Nefes vermeye değil, nefes almaya ihtiyacımız var…

Geçen haftaki yazımımın içinde, Başbakan Ersan Saner’in, kamu personeline ödenen hayat pahalılığı ödeneğini, dondurmayı seslendirdiğinden kısaca bahsetmiştim.

Hükümetimiz, 31 Mart tarihli, resmi gazetede yayınlanan, yasa gücünde kararname ile kamu personeline hayat pahalılığı ödeneğini, Mart, Nisan, Mayıs ve Haziran aylarını kapsayacak şekilde, 4 ay süre ile dondurma kararı aldı.

Sendikalar karara tepki koyarken, konuyu mahkemeye taşıyacaklarını belirttiler. Mahkemenin kararını ise yaşayarak göreceğiz.

Alınan, yasa gücünde kararnamede, anayasanın 66. maddesine atıfta bulunuldu.

Devletin Ekonomik ve Sosyal ödevleri başlığı altındaki, KKTC anayasasının 66. maddesi:

 ‘Devlet, bu Anayasada belirtilen ekonomik ve sosyal amaçlara ulaşma ödevlerini, ekonomik gelişme ile mali kaynaklarının yeterliği ölçüsünde yerine getirir.’

Başka bir deyişle; ‘Bende yoksa, vermem.’

Hükümetlerin, devletin devamlılığı ilkesi ile halkın sorunlarına çözüm üretmek için var olduklarını hatırlatırken, kaynak yaratılmasının ise, hükümetlerin becerisi ile paralel olduğunu belirtmek isterim.

Kişisel inancım, tek yönlü ve boyutsuz alınan, hayat pahalılığını dondurma kararının, mevcut piyasa koşullarında, likiditenin nasıl artırılacağının yöntemleri aranması gerekirken, piyasadaki likiditeyi azaltmaya ve küçülen ekonomik hacmi, daha da küçültmeye sebebiyet verecek, bir yaklaşım olduğu ve ekonomide yaratacağı tahribatın, daha büyük olacağı yönündedir.

Dünya genelinde, global bir ekonomik bir çalkantı içerisinde olduğu bir gerçeklik.

Pandemi sebebi ile hiçbir ülkenin bu çalkantıdan etkilenmeme lüksü yok.

Konulara eleştiri getirirken, gerçeklerin farkındalığı ile yaklaşıma özen gösteriyorum.

Dünya genelinde pandemi kaynaklı, toplum sağlığı amaçlı kısıtlamalar, hayatın normal akışının normal akışının önünde engel.

Hayat normal akmayınca, ekonomilerin seyri de, doğallığın dışına çıkıyor.

Ülkelerin mevcut krizi yönetmede odaklandıkları temel iki nokta ise;

1. İş gücü piyasasını ayakta tutmak.

2. Piyasanın likidite dengesi

Dünyada bu dönemde, özellikle gelişmiş ekonomileri olan ülkeler, öncelik olarak piyasa hareketinin durmaması için kontrollü, kontrolsüz para basıp, tüketimi teşvik ederek, piyasanın çarklarının durmasını engelledi.

Böyle bir imkanımızın, olmadığının bilincindeyim.

Böyle bir beklentim de olmadı.

Ancak, içte mevcut likiditenin muhafazasının bile, büyük ekonomilere kıyasla, karmaşık olmayan KKTC ekonomisi için önemli olduğuna ve alınacak önlem alternatiflerinin, bu doğrultuda planlanmasını bekledim. 

Gerek İş gücünün korunması, gerekse likiditenin sağlanması konularında, önü görülemeyen bir süreçte, bank kredisi, alternatif bir çözüm olarak, marifet gibi sunuldu.

Sonu bilinmeyen, stabilitesi olmayan bir süreçte, krediyi alanın da satanın da riskinin oldukça yüksek olmakla beraber, mevcut yaratılmış değerlerin de, yüksek bir olasılıkla elden kaybedileceğini düşünüyorum.

Krizden kim daha fazla etkilendi noktasında, özel sektörün, kamu çalışanlarına göre çok daha fazla etkilendiği konusunda sanırım herkes hemfikir olur. Birçok kamu çalışanının, kısıtlanan hayat kaynaklı, daha az tüketiminin, kendilerine, tasarruf yapma olanağını sağladığına inanıyorum.

Diğer tarafta ise işverenden, işçisine bir hayatta kalma savaşı hala verilmekte.

Gözden kaçan nokta ise kamu ile özel sektörün, iç içe geçmiş, bir bütünün parçaları olduğudur.

Bugün lokomotif olarak görünen yüksek öğrenim ve turizm sektörlerinin durumu ortadayken, kamu çalışanlarının gelirinin, piyasa üzerindeki etkisi büyüktür.

Bu etkinin çapının azaltılması ise, mevcut koşullarını olduğundan daha geriye götürecek ve daha kapanması imkansız yaralar açacaktır.

Dünya genelinde stagflasyon riski, pandeminin başladığı günlerden başlayarak olasılıklar arasında beklenen senaryolardan biriyken bugün yaşanan gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Stagflasyon dönemlerinde, işsizlik artar, ekonomik durağanlık yaşanırken eş zamanlı fiyat artışı da olur.

Ülke ekonomimiz ithalatın, servis üzerinden karşılanması modeline daha yakın. Dünya genelinde bir daralma yaşansa da, navlun fiyatları, Çin’in etkisiyle inanılmaz bir yükselişe geçti.

Japonya’dan 2800 Amerikan Dolarına gelen bir konteynerin, bugünkü geliş fiyatı 6500 Amerikan Doları. Tayland’dan 1800 Dolara gelen bir konteyner, bugün 8000 dolar. Malezya’dan 2500 dolara gelen bir konteynerin bugünkü fiyatı ise 10 000 dolar.

Buna ek olarak, global hacmin azalması sonrası, düşük kar marjları ile çalışan, özellikle uluslararası firmalar, bu dönemde, kar marjlarını maksimize yolunu seçtiler.

Yakıt ve doğal gaz fiyatlarındaki yükseliş ise ayrı bir fiyat artırıcı unsur.

Mart ayı içinde Türk lirasının yabancı para birimleri karşısındaki değer kaybı ortalaması %10 civarında.

Yukarıda saydığım sebeplerden ötürü, yaşadığımız dönemde kontrolümüz dışında, fiyat artışları olacağı görünen bir gerçekliktir.

Bütün bu olgular ortadayken,  alınan her kararın bu denli önemli olduğu bir dönemden geçerken, çapı küçülen bir ekonomiye, bir de bu şekilde vurmak, uçurumdan itmekle eşdeğerdir.

Umarım en yakın zamanda, en azından bu yanlıştan olsun dönülür.

YORUM EKLE

banner111

banner34

banner75