Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı: Siyaset stratejisi ile istihbarat çatışması

Bilindiği gibi, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanmış bulunan Mondros Sözleşmesi’nin 7. Maddesi, bağlaşık devletlere, kendi güvenliklerini tehlikeye düşürecek bir durum olursa, Osmanlı İmparatorluğu’nun herhangi bir noktasını işgal etme hakkını veriyordu. Bu hükme dayanarak Anadolu’nun büyük bir kısmını işgal eden bağlaşık devletler, özellikle İngiltere o çok bilinen ve yüceltilen meşhur “İstihbarat Servisi (Intelligence Servis)”nı tüm gücüyle çalıştırarak, başta İstanbul olmak üzere, Anadolu’nun genelinde bir bilgi ağı kuruyordu. Öyle ki, İngiliz istihbaratı, çok geçmeden Ankara’da bile Mustafa Kemal’in yakın çevresine sokulmayı başarıyor, İstanbul’da da, Vekiller Heyeti, (Bakanlar Kurulu), Erkan-ı Harbiye(Genel Kurmay Başkanlığı), hatta Büyük Millet Meclisi’nin gizli oturumlarında alınan kararlara ve Padişah ve yönetiminin aile sırlarına kadar bilgileri elde ederek İngiliz İdaresine bildiriyordu. İngiltere bu müthiş gizli bilgi ağını kurmak için özel eğitilmiş askeri istihbarata, Anadolu’nun dört bir yanında yaşayan Rum, Ermeni, Yahudi kökenli Osmanlı yetkilileri ile, Türkiye düşmanı ayrılıkçı Kürtler, Mason Locaları, çeşitli dernekler ve cemiyetler ile Mustafa Kemal’i çekemeyen, kıskanan, muhalif olan Müslüman politikacılardan, eşraftan, basın mensuplarından hatta diğer yabancı devletlerin konsolosluk ve elçiliklerinde görev yapanlardan bile yararlanıyordu.
Bandırma vapuru batırılacaktır! Söylentisi

Padişah Vahdettin ile son görüşmesini yapan ve ondan “muvaffak olunuz paşam!” dilek ve talimatını ile kendisine, kapağında Sultan Vahdettin’in isminin kazınmış olduğu bir saati hediye olarak alan Mustafa Kemal, bu görüşme sonrasında yakın arkadaşlarına ayrılık ziyaretlerini yapmaya başlar. Eski ve yeni Genel Kurmay Başkanları ile İçişleri Bakanına veda ziyaretinde bulunan Mustafa Kemal, yine eski İçişleri bakanlarından olan yandaşı Fethi Okyar’ı ziyaretinde önemli bir cümle kullanır. Ona, “Hükümet ve Saray benim hakkımda derin bir gaflet içinde bulunuyorlar. Meseleden henüz İngilizlerin de haberi yok!”.
Ancak Samsun’a hareket günü ortaya ilginç bir gelişme çıkar. İngiliz istihbaratının gerçekleri anlamamış olmanın verdiği rahatlıkla İstanbul’daki son gecesini annesinin kaldığı evde kız kardeşi ve annesiyle birlikte geçiren ve onlara veda eden Mustafa Kemal, tam Tophane’ye gideceği arabaya binerken, onu uğurlamaya gelen Bahriye Nazırı (Deniz Bakanı) ve yakın arkadaşı Rauf Bey’den bir haber alır. Rauf Bey, “Bandırma vapurunun hazır olduğunu Mustafa Kemal’e iletmiş, ancak İngilizlerin ya vapurun hareketine izin vermeyeceklerini, ya da yolda vapuru batıracakları” yolunda duyum aldıklarını ve “dikkatli olmaları gerektiğini” arkadaşına söylemişti. Aslında, Mustafa Kemal bu haberi daha önce duymuştu. Haberi getiren de yanında çalışan bir kurmay subay olan Yüzbaşı Neşet Bey’di. O da bu haberi, Vahdettin’in damadı olan İsmail Hakkı Bey’den almıştı. Zira İsmail Hakkı Bey’in de bulunduğu bir yemeğe katılan İngiliz İstihbarat şefi Yüzbaşı Benett, herkesin duyacağı kadar yüksek bir sesle, “Mustafa Kemal Paşa hiçbir zaman Samsun’a ulaşamayacak” demiş ve İsmail Hakkı Bey de duyduklarını, “İngilizler, Bandırma Vapuru’nu torpidoyla mı yoksa denizaltıyla mı vuracaklarını tartışıyorlar, ciddiler!” şeklinde Mustafa Kemal’e ulaşmasını sağladı. Mustafa Kemal bu sorunun cevabını çok düşünmüş ve Nutuk’ta da ifade ettiği gibi, arkadaşı Rauf Bey’e, “İstanbul’da kalıp tutuklanmaktansa, batıp boğulmayı yeğlerim” demek suretiyle Samsun’a gitmek üzere vapura binmeye kararlı olduğunu söylemiş ve yola çıkarak Galata Rıhtımı açıklarında bekleyen vapura binmiştir.

