağlam karakterler. Bu romanda sadece Kral’ı değil, yan karakterlere de önemli bir işlev kazandırdım. Yer ve zaman konusunda fazla zorlanmadım. Çünkü Kıbrıs’ta yaşanan trajediler bunun için acılı ama zengin bir kaynak oluşturuyor. Sonunda Kral’ı kurguladım ve yazdım.

SORU: Kral ismini vermenizde özel bir neden var mı? Okuyucu romanınızda nasıl bir hikaye ile buluşuyor?

ERKUT: Kral, Leymosu’ndan bir karakter, hayali bir karakter elbette. Müzisyen. Okulun orkestrasında şarkı söylüyor, atletizmde başarılı, futbol oynuyor ve plaj güzellik yarışmasının kralı seçiliyor. Herkes için o bir Kral’dı! İsmi bir tarafa bırakıldı ve en yakınları dahi ona Kral diye hitap etmeye başladı. 1974 öncesi müziğin ve şöhretin zirvesine ulaştığında Kral sıfatını çoktan hak etmişti. O, herkes için Kral’dı. Herkesin kralıydı. Romanımın ana karakterinin hatta romanımın adının bu olması en doğrusu olacak diye düşünmüştüm. Romanım, Kral’ın öyküsü olmalıydı!

Ancak 1974 olayları, pek çok insanımız gibi Kral’ı Leymosu’ndan kopartır. Bunu istemiyordu çünkü. Komutan olan abisinin zoruyla göç kafilesine katılır. Her şeyini yitirmiş olarak. Anılarını, müziği ve şöhreti! Getirildiği Girne’de her şeye yeniden başlaması ve zirveyi yakalaması gerekiyordu. Çünkü kaderinde müzik ve şöhret vardı. Orkestrasını kurmak, kendini kanıtlamak, şöhret ve müzik uğruna terk ettiği sevgilisine kendini affettirmek istiyordu…

“Her adım da her anda Leymosun!”

Leymosun’a olan aşırı bağlılığı Girne’yi sevmesine engeldi. Her adımda, yaşadığı her anda Leymosun aklına düşüyordu. O Girne’yi sevmedi, Girne de onu. Şöyle düşünüyordu Kral: İnsan, istemediği bir yerde yaşamaya mahkum ediliyorsa, bunu kolay kolay içine sindirebilir mi?

Bu yetmezmiş gibi Kral’ın üstesinden gelmek zorunda olduğu başka bir kadın daha vardı. Ona delicesine aşık bir kadın! Kral, iki aşk arasında, zirveyi yakalamak için çaba gösterir. Ancak yeni kurulmaya çalışan düzen, ganimet kültürüyle kirletilmişti. Abisinin telkin ve baskılarına rağmen kendini düzenin çarkları arasına atmayı onuruna yediremiyordu. Kendini, güvendiği sıradan insanların da yardımıyla bir serüvene sürükler. Roman bu serüvenle devam ediyor ve bitiyor.

Bu noktada şunu belirtmek istiyorum; Kral romanı, sadece bir müzisyenin hayatı, yeniden var olma mücadelesi ya da aşkları olarak algılanmamalı. Evet, bu romanda bunlar var, nefret de var hasret de. Gerçekte her duygu var. Ama bu romanda, daha fazla, okurların kendi hayatına ait bir şeyler var. Çünkü ben, bizim hayatımızı yazdım. Herkesin kendini bir satırda, bir duyguda, bir kavgada, bir haksızlıkta bulabileceği bir roman!

“Yazarken anılarım canlandı”

SORU: Savaş yıllarını gören ve göç duygusunu yaşayan biri olarak, bu romanı yazarken neler hissettiniz?

ERKUT: Savaşların mağdurları, en başta emekçiler ve sıradan insanlar oluyor. En büyük maddi ve manevi kayıpları olan onlardır. Her şeye yeniden başlamak, yitirdiklerini yerine koymak ve ruh hallerini eskisi gibi olmasa da bir istikrara kavuşturmak onların omuzlarına yüklenmiş ağır bir görevdir.

