Mağusa’daki mezarında ebedi uykusunu uyuyan 28 Çelebi Mehmet

Osmanlı İmparatorluğu’nun yurt dışına gönderdiği ilk daimi elçi olan 28 Çelebi Mehmet Edirne’de doğmuştur. Ancak doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Dönemin İstanbul’daki Fransız elçisi olan Marquis de Bonnac’ın söylediğine göre, Fransa’ya elçi olarak atandığında 50 yaşlarında olduğu tahmin edilmektedir. Asıl ismi Mehmet Faiz olan 28 Çelebi Mehmet’in iyi bir eğitim aldığı, Fransa Kralına takdim edilen güven mektubunda kendisinden “sarayımızda yetişen” şeklinde referans verilmesinden anlaşılmaktadır. Bazı yazarlar bu ifadeye dayanarak, 28. Çelebi Mehmet’in Enderun Mektebinde yetiştiğini ifade etmektedirler. Eğitimini takiben Yeniçeri ocağına giren ve 28. ortasına (bölüğüne) katılan Mehmet Faiz (ki ismiyle birlikte kullanılan 28 lâkabı buradan gelmektedir), mesleğinde hızla yükselmiş ve önce Çorbacı Mıhzırbaşı, daha sonra da çok önemli bir rütbe olan Yeniçeri Efendisi olmuştur. Fransa’ya elçi olarak atandığı günlerde ise, özellikle mali ve teknik konularda uzmanlaşmış bir idareci olarak Tophane Nazırı olarak görev yapmaktaydı.
   Osmanlı İmparatorluğu, XIV ve XV. Yüzyıllarda, Hıristiyan topraklarını fethetme yoluna gittikleri haller dışında, Müslüman bir devlet olduğunu ön plâna çıkarmamış ve Orta Avrupa’dan Doğu Akdeniz’e kadar, tüm Hıristiyan devletlerle olan ilişkilerini, gücünün verdiği kendine güven ve kibir sayesinde bağnazlıktan uzak, bir hoşgörü ve yumuşaklık içinde sürdürmüştür. Fatih ve Kanuni dönemleri bu politikanın en güzel örneğidir. Onca Yahudi Osmanlı’ya boşuna sığınmamıştır. Ancak Yavuz Sultan Selim’in Mısır, Suriye, Irak ve Yemen gibi geleneksel Arap- Müslüman ülkeleri fethederek Ortodoks İslam’ı Türk alemine taşımasıyla birlikte bu denge bozulmuştur. Şii İran tehlikesi ile Şeyhülislâmların gücü birleşince, ortaya sert, bağnaz ve Hıristiyanlara kaşı hoşgörüsüz bir Sünni imparatorluk çıkarmıştır. Dinci ve gerici baskı gruplarının mensupları, statülerini ve maddi çıkarlarını korumak için Hıristiyan batıda ortaya çıkan her türlü bilimsel ve teknik gelişmeden etkilenmeyi reddetmişlerdir. Osmanlı’da, ne Copernic, ne Kepler, ne Galileo, ne Machiavelli, ne More, ne Hobbes, ne Locke ve ne de aydınlanmanın diğer kişilikleri ve eserlerinin adları duyulmuştur. Hıristiyan batıdan gelen bilim ve teknolojiyi bağnazca reddeden bu anlayış sayesinde Osmanlı Hıristiyan batı dünyasından giderek uzaklaşmıştır. Tabii bu uzaklaşma, çok geçmeden savaşlarda yeni silâhlarla donatılmış yeni orduların, yeni savaş stratejilerinin ve yeni savaş taktiklerinin Osmanlının karşısına çıkmasına yol açmıştır. 1683 II. Viyana kuşatmasıyla yaşanan ilk ciddi yenilgiyle birlikte Osmanlı uyanmış ve askeri üstünlüğün, reddettikleri bilim ve teknoloji sayesinde batı dünyasına geçtiğini anlamıştır. Yenilgiler ve toprak kayıplarıyla birlikte deyim yerindeyse etekleri tutuşan Osmanlı, Avrupa ile eski günlerine dönmek için çareler aramaya başlamıştır.