İngiliz İstihbarat Servisi’nin raporları
İngiliz İstihbarat Servisi, İstanbul’u işgal eder etmez, başta Mustafa Kemal ve arkadaşları olmak üzere, tüm yüksek rütbeli subaylar hakkında bilgi toplamaya başladılar ve daha işin başında Paşa ve yakın arkadaşlarının kendileri için tehlikeli olabileceklerini anladılar. Nitekim istihbarat uzmanı olan ve rütbeleri Yüzbaşı’yı geçmeyen nispeten genç subaylarca toplanan bilgiler ve yapılan değerlendirmeler sonunda yazılan ve 28 Şubat 1918 tarihinde İstanbul Askeri İstihbarat Merkezine gönderilen raporda, “Mustafa Kemal Paşa, yaveri Üsküplü Cevat Paşa, Üsküplü komutanlardan İsmail Bey, diğer komutanlardan İsmet Bey, Kâzım Karabekir, Fevzi ve Halil Paşaların çok tehlikeli oldukları ve listede isimleri olan diğer subaylarla beraber tutuklanarak İstanbul dışına çıkarılmaları önerilmiştir. Ama ilk derece istihbarat subaylarının hazırladıkları bu raporlar hep yukarı kademedeki istihbarat generallerine takılıyor ve genellikle sadece hafızalarda kalan metinler haline dönüşüyorlardı. Bunun, İngilizlerin Anadolu’yu işgal planı içinde gizlenmiş olan birbirine bağlı üç nedeni vardı: Tahtından başka bir şey düşünmeyen Vahdettin’i tek güvencesi İngilizlerdi. Dedesi Abdülmecit’ten bu yana “İngiliz severliği” ile övünüyor ve “bir Allah’a, bir de İngilizlere inanır ve güvenirim” diyordu. Osmanlının belli bir süre İngilizler tarafından yönetilmesini bile önermemiş miydi? Sonunda da bir İngiliz gemisiyle ülkeden kaçmıştı zaten! Eh İngilizler böyle bir padişahla aralarını neden bozsunlar ki? Tam tersine onu memnun etmeye çalışıyorlardı. İkincisi, Vahdettin de yaveri Mustafa Kemal’e de güveniyor ve Samsun’a Mustafa Kemal’in gitmesini istiyordu. İngilizlerin ilk raporları Mustafa Kemal’i ne kadar tehlikeli bulmuş olursa olsun, izin verilecekti! Üçüncüsü, işin garip tarafı, İngilizler de Mustafa Kemal’i kendilerine yakın buluyorlardı. Mustafa Kemal Yıldırım Orduları Grup Komutanlığından döndüğünden bu yana, İngilizlerle yakın ilişkiler içinde bulunuyordu. Bu Kemal Paşa’nın müthiş bir taktiği idi: “Eğer düşmanını kontrol altında tutmak ve yenmek istiyorsan onunla küsmeyecek, ona yakın olacak ve ne yaptığını göreceksin!”. Bu taktiği nedeniyle ünlü İngiliz casusu Rahip Frew ile ahbaplık yapmış, tüm yüksek rütbeli İngiliz subaylarla ilişki içinde olmaya çalışmış ve bazı İngiliz gazetelerine röportajlar bile vermişti. İşte bütün bu nedenlerle, alt düzey istihbarat görevlilerinin hazırlamış oldukları raporlar, ne derse desin, onların üst düzey istihbarat görevlileri tarafından bilinerek ve isteyerek rafa kaldırılıyordu. Ortaya çıkan siyaset stratejisi ile istihbarat faaliyetlerinin açık bir çatışması idi.