Haksızlığa onlar uğruyor. İşsiz kalan, boğaz tokluğuna çalıştırılan onlardır. Bürokrasinin kapılarında bekletilenler yine onlardır. Savaştan ya da en küçük etnik bir çatışmadan zarar görmüş, yitirdiklerini yerine koyamamış bir zengin var mı? Tam tersine fazlasıyla almış-çalmış-gasp etmiş, eski zenginliğine yeni zenginlikler katmış örnekler biliyoruz.

Bunları yaşamış bir olarak romanımda yer vermemem ya da romanımı kurgularken bunları yok saymam mümkün değildi. Göç etmenin, sinema salonunun sandalyelerine bir hafta oturmanın ve uyumanın daha sonra tek bir odada 6 kardeş, anne ve baba olarak bir yıldan fazla barınmanın insan ruhunda yaratabileceği travmayı düşünebiliyor musunuz?  Romanımı yazarken bunlar hep bilinçaltımdan birer ikişer yüzeye çıktı.

Anılarım canlandı, kimi zaman duygulandım, gözlerim buğulandı. İnkar etsek de, farkına varmasak da savaşların yarattığı travmalar ömür boyu insanın yakasını bırakmıyor. Gün olur, gizlendiği derinliklerden çıkar, kendini gösterir. Kimse evinden, yurdundan, anılarından kopmak istemez. Savaş ve çatışmalardan çıkar sağlamayı düşünenler ise ancak aptallar ve insanlıktan nasibini almayanlardır.

“Bir kimliğe bürünmek”

SORU: Kral’ın hayatı inişli çıkışlı… Yok olmak korkusu ile var olabilme telaşı yaşıyor… Sizce Kıbrıslı Türkler içinde aynı benzetmeyi yapabilir miyiz?

ERKUT: Hiç kuşkusuz böyle bir benzetme yapmak yanlış olmaz. Hatta pek çok benzerlikler olduğunu da söyleyebiliriz. Hayatımız gerçekten inişli çıkışlı oldu ve olmaya devam ediyor. 55’lerden günümüze kadar hayatımızı gözümüzün önüne getirdiğimizde neler görmüyoruz ki? Kral, 74 öncesi müzik ve şöhret uğruna sevdiği kızı terk etti. Türk fanatiklerle Rum fanatikler de İngilizlerin ustaca oynadığı rolle rahat duramadı. Kendi hayallerine kavuşmanın kavgasını verdi. Birlikteliği bozdu. 1960’ta Cumhuriyet kuruldu ama yine rahat duramadılar. Ayrılık yaşandı.

1974’te de öyle olmadı mı? Ne zaman bir dinginlik yaşansa birileri çıkıyor ve bunu altüst ediyor. Buna ister hayallerinin peşinden gidiyor deyiniz isterse var olma-yok olma mücadelesi, fark etmez. İnsanın doğasında hep “bir şey olmak, “bir kimliğe bürünmek”, kendini “görünür kılmak”  gibi güdüler vardır. Kral’da bu var. O kendine bir kimlik arıyor, yok olmayı durdurup kendini kanıtlamaya çalışıyor. Bu noktada Kral ile toplumumuz arasında bir benzerlik var. Toplum olarak biz de yok oluşumuzu durdurup kimliğimize sahip çıkma mücadelesi veriyoruz. Oysa bizim bir kimliğimiz var. Biz Kıbrıslıyız, Kıbrıslıtürküz. Bunu yeniden ve yeniden kanıtlamaya çalışmak ne kadar acı veriyor, anlatamam.  Kimlik arayışları,  bir kimliğe bürünme, o kimliği hak etme ve o kimliği koruma, çoğu zaman zor bir mücadeleyi gerektiriyor. Bunu yaşayarak görüyoruz. Biz Kıbrıslıtürkler olarak, yaşadığımız şu dönemde, var olan Kıbrıslı kimliğimizi korumak ve tıpkı Kral gibi yok oluşumuzu durdurma mücadelesi veriyoruz. Evet, benzerlik vardır.

