Meslekle ilgili bir günah çıkarma

“Basın Günü”nde, illa ki basını, medyayı, gazetecileri mi yazmak lazım? Bilmem… Kaç kez yazdık, tekrar etmeye gerek var mı? Yazsak ne olacak ki?

“Peki neden yazdın bugün” diyeceksiniz... Doğrusunu söylemek gerekirse, bugün köşemde yazabileceğim yaklaşık 6 konu vardı elimde ama hiçbirini yazamadım, içimden gelmedi… Belki yorgun ve uykusuz olduğum içindir… Gerçi ne zaman yorgun olmadık, ne zaman tam uykumuzu aldık ki?

Uykusuzluk ve stres, insanın ömrünü kısaltıyormuş. İkisi de gazetecilerin en büyük sorunu… O yüzden gazeteciler erken ölüyor herhalde…

Bakmayın fiyakalı gibi durduğuna, gazetecilik en zor mesleklerdendir. Ne gecesi var ne gündüzü, ne bayramı ne seyranı… Aynı insanlar bugün dostunuzsa, yazdıklarınız nedeniyle yarın düşmanınız oluyor. Telefonunu kapatamazsın, bir köşeye atıp bırakamazsın… Fırsat bulur da yurt dışına çıkarsan “beni aramayın” diyemezsin. Kendine, ailene, sevdiklerine dair birçok şeyi ertelemek zorunda kalıyorsun.

Gazeteciler haber yaparken, köşe yazısı yazarken özgürlük peşindedir ya, aslında bu mesleği seçerken “özel yaşam” özgürlüğünü kaybediyorlar. Hep kendinden vermek zorundasın, ailene yeterince zaman ayıramıyorsun. Yakınların, sevdiklerin hep senden şikayet ediyor, hep onlara karşı kendini borçlu hissediyorsun.

Sevgi ve ilgi borcun arttıkça artıyor, ömrünün geri kalanında bu borcu ödeyebileceğinden şüphe ediyorsun. Sen daha çocuk seveceksin, zamanı kaçırıyorsun ya, bir bakmışsın çocuklar büyümüş, çocuklukları kalmamış, bebekken sevdiğin gibi sevmene izin vermiyorlar. Öyle sevmeye kalkıştığında yaptığın onlara çocukça geliyor, yanaşmıyorlar, yılışık buluyorlar yaptığını çünkü onlar genç olmuş. Acele etmezsen gençlikleriyle ilgili de ilgileneceğin zamanı yitirmiş oluyorsun.

Hem mesleğini kusursuz yapmak istiyorsun hem de eşine, çocuklarına, hayattaysalar annene- babana karşı sevgi ve ilgi bakımından borçlu kalıyorsun. Diyeceksiniz ki, “sevgi kaybolmaz, nasıl borçlu kalıyorsun?” diye. Sevgiyi doya doya göstermeyince anlamı yok ki… “Seni seviyorum” demek yetmiyor insanlara, bunu kanıtlamalısın. Yanlış anlamayın, pahalı hediye alarak değil, zaman ayırarak, paylaşarak gösterilir sevgi.

Mesleğini layıkıyla yapmak istersen hep sevdiklerine karşı borçlu kalırsın, hep işini onlara tercih ettiğini sanırlar. Yok öyle bir şey… İş iştir, eş eştir, çocuk da çocuk… Hepsinin yeri ve değeri farklıdır ama sen zamanının büyük kısmını işine ayırdığında o tarafta bir şeyler hep eksik kalır.

Birçok gazeteci, mesleğinde çok iyi yerlere gelse de iyi bir eş, iyi bir baba (veya kadınsa anne) olamamakla suçlanır. Ailesine zaman ayıramadığı için yaşlılık yıllarında pişman olan gazeteciler de gördüm. “Emekliye ayrıldığımda aileme zaman ayırırım” diyen ama “hiç emekli olamadan ölen”, “emekli olduktan sonra ailesine ayıracak yeterince zamana kavuşamadan hastalıklarla boğuşan” ya da “evlatları ya eğitim için başka ülkelere gittiğinden ve de bazen oralarda kaldığından, sevmek için birilerini bulamayan” gazeteciler çoktur…

Peki zengin etmeyen, birçok sorunla uğraştıran, strese sokan, sevdiklerinin zamanından çalan bu mesleği insanlar neden seçer? İşte bu meslekten olmayanların anlayamadığı, gazetecilerin de onlara anlatamadığı gizemli yan bu… Bu mesleği yapmak adeta bir hastalıktır, hatta delilik, enayilik, pek öyle sözle anlatılabilecek bir şey değil yani…

Gidişattan memnun kalmayıp, kısa yoldan mesleği bırakanlar, başka mesleklere yönelenler var… Mesleğini istismar edip kötüye kullananlar, menfaat amaçlı kalemini silaha çevirenler, kendini kullandıranlar, satılanlar… Tercih meselesi, yapacak bir şey yok… İnanın onların da işi kolay değil…

Niye anlatıyorum ki bunları? Biz gazetecilerden başka kimi ilgilendirir ki bunlar. “Basın Günü” olduğu için belki… Bir iç dökme olarak kabul edebilirsiniz yazdıklarımı ya da bir günah çıkarma…

“Pişman mısın bu mesleği seçtiğine?” diye sorabilirsiniz, pişman değilim ama içimde sevdiklerime karşı hiç bitmeyen bir suçluluk kalacak gibi…

YORUM EKLE