Osmanlı’da Rum tüccarlar ve Kıbrıs

   Alın teriyle kazanılan para ve ticaret İslamiyet’te helâl iken, XIV. yüzyıldan sonra dinȋ yorumlamalardaki değişmeler ve eğilimler sonucu Türk-İslam diyarlarında ticaretle uğraşan Müslümanlar yavaş yavaş bu hayattan el çekmiş, küçük esnaflığa dönmüş ve bir lokma bir hırka anlayışı yerleşir olmuştur. Bu anlayışta önemli olan öte dünyanın kazanılması ve bunun için ibadettir. Oysa ilk Müslümanlar ve Türkler hem ticaretle uğraşıyor, hem dinȋ vecibelerini yerine getiriyorlardı. Paranın-ticaretin kötü gözle görülmesi ve içine kapanma, devlete memur olarak yığılmayı beraberinde getirirken, Hıristiyan ve Musevi azınlıklar ile Avrupalı tüccarlar Doğu dünyasında ticaretle zenginleşiyorlardı. Bu çarpık durum devletin sınırlarının geniş olduğu ve vergi topladığı yüzyıllarda olumsuz etkisini pek göstermedi. Ancak Osmanlı devletinin son iki yüz yılı, ekonomisizliğin ve parasızlığın yol açtığı zayıflıklarla doludur.
   Osmanlı’da Türklerin ticaret konusunda uyanması 1839 tarihli Tanzimat Fermanı’ndan sonra başlar. Batı’ya ekonomi öğrenimi için talebeler yollanır. Paranın ve ticaretin günah olmadığı, ülkeleri çöküşten kurtardığı, ticaretle uğraşmanın memuriyetten çok daha fazla para kazandırdığı düşüncesini, popülist gazeteci ve yazar Ahmet Mithat Efendi savunur. Gazete ve romanlarında ticareti özendirir. Hıristiyan azınlıkların bu yolla çok para kazanıp zenginleştiklerini anlatır. Hatta “Para” adlı bir roman yazar, bunun yanında ekonomi kitapları kaleme alır. “Param yok diyenlere” yazarın öğüdü, üç dört kişinin bir araya gelip sermayelerini birleştirmeleri, kuracakları ortak şirket büyüyünce isteyenin ortaklıktan ayrılması şeklindedir. Para ve ekonominin öneminin edebiyatçıların romanlarına kadar sinmesinin en büyük sebebi, türeyen Rum ve Ermeni sarrafların, tefeci ve bankerlerin yüksek faizli para vermesi ve adeta Müslüman müşterinin varını yoğunu elