Kurallar ve Yasalar Herkesi Bağlar!

Bilmem farkında mısınız? Benim de dahil olduğum bir grup insan büyük komplo hazırlıkları içindeyiz. Çok yakında bir Türk – Yunan Savaşı çıkaracak kadar tehlikeliyiz.

Çünkü çok karanlık bağlantılarımız ve bazı kişilere derin düşmanlıklarımız var. Bildenberg’ten, dünyayı yönettiği söylenen üç beş meşhur aileye ve elbette masonik derin yapılara dek uzanan bir ilişki ağının içerisinde hareket ediyoruz.

Amacımız mı ne? En başta bu ülkeye zarar vermek. Niye, diye sormayın. Öyle işte. Elimizde değil, içinden çıktığımız topluma kötülük yapmayı meslek edindik kendimize.

Şimdi bu cümleleri okuduğunuzda şöyle düşünmüş olmalısınız: Bir insan ciddi ciddi böyle şeyler söylemez. Başka bir sebep var ortada. Komplo teorileriyle dünyayı açıklamaya yatkın bir halet-i ruhiyeye sahip olsanız bile ortada bir kinaye olduğunu kavrarsınız. Akıl bunu emreder çünkü.

Daha doğrusu; akılcı analitik düşünme tarzı bunu gerektirir. Analitik düşünce; karşılaşılan bir sorun, tutum ya da söz karşısında; “neden böyle?”, “neden şimdi?” gibi basit görünen soruları sorup hadisenin kaynağına inmeyi gerektirir. Basit ama esasen basit olduğu için zordur böyle düşünmek. Hele günümüzde bizim ülkemizde en nadir görülen bir özellik olabilir.

İzinsiz program açmayı yasa kurala bağlamıştır…

Hafife almayın bu söylediklerimi. Bugün içinde yaşadığımız toplumun en kritik ve ölümcül sorunlarından biri bu. Ortaya bir sorun, yazılı kuraldan bir sapma çıktığında konunun muhatapları o konuyu tüm çıplaklığıyla, yalın bir şekilde, analitik yöntemle tartışmaktan ya imtina ediyorlar ya da daha fenası öyle bir melekeye sahip olmadıklarını gösteriyorlar.

Üstelik bu akademik bir kurumda yaşanıyor. Yani durum hayli vahim.

Bugünlerde yüksek öğrenim alanında tartışılan bir sorunumuz var. İzinsiz olarak, yani bu ülkenin yazılı yasalarına aykırı bir biçimde bir program açılmış, öğrenci kaydı yapılmış.

Böyle bir durumla karşılaşıldığında uygar dünyada sorulacak ilk soru şu olmalıdır: Böyle bir şey yapılmış mı ve eğer yapıldıysa bu yapılan yasalara uygun mu, yoksa aykırı mı? Bu soruyu sorup konuyu incelemekle mükellef olan kurum incelemesini yapıp cevabı vermiş: “Evet, bu yapılmış ve bu yapılan yasalara aykırı”

Peki sonrasında konu nereye varmış? Bunu tespit eden kurum yerden yere vurulmuş, topun ağzına koyulmuş ve o kurumu oluşturanların tamamı da neredeyse “çarmıha gerilmeye” çalışılmış.

Bu kurum 2005 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın büyük bir hevesle ortaya çıkardığı YÖDAK’tır.

Bugün YÖDAK’ı karşısına alan öyle bir üniversite var ki; programları ve öğretim üyeleriyle ortalamanın çok üstünde faaliyetini sürdüren ve başvuruları her zaman gönül rahatlığıyla hızla değerlendirilen ve eksikliklerini tamamladığı anda da başvuruları sonuçlandırılan bir kurum bu.

Konuyu takip edenler anlamışlardır, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden bahsediyorum. Bu üniversitenin yetkili ağızları bugün YÖDAK aynı yazının girişinde naklettiğim anlayışla yaklaşıyor, alenen akla mantığa sığmayacak suçlama ve karalamalar yöneltiyorlar.

İşi “12 Eylül Cuntasının ürünü YÖDAK”a kadar vardırabilenler bile oldu hatta…

YÖDAK’a neden tepki gösteriliyor?