 

Fransa’ya gönderilen elçi

Devir Lâle devridir ve III. Ahmet padişahtır. III. Ahmet Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’yı göreve çağırır, ve sadrazam yapar. İbrahim Paşa’nın en önemli derdi o dönemde imzalanacak olan Pasarofça anlaşmasının görüşülmesi ve mümkün olduğunca az toprak kaybedilmesiydi. İbrahim Paşa’nın görüşmeleri yürütmek için aklına gelen ilk kişi 28 Çelebi Mehmet oldu. Çelebi Mehmet yapılan bu barış görüşmeleri sırasında diplomasi yeteneğini kanıtlamıştır. İbrahim Paşa, Fransa ve İspanya’nın Habsbourg’lara yaklaştıklarını, bunun çok tehlikeli olduğunu ve bir an önce Avusturya’dan uzaklaştırılarak tekrar Osmanlı İmparatorluğu’nun yanında yer almasının sağlanmasını düşünüyordu. Padişahı ikna etti ve Fransız elçi Bonnac’la Ekim 1917 Boğaz’daki konağında yaptığı görüşmede padişahın Fransa’ya bir elçi göndermek istediğini söyledi. Paşa, bu elçinin öyle eskiden olduğu gibi çavuşlar, müteferrika veya kapıcıbaşı gibi geçici ve basit bir elçi değil, adamakıllı ve daim bir elçi olacağını söyledi. Fransa elçisi bunu “olağanüstü ve inanılmaz” buldu ve Paris’teki idarecilerini haberdar bile etmeye gerek olmadan olumlu bulduğunu açıkladı. Çünkü bu düşünce Osmanlıların resmen yenilgiyi kabul etmesiydi! Ancak onun da bir şartı vardı: Fransa o günlerde pek elçi kabul edecek durumda değildi. Ülkenin mali durumu, çocuk yaşta kralın hesapsız harcamaları nedeniyle zayıflamıştı. İdari birimler arasında yetki karmaşası vardı ve karar almak çok güçtü ve nihayet veba salgını tüm Fransa’yı kırıp geçiriyordu. Ama bütün bunlara rağmen, eğer “önceki görevlerinde kendini göstermiş, ispatlamış ve bilinen bir saygınlığı olan” bir kişi gönderilirse, hem gereken saygının gösterileceği, hem her türlü ödemesinin karşılanacağını ve hem de her türlü protokol kurallarına riayet edileceğini” İbrahim Paşaya bildirdi. Bonnak, daha önceden tanıdığı 28 Çelebi ile iyi ilişkiler içindeydi ve en iyi adayın onun olacağını Sadrazam Paşa’ya iletti, tavsiye etti.
   Alınan karar üzerine 28 Çelebi Mehmet, 7 Ekim 1720’de, yapılan gösterişli bir uğurlama töreninden sonra, 80 kişilik maiyetiyle birlikte (pipo doldurucusu bile var!) Fransızların gönderdiği bir gemiyle yola çıktı. Yanında, ileride sadrazamlığa yükselecek olan genç oğlu Mehmet Sait Efendi de vardı. İbrahim Paşa yola çıkmadan önce 28 Çelebi ile özel olarak konuşmuş ve bazı talimatlar vermişti. Amaç, iki imparatorluk arasında eski sıkı dostluğu yeniden kurmaktı. 28 Çelebi’ye teslim edilen ve kral ile naibine verilecek olan resmi belgelerdeki komplimanlar ve methiye yüklü sayfalarla onlarca hediye hep bu amaca yönelikti. Her elçinin yaptığı gibi, 28 Çelebi’ye verilen çok önemli esas görev ise, Fransız idaresinin Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili izleyeceği siyaseti öğrenerek Topkapı’ya iletmesi idi. Nihayet Sadrazam Paşa, başta ordu ile ilgili olanlar olmak üzere, her türlü bilimsel ve teknik konularla uygarlık, sanat ve eğitim alan ve araçlarını iyi gözlemleyerek incelemesini ve yine Topkapı’ya rapor etmesini de istedi. Kısacası, her şeyi çok dikkatli bir şekilde izlemek temel görevi idi.

