banner6

Tezcan: Hayat felsefem 'Konuşma-Yap'

banner37

Ülkemizin başarılı tiyatro sanatçılarından Hatice Tezcan ile tiyatrodan, sinemaya, sanattan, yaşama uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik. ​Çocuk yaşlarda tiyatro sahnesi ile buluşan Tezcan, “oyun oynamayı meslek haline getirmek hedefimdi, bunu başardığım için kendimi çok şanslı hissediyorum” dedi.

Tezcan: Hayat felsefem 'Konuşma-Yap'
banner150 banner151 banner143

Röportaj: Serkan SOYALAN, Fotoğraflar: Devrim EYYUBİ ​

Ülkemizin başarılı tiyatro sanatçılarından Hatice Tezcan ile tiyatrodan, sinemaya, sanattan, yaşama uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik. ​Çocuk yaşlarda tiyatro sahnesi ile buluşan Tezcan, “oyun oynamayı meslek haline getirmek hedefimdi, bunu başardığım için kendimi çok şanslı hissediyorum” dedi.

“Oyundan hiç vazgeçmemek, insanı diri tutuyor”

Tiyatro sahnelerinde onlarca oyunla izleyici ile buluştunuz. Peki bu sahne yolculuğu nasıl başladı?

Oyun oynamak vazgeçemediğim bir şeydi ve bunu meslek haline getirmek en büyük hedefimdi. Ben ne istediğime çok erken karar vermiştim. Bu benim için büyük bir şanstı, hatta nazar boncuklu bir şanstı diyebilirim. Yetişkin olup da oyun oynamak, oyunla ifade etmeye çalışmak, oyunla buluşmak inanılmaz bir duygu. Çoğumuz ne yazık ki istemediğimiz işleri yapmak zorunda kalıyoruz. Oyun ise her zaman aklımızda olan, istediğimiz, sürekli bastırdığımız bir duygu. İnsanlar da hayvanlar da oyun oynamaktan hiçbir zaman vazgeçemiyor. Hayata böyle adapte oluyor. Böyle başa çıkmayı öğreniyor. Örneğin, yaşımız kaç olursa olsun, bilgisayar ortamlarında oynadığımız oyunlar, maçlar, telefonlarımıza indirdiğimiz oyunlarla ya da çocuklarımızla oynuyoruz. Bunlar oyun kavramının bir parçası. Oyundan hiç vazgeçmemek, insanı çok diri tutan bir şey. ​

Sahne ile ilk buluşma ne zaman oldu?

On yaşında, ilk defa 1990’da “Bencil Dev” isimli oyunla ilk sahne deneyimimi yaşadım. Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’ndaydık ve orada dedim ki ‘bu benim mesleğim olacak’.Semra Yalçın (Bayhanlı), benim ilk oynadığım oyunun yönetmeniydi. Onun karneme yazdığı ve güzel düşüncelerini belirten o cümle benim için kılavuz oldu. O kadar emindim kendimden, orada çizildi benim oyuncu olacağım. Hatırlayacaksınız, birçoğumuzun evinde “Kim Kimdir? Büyüyünce Ne Olacağım?” isimli ansiklopediler vardı. İki meslek işaretlemiştim 80'li yıllarda. Biri aktrist, diğeri de rejisör. Buna rağmen ben çok çekingen bir çocuktum, Belki de 1994 yılında LBT gençlik tiyatrosuna katıldığım zaman ismimi birkaç kez söylemek zorunda kalmıştım heyecandan sesim kısıldığı için. Tiyatro aracılığıyla sesimi yükseltebildim. Kendi içimde bir sürü başka ben buldum. Annem oyuncu olmamı istememişti. Kendince sebepleri vardı belki. Ama kim gerçekten isteyen birinin önünde durabilir ki? Şimdi üzerinden yıllar geçti, hâlâ annem ile o günleri konuşup gülüyoruz. Bir oyunun finalinde gözlerini dolu dolu görünce "Keşke öğretmen olsaydım anne" diyorum şakayla karışık. O da "iyi ki seni sahnede görüyorum" diyor. Tiyatro, içerisinde birçok şeyi barındırıyor, ruhu sürekli zenginleştiriyor ve geliştiriyor, bunun bilincindeydim. Bu yüzden oyunculuğu kazanmasaydım, sanırım üniversitede okumayacaktım. Öğrenci yerleştirme sınavına bir üniversite kazanmamak için girmedim. 1997 yılında Yaşar Ersoy'un titiz yol göstericiliği ile henüz lisedeyken, okulda dersler devam ederken, ben yetenek sınavına katılmak üzere Ankara’ya Bilkent Üniversitesi’ne gittim. Burada okul müdürümüz Emine Beton’a da çok teşekkür etmeliyim ki, diploma almadan yetenek sınavına katılmam için bana izin vermişti. 1994’ün Ekim ayında Lefkoşa Belediye Tiyatrosu kapısından bir genç kız olarak girmiştim aynı kapıdan 2003 yılında profesyonel oyuncu olarak girdim. O tarihten bugüne de bu yolculuğum devam ediyor. Bu süre içerisinde çok kaliteli ve değerli oyuncularla çalışma şansını yakaladım. Müthiş oyunlarda oynadım. Çocuk oyunları yönettim. Oyunculuk, yönetmenlik, asistanlık, boyacılık, makyaj yaptım.