Bu gerçeğin en güzel, en somut örneğini Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişinde görmek mümkündür. Şöyle ki, Mustafa Kemal ve beraberinde Samsun’a götüreceği arkadaşlarından istenen gidiş vizesinin ilk araştırmasını yapan kişi “İşkenceci Benett” namıyla ünlenmiş John Godolphin Benet adlı bir istihbarat Yüzbaşısı idi. Yukarıda anlattığım ve Babanzade Fuat Bey’in yemeğinde, yüksek sesle, “Mustafa Kemal hiçbir zaman Samsun’a gidemeyecek “ diye haykıran subay da bu subaydı. Bu şahıs, savaştan 55 yıl sonra verdiği bir röportajda, yukarıda açıklamaya çalıştığım çatışmayı aynen şu şekilde anlatmıştır: “Yunanlıların İzmir’e çıktığı günleri izleyen günlerden bir gün, tam da 22. Doğum Günümde odama bir Türk subay girdi ve elime bir liste uzatarak Mustafa Kemal Paşa ve maiyeti için Samsun’a gidiş verilmesini talep etti. Listeyi okuyunca Türk ordusunun en faal 35 yüksek rütbeli subayının isimlerinin listede yer aldığını gördüm. Hemen hepsi hakkında bilgimiz ve kayıtlarımız vardı. İngiliz ordusu ve siyaseti için tehlikeliydiler. Vizeleri vermek istemedim. Üstelik böyle bir taleple karşılaşacağımızı da bildiğimiz için talep hakkında da önceden bilgi sahibiydik. Bana “Samsun’a gidecek olanların üç, dört kişi oldukları ve muharip sınıftan ziyade yardımcı sınıflara mensup teğmen, en fazla üsteğmen rütbesinde genç subaylar olduğu söylenmişti. Oysa listede çoğu yarbay ve albay rütbesini taşıyan, tanınmış, bilinen, savaş görmüş muharip askerler vardı. Vizeyi vermedim ve dosyayı alarak Şişli’ye Genel Kumandanlığa talimat istemeye gittim. Görevli subaya “bu liste bende barışçıdan ziyade savaşçı bir heyet intibaı uyandırıyor, vizeyi verebilir miyim?” diye sordum. O zamanlar henüz elçi atanmamıştı. İngiliz Yüksek Komiserliği’ne soracaklarını ve beklememi istediler. Yüksek Komiser Amiral Calthrophe’tu ve “Mustafa Kemal Paşa Padişahın güvenine tam olarak sahiptir, vizeleri veriniz!” diye talimat verdi. İşte Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişinde de görüldüğü gibi, İngiliz yüksek siyaseti, aşağıdan gelen istihbarat raporlarını, güttüğü işgal politikasının işleyebilmesi için dikkate almayabiliyordu. Tabii ki vizenin bu kadar rahat alınmasına en çok Mustafa Kemal Paşa şaşırmıştı. Vizelerin alınması konusunda yıllar sonra şunları söyleyecekti: “Ne alâ şey….Talih bana öyle müsait şartlar hazırlamıştı ki, kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duyduğumu tarif edemem. Nezaretten çıkarken, heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum.”