O halde onların yapmadıklarını biz yapalım şimdi ve konuyu basitleştirerek soruları soralım. Bütün bu suçlamalara ve karalamalara neden ihtiyaç duyuluyor? Yasal izinler alınmadan, tamamlanmadan bir program açılmış olmasının tespiti karşısında bir savunma biçimi mi sadece?

Öyle olduğunu şahsen zannetmiyorum.

Bunun altında gizli gündem veya gündemler olabileceğini sorgulamak da o yakındığımız komplocu zihniyete girmez kanısındayım. Bugün YÖDAK halihazırda yapması gerekeni yani yasaların kendisini mükellef kıldığı görevini yaptığı için suçlanıyorsa hadise sadece akademik yanlarıyla değil siyasi yönleriyle de ele alınarak anlaşılabilir ancak.

Bilindiği gibi kurulurken YÖDAK’ın yasal statüsü gereği özerk ve bağımsız olması hedefi belirlenerek yola çıkılmış ve her gelen Eğitim Bakanı da aynı vurguyla söylem geliştirmiş olsa bile hep tam tersi yapılmıştır.

Şimdilerde yeni Bakan’ın farklı davranacağına ilişkin açıklamaları ve hükümet programında da böyle bir hedefleri olduğunu biliyoruz.

Dolayısıyla YÖDAK’ın bir üst denetim organı olarak yapması gereken işleri “gerektiği gibi yoluna uydurmak” çabasıyla her daim bolca “amalı” “fakatlı” cümle kurulmuş ve böylece kurumun yetkileri aşındırılarak tam manasıyla yetkin bir otorite olmaması için bir tür deli gömleği kendisine giydirilmiştir.

Yapılan tartışmalarda somut durumu, yasaları, kuralları konuşmak yerine klasik “ama kendi kurumlarımıza sahip çıkmalıyız” tezine sarılıyor ve bu şekilde algı oluşturmaya çalışıyoruz. Yapılan eylemin yasal olup olmadığı da tartışılmaz oluyor. Hatta herhangi bir önemi de kalmıyor, sıradanlaşıyor.

“Kendi kimliğimize, kendi kurumlarımıza sahip çıkıyoruz” söylemiyle her türlü yasal olmayan işlemi yapma hürriyetine de kendiliğinden sahip olmuş oluyoruz. Öyle ki, bilimin evrenselliğinin ve insan için bilim anlayışının hâkim olması gereken bir yerde “üç beş öğrenci daha kazanayım” gibi gündelik hesaplarla hareket ediyoruz.

Doğru dosyalarla yapılan başvuruların tamamı kuruldan geçmiştir…

Şunu açıkça söylemeyelim: Şahsi ve kurumsal olarak Prof. Dr. Necdet Osam’la YÖDAK’ın ne derdi ne de tartışması vardır. Olamaz da. Bir rektör ancak kendi kurumu içerisinde yaptığı ve yapmadığı işler üzerinden değer bulur veya bulmaz.

Kurulun hemen hemen tamamı DAÜ’nün başvurularına karşı yasalar içinde hareket etmiş ve pozitif biçimde de sonuçlandırmıştır. Osam’la kendileri DAÜ Rektör vekili iken kısa bir süre de olsa YÖDAK’ta üye olarak birlikte çalıştık.

İşi merkezinden uzaklaştıran bir şekle büründürmek, tabiri caizse bir kayıkçı kavgasına dönüştürmek yerine esas konuşmamız gerekenlere odaklanmalıyız. Artık önümüzde yasal olmayan programlara alınan uluslararası öğrencilerin durumunun çözülmesi başlığı var.

Bu konu kendi içinde mevzuatta bile düşünülüp karşılığı yazılmış bir durum değildir. Şimdi önümüzde en acil sorun budur.

En başta siyasi irade elini taşın altına koymalı ve YÖDAK ile ortak akıl çerçevesinde konuya yaklaşım belirleyip çözüm bulmalıdır. Bundan gerisi lafı güzaftır. Bu tartışmanın içinde tüm bedeniyle bulunan aktörlerin heyecanlarını tüm çıplaklığıyla görüyorum ve bir yere kadar nerede ortaklaştıklarını da tüm berraklığıyla anlıyorum. Ama yine de mağduriyet insana dairdir.

Bunun üzerinden siyasi emellerimizi köpürtmeyelim, çünkü zor oyunu bozar. Şüpheniz olmasın, hakikaten öyle yapar.

YORUM EKLE

banner96