“Seyirci yoksa, tiyatro da yoktur”

Ülkemizde son dönemlerde sayıları artan tiyatro ekiplerinin çalışmalarını nasıl yorumlayabiliriz?

Ödenekli kurumların yanı sıra amatör ekiplerinin olması, özel tiyatroların olması, insanların tiyatroya sarılması beni çok mutlu ediyor. Unutmayalım ki, tiyatronun sarıp sarmaladığı insanlar, güzel insanlardır. Tiyatro, meşakkatli, özveri ve büyük fedakarlık gerektiren bir iştir. Belki yaraları tedavi etmez ama ağrı kesicidir. Her şeysiz tiyatro olur. Ama seyirci yoksa, tiyatro da yoktur. Binlerce yıldır o tiyatro kanlı, canlı oradadır. Olmaya devam edecektir. Teknolojiye rağmen, içinde bulunduğumuz kaosa rağmen. Biletimizi alacağız, koltuklarımıza oturup, sahnelenen oyunu izleyeceğiz ve izlediğimiz oyun üzerine de eleştirilerimizi yapacağız. Oyunlarla buluşmamız gerekiyor. Tiyatro ışığını seyircisi ile buluyor.

Biraz sinemadan da konuşalım. ‘Anahtar’ın hem sizin açınızdan, hem de ülkemiz açısından çok büyük bir önemi olduğunu söyleyebiliriz.

Evet, sizin de belirttiğiniz gibi, ‘Anahtar’ ülkemiz için çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü, ilk 35 mm.’lik sinema filmimizdir. Benim için bu yolculuk Cemal Yıldırım’ın bir telefonuyla başladı ve ona güvendiğim için, ikiletmeden kabul ettim. Bu filmde maddi, manevi çok emek harcandı. Aynı tutkunun çevresinde toplanmış bir sürü güzel insan, hiçbir maddi beklenti olmaksızın elini taşın altına koymuştu. Filmin neredeyse yarı zamanlı çekildiğini söyleyebilirim. Herkes kendi çalıştığı işlerinden fırsat buldukça çekimleri yaptık. O yüzden hepimizin hayatında çok önemli bir yer edindi. Filmin 48. Antalya Portakal Festivali’nde gösterilmesi bizim için büyük bir gurur olmuştu. Tabii ki yarışmak isterdik fakat siyasi sebepler buna engel oldu. Ben ilk kez o festivalde gerçek sinema dünyasıyla yüzyüze geldim. Ve son derece gergindim. Filmin montajlı halini ilk kez orada izledim. Sinema tiyatro gibi değil, yaptığınız bir hatayı düzeltme şansınız yok ve çok önemli bir festivalde izleniyorsunuz. Bir taraftan da bunun gerginliği. Ancak filmin bitmesiyle o salonun ayakta alkışlaması vardı ya, o heyecan ve gurur her şeye değer. O anın yaşattığı hissi hiç bir maddiyat ödeyemez. O benim için dönüm noktasıydı. Sinemanın ülkemizde ciddi bir sektör olması gerektiği, içime Anahtar filmiyle düştü. O filmden sonra da kendi kendime söz verdim, artık hiçbir filmde ücret almadan yer almam. Sadece kendim için değil sinemaya her alanda emek veren herkes için aynı şeyi düşünüyorum. Sinemanın bir sektör olduğunu kavramamız gerekiyor. Amatör ruha inanıyorum fakat profesyonelleşme gereklidir. Sinema, pahalı bir sanattır. Yapımcı da, yönetmen de, izleyici de en iyisini beklemektedir, Sinema emekçilerinin bu işten evlerine ekmek götüreceği günleri dört gözle bekliyorum.