Son pişmanlık fayda etmiyor…

Evet Amiral Calthrope Çanakkale kahramanın Samsun yolculuğuna yeşil ışık yakarak Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun ilk adımını Mustafa Kemal Paşadan da önce atmıştır. Ama anlaşılan o ki, İngilizler, daha Mustafa Kemal Paşa Samsun’a varmadan izin verdiklerine pişman olmuşlardır. Bandırma batırılmamıştır ama bir İngiliz gemisi tarafından resmen izlenmiştir. Bir başka ifadeyle, yüksek yerden gelen emire rağmen, İngiliz istihbaratı hala Mustafa Kemal’in peşindeydi. Ama iş işten geçmişti. Nitekim 20 Mayıs günü bir İngiliz torpidobotu iskeleye yanaştı ve içinden bir İngiliz Binbaşısı indi. Doğrudan doğruya karargâh haline getirilen Mutasarrıflığa giderek Albay Refet Bele’nin huzuruna çıktı. Ağzından çıkan cümle aynen şöyleydi: “Anadolu’ya niçin geçtiğinizi biliyoruz. Geri dönmeniz sizler için iyi olacaktır. Hatta bunu hızlandırmak için iskelede bulunan bizim torpidobotumuzu kullanabilirsiniz!”. Refet Bey’in cevabı alaycıdır: “ İlginize teşekkürler ama ben deniz yolculuğunu hiç sevmem!”..İngiliz şaşırmıştır… “Galiba siz benle alay ediyorsunuz!” der. “Tabii alay ediyorum!” der Refet Bey ve devam eder : “Şimdi gemine binecek ve buraları terk edip geldiğin yere döneceksin, Yoksa seni tutuklar ve asarım!”…
Ama çok geçmeden İngiliz yüksek kademesi de ne olduğunu anlar. Zira Mustafa Kemal, Samsun’a vardığı 19 Mayıs’ tan itibaren sadece 10 gün içinde tüm memleketi ayağa kaldırmıştır. Özellikle İzmir’in işgaliyle başlayan ve kısa süre içinde tüm şiddetiyle ülkeye yayılan mitingler, işgal devletlerine çekilen protesto telgrafları, yurdun her yerindeki ateşli gösteriler belki de ilk defa İngiliz Savaş Bakanlığında “Ne oluyor?” sorusunun sorulmaya başlanmasına yol açar. Yüksek komuta üyeleri şaşırmış durumdadırlar! Düşünün İngilizlerin Karadeniz Orduları Komutanı General Milne, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı gün, Harbiye Bakanlığına gönderdiği bir yazı ile “Tümgeneral Mustafa Kemal ve heyetinin Samsun’a gönderilme sebebi nedir?” Diye soruyor ve ekliyordu: “Bu heyetin Sivas’a doğru yöneleceği istihbaratını aldık…9. Ordu hala feshedilmedi mi?”. İngilizler 19 Mayıs’tan sadece 18 gün sonra, artık farklı düşünüyorlardı. Onlara göre tüm karışıklıkların başını Mustafa Kemal çekiyordu. Nitekim 6 Haziran 1919 Cuma günü, Karadeniz Ordusu Komutanı General Milne, Osmanlı Hükümetine bir yazı yazarak Mustafa Kemal ve yanındakilerin derhal geriye çağrılmasını” istedi. İngilizlerin baskısına dayanamayan Vahdettin de bu isteklerini yerine getirdi ama neye yarar ki? Olan olmuş, destansı bir başkaldırı başlamıştı… Son pişmanlık fayda etmiyordu! Üstelik sadece Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişi ekseninde yaşanan olaylar bile, siyasi strateji ile istihbaratın karşı karşıya gelerek çatışmaları halinde siyasetin istihbarata üstün geldiğini ve doğal olarak “akılların karıştığını” bizlere açıkça göstermektedir. Bu bağlamda “tüm karışıklıkların başını çeken” Mustafa Kemal değil, “aklı karışık olan” İngilizlerin kendileriydi! Siyasi stratejileri ile istihbaratları akıllarını karıştırmış ve tüm olayları resmen yüzlerine, gözlerine bulaştırmışlardı. Düşünün; İngiliz istihbaratı Mustafa Kemal Paşa’nın “İskenderun’a çıkan İngiliz kuvvetlerine ateş açılmalı ve silahlı mukavemet gösterilmelidir” şeklinde Damat Ferit Paşa’ya yazdıkları yazıyı bile görmemişler, okumamışlardı! Bulup okusalardı Mustafa Kemal Paşa'yı Samsun’a gitmesine izin verirler miydi? Kimin aklının karışık olduğu ortadaydı!
102 yıl önce Samsun’a çıkarak bir kurtuluş destanının nasıl yazılacağını sadece Yunanlılara değil, İngilizlere de öğreten ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü bir kere daha minnet, rahmet ve şükranla anarım.

YORUM EKLE

banner111

banner34

banner75