Özlem ve hasret

SORU: Roman’da özlem ve hasreti vurguluyorsunuz. Karakterler, en güzel maddi manevi kazanımları 74 öncesinde yaşıyor. Göç sonrasında ise bu güzellikleri her fırsatta dile getirmek bu karakterler için bir vefa borcu. Romanı yazarken geçmişe bir vefa borcunuz olduğunu düşündünüz mü?

ERKUT: Doğrusu bunu hiç düşünmedim. Yani vefa borcu ödemek bağlamında.  Daha doğrusu ben de özlem ve hasret yaşadım, 1963’te yitirdiklerim için. Romanımda ve Nilgün Güney’in çizdiği kitap kapağında bir kavanoz figürü var. Kadir Kaptanın “hasret kavanozu!”. Ona bakarak Leymosun hasretini gidermeye çalışıyor. Ben de on yıllarca cüzdanımda 12 yaşında terk etmek zorunda kaldığım yepyeni bisikletimin anahtarını taşıdım. Ona bakarak içimde bir hasret yaşattım.

O anahtar benimle onlarca ülke ve şehir dolaştı. Hala evde bir çivide asılı duruyor, her gün gözümün önünde. O anahtarla aramızda güçlü bir bağ var. 1963 öncesi kendi koçanlı-yeni evimizde sade, özentisiz iyi bir yaşantımız vardı. Elbette o günlerdeki yaşantımıza özlem duymaktayım.

Göç olmasaydı, evimizi terk etmeseydik, yeni bisikletim hep benimle olsaydı,  her şeye yeniden başlamak zorunda kalmasaydık daha iyi olmaz mıydı? Romanda bu hasret benzer duygularla karşımıza çıkıyor. Ama o koşulların zor günleri geride kaldı. Bir şekilde hayatımız düzene koyduk, hayatımızda güzel şeyler oldu, bireysel olarak dahi olsa mutluluğu yakaladık. Şimdi bunlara bakıp 1963 yılına yönelik olarak nasıl bir vefa borcum olabilir diye düşünüyorum. Tam tersine 1963 benden, bizden çok şeyler aldı. Çoğu insan için 1955-58 ve 1974 de öyle. Telafi edemeyeceğimiz şeylerdi bunlar. Kayıplar, şehitler oldu. Yuvalar dağıldı, çocuklar yetim, anneler, eşler gözü yaşlı hayata tutunmağa çalıştı. 1955-58 ve 1963 benden çocukluğumu çaldı.

Böyle bir borç yükü altında olmamam gerekir diye düşünüyorum. O eski günlerimize hasret hiç değişmedi ama vefa borcu? Belki de ödüyoruz ama farkında değiliz. Bilemiyorum…

“Tarihe not düşülecek gerçekler”

SORU: Savaş yılları geride kaldı… Yeni bir nesil hızla yetişmekte, romanınızı yazarken bunu da göz önünde bulundurdunuz mı? Eğer bulundurduysanız nelere dikkat ettiniz?

ERKUT: Savaş, toplumlararası çatışma, göç, yaşananlar… Bunlar geride kalmış görünüyor. Etkileri ve izleri devam ediyor olsa da… Ancak o yıllar için söylenecek ya da yazılacak pek çok şey var.  Doğru, gerçek, yalın, abartısız şeyler… Olaylar, olgular, kişiler, kişilerin oynadığı roller, gizli planlar, bunların bir birleriyle bağlantıları… Çok şey var yazılacak. Takdir edersiniz ki bu bir kurgu roman, bir yazarın hayal ürünü. Bir romandan böyle bir görev üstlenmesi beklenmemeli. Yeni bir nesil yetişiyor, evet, bu nesil geçmişi araştırmalı şimdi veriler daha fazla.