 

İlk olumlu izlenim

28 Çelebi ve maiyetindekiler 21 Kasım da Toulon şehrinde karaya çıkarlar. Elçi Bonnac, verdiği sözde durmuş ve müthiş bir karşılama töreni organize ettirmişti. Binlerce kişi Osmanlı heyetini görmek için sokaklara dökülmüştü. Nasıl bir Osmanlı tipi hayal etmiş ve hayallerinde canlandırmışlarsa, 28 Çelebi ve yanındakileri görünce çok şaşırmışlardı. Yolda gülümseyerek, yarı bellerine kadar eğilerek halkı selamlayan bu seçkin insanlar Osmanlılar olamazlardı! 28 Çelebi ve maiyetinin yarattığı bu olumlu izlenim, başta Paris olmak üzere tüm Fransa’ya yayılmıştı. 28 Çelebi ve maiyetindekiler, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Paris’e varırlar. Halk yine sokaklarda “elinde kılıç olan palabıyıklı Osmanlıları” beklemektedir. Oysa ki karşılarında, kendilerine çok yakışmış olan özgün kıyafetleriyle halkı gülümseyerek selamlayan, mimik ve jestleriyle onların gönlünü almaya çalışan bir heyet vardır.
   Paris’te Osmanlı Elçiliğini kurarak göreve başlayan 28 Çelebi, görev yaptığı günlerde Fransız sarayı ve özellikle Kral ve naibiyle ile çok iyi ilişkiler kuran başarılı bir diplomat modeli çizer. Kendisine olağanüstü bir saygı gösterilir. İnsanlara her zaman kibar davranır. Sarayla olan ilişkilerinde protokolün en ince davranış biçimlerini sergilerken, Fransız toplumsal yapısını, hem ülkedeki bilimsel ve teknik gelişmeleri de mercek altına alır. Kralla av partilerine katılır. Şehirleri ve peyzajı inceler. Kültür ve sanattan da uzak durmaz, Kralla operaya gider, müzeleri ve şatoları gezer Gördüğü, incelediği, mercek altına alarak gördüklerini, duyduklarını, yaşadıklarını hakkında görüş oluşturduğu herşeyi günü gününe yazar, not eder. İstanbul’a dönüşünde bu yazdıklarını “ Fransa Sefaretnamesi” adı altında kaleme alarak Padişahı III. Ahmet’e sadrazam İbrahim Paşa’ya sunar. Bu sefaretname aslında yazılan ilk sefaretname değildir. Ama Osmanlı toplumsal yapısını en derinden etkileyen sefaretname bu olmuştur. Aslında bu eserle beraber, Osmanlının isteği gerçekleşmiştir: Ortodoks İslam sayesinde Batıdan uzaklaşan Osmanlı, kuruluş ve yükseliş dönmelerinde olduğu gibi tekrar batıya yaklaşmaya başlamıştır. 28 Çelebi’nin en büyük başarısı, Osmanlının yana yakıla gerçekleşmesini istediği bu yakınlaşmayı sağlamış olmasıdır. Nitekim bu yakınlaşmanın başlamasıyla birlikte ordunun kullandığı silahlardan tutun, matbaaya kadar batı teknolojisi yavaş yavaş ülkeye gelmeye başlamıştır. Kültür akıcıdır, aynı akışlar resim ve minyatürden tutun mimariye kadar Osmanlıyı etkilemiş ve ülkede bir “Frenk modası” başlamıştır! Bu yakınlaşmaya paralel olarak Batının sadece savaş izlenimlerinden oluşan Osmanlı imajının değişmeye başladığını da belirtmek gerekir.
   1730 Patrona Halil isyanı sırasında 28 Çelebi Mehmet bir gemiye bindirilerek Lefkoşa’ya sürgün edilir. Bir süre Lefkoşa’da kalan Çelebi, şehrin sıcağına dayanamayınca Mağusa’ya naklini ister ve bu isteği kabul edilir. Hayatının son iki yılını Mağusa’da geçiren 28 Çelebi, 1732 yılında vefat eder ve Mağusa sur içinde bulunan Buğday Camiinin yan avlusuna defnedilir. Yıllardır mezarının başında dua eden, bir Fatiha okuyan hiç kimseyi görmedim dersem yalan olmaz! Oysa ki, Osmanlı İmparatorluğu tarihinde çok büyük bir dönüşüme yol açmış önemli bir tarihi kişiliktir.

 

YORUM EKLE
YORUMLAR
Halil Giray
Halil Giray - 2 hafta Önce

Turhan beyciğim sizi içten kutluyorum. Az bilinen çok önemli bir konuda bizleri aydınlattınız. Çelebi Mehmet'in, Fransa'da iken çizilen yağlıboya tabloları da ilgi çekicidir, okuyucularınıza öneririm. Saygılar