“Sinema, özgürce uçup gidiyor”

Yurt dışında onlarca ödül alan ‘Olağan Denemeler’ için ne söyleyebiliriz?

‘Olağan Denemeler’ 26 ülkede, 36 festivalde, birincilikler alan, Amerika’dan Japonya’ya, Avrupa’ya bu başarısını taşıyan bir çalışma oldu. Sinemanın beni en çok etkileyen ve büyüleyen tarafı da, hiç bitmemesi, sürekliliğinin olması. Özgürce uçup gidiyor. Amerika’ya gidiyor, oradan ödül alıp dönüyor. Tokyo'da en iyilerle Oscar elemelerine katılıyor. Bu müthiş bir şey. ‘Olağan Denemeler’in eş yönetmenleri arkadaşlarım Vasvi Çiftçioğlu ve Doğuş Özokutan Çiftçioğlu benim uzun yol arkadaşlarımdır. Onların azmi ve inançları, bize müthiş bir enerji olarak yansıdı. Bu azim ve inanç, birçok insana örnek olmalıdır. ​itiraf etmek gerekirse bu projeye başlarken, sonunun buraya uzanacağını hiç tahmin etmemiştim, düşünmemiştim. Beklenti içinde olmamak da beni heyecanlandırıyor. Kimbilir belki de bir sinema oyuncusu olarak bunu vizyonsuzluğuma da bağlayabiliriz.

Ülkemizde sanata ve sanatçıya verilen önemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle sanatçının tanımını yapmamız gerekiyor. Sanatçı kimdir, kime denir? Bana göre sanatçı kendi toplumuyla yürüyendir. Kendi coğrafyasından beslenen, yaşadığı toplumu iyice koklayandır. Kendi fanusunun içine kapanana sanatçı denir mi, bilemem? İnsan en çok kendine benzeyeni görmekten mutlu olur. Gerçek sanatçı, toplumu peşinden sürükleyendir, ruha kanat takandır, ölümsüzdür. Devletin sanat politikası ile ilgili söyleyecek bir şeyim yok. Ne denir ki? Durum ortada. Sadece sanatın üzerine gölge etmesinler, başka bir şey istemem. Bir şey yapmayı beceremiyorlar, iyisi mi karışmasınlar sanat işlerine.

“Oğlumla her gece Nâzım okuyoruz”

Bu söyleşimizde Tayla’yı konuşmamak da olmazdı. Oğlunuz Tayla, neler kattı hayatınıza?

O doğduğunda, benim içimde sevgi bağlamında hiç bilmediğim bir kapı açıldı ve beni sarıp, sarmaladı. Oğlum resim yapıyor mesela şiir yazıyor.Ben ilk defa Nâzım’dan ‘Yaşamaya Dair’ i okuduğumda 8 yaşındaydım, şimdi biz de her gece Nâzım’ı okuyarak uyuyoruz. Yeni nesil başka türlü. Onlar uçuyor. İlk kez bir nesil kendinden küçüklerden bir şeyler öğreniyor. Bu çocukluk dönemi çok önemli, büyüdüğünde geriye bakınca mutlu bir çocukluk hatırlamasını istiyorum. Bütün derdim bu. Kendi hayatıma dönüp baktığımda, bugünkü mesleğimin ve yaptıklarımın, yaşadıklarımın çocukluğumda atılan tohumlar olduğunu düşünüyorum.

Okuyucularımıza son olarak neler söylemek istersiniz?

Bir insanın kendini anlatması çok zor. O yüzden büyük laflara değil, büyük icraatlara inanıyorum. Yani, ahkâm kesmekten hoşlanmam, ahkâm kesenleri de dinlemem. Bize oyunculuk fakültesinde öğretilen en önemli şeyi, hayat felsefesi olarak benimsedim, ‘Konuşma-Yap’. Sevgili Serkan bu sayfalarınızda bana da yer ayırdığınız için, bu güzel sohbet için sizlere teşekkür ediyorum.

Güncelleme Tarihi: 27 Şubat 2017, 10:12
YORUM EKLE
banner140
SIRADAKİ HABER

banner111

banner34

banner75

banner88

banner110