Bunları bir süzgeçten geçirip değerlendirsinler. Ama resmi tarih ile resmi söylemlere kulak tıkayarak yapsınlar diyorum. Yine de romanımda, yaşadıklarımın da etkisiyle bazı düşüncelerimi roman karakterlerine söyletmedim değil. Örneğin hep tartışılan bir konuda Kral, şöyle söylüyor:

Doğrusu abi, Leymosun’da ben kendimi esir, köle, mağdur, ikinci sınıf vatandaş gibi hissetmiyordum. Burada ise özgür hissetmiyorum”

Oysa resmi söylem, “eskiden esir gibiydik, şimdi özgürüz” şeklindedir. Bu ve benzeri ifadeler tarihe not düşülecek gerçeklerdir diye düşünüyorum.  Ya da, “canını kurtarıp güvenli enklavlara” getirilen insanlar arasında daha ilk günlerden geriye evlerine dönme arzusu içinde olanlar yok muydu? Ev veya dükkan hakkı olup da hiçbir şey alamayan göçmenler ya da haksız yere mal-mülk edinip haksız zenginleşenler? Resmi söylemlere bakılırsa “herkes hakkını aldı, herkes en iyi şekilde rehabilite edildi, herkes mutlu, herkes can güvenliği içinde yaşıyor” şeklindedir.  Bunlar araştırılmalı. Ben sadece yaşadıklarımdan ve hissettiklerimden bazı unsurları romanımda kullanabildim. Romanım bu kadarına elverdi. Oysa geçmişten günümüzde kadar geçen süreçte yaşananlar daha geniş bir araştırmanın ürününe dönüştürülmeli, yazılmalı. Yeni nesiller bunu yapmalı diye düşünüyorum.

Gerçek ve kurgu

SORU: Romanda vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

ERKUT: Kral’da doğrudan bir mesaj verme niyet ve hedefim olmadı. Öyle kurgulamamıştım. Daha geniş bir perspektiften kimi olaylara kısaca değindim.  Elbette, edebiyatla(roman)  tarihi aktarmak her zaman mümkündür. Tarihten bir “kahraman” ya da “olay” alır ve bundan hareketle bir roman kurgularsınız.  Burada yazarın dünya görüşü ile konuya bakış açısı önemlidir. Başkarakterini isterse “kahraman” yapar, isterse “katil”. Bir başkası “tarihi roman” adı altında tam tersini de yazabilir. Tarihin çoğu zaman her görüşe göre şekil değiştirmek gibi bir özelliği vardır.  “Jans Mans Sokağı Çocukları” romanımda tarih, mekan ve isimler kullanarak bir aktarımda bulunmuştum. Evet, buna zaman zaman başvurdum, buna da “belgesel tadında bir roman” demeyi tercih ettim. Yani gerçekle kurguyu bir şekilde birlikte kullandım. Bazen kurgu, bazen gerçek olayları, tarih ve yer belirterek bir aktarma yapmıştım ama bunlar “mesaj” vermek için değil, tarihe bir not düşmek içindi. Gerek “Jans Mans Sokağı Çocukları” gerekse “Kral”,  “tarihi” birer roman niteliğinde değildir. Ama roman içinde “tarih” yok mu? vardır.

Her iki romanımda da, sıkı bir roman okuyucusunun yazabileceği en iyi romanı yazmaya çalıştım.

Çok emek harcadım. Kelimelerle-satırlarla çok fazla oynadım. Daha mükemmel, daha anlaşılır, okuru sıkmayan, okurken her türlü duyguyu yaşatabilen, en önemlisi şu acılı adamızın belli bir zaman kesitinde neler olduğunu anlatmaya çalıştım.

Ben yazarken çok keyif aldım, okurlarımın da keyif almasını dilerim. Ve son olarak; bu emek ürününde Khora Kitabevi’nin, kapağa hayat veren Nilgün Güney’in, editörlüğümü yapan Nazen Şansal’ın ve sayfa düzenlemelerini yapan Ömer Tatlısu’nun büyük emekleri vardır. Hepsine çok teşekkür ediyorum.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Aziz  Yalçın.
Mehmet Aziz Yalçın. - 3 hafta Önce

Eline kalemine sağlık .

SIRADAKİ HABER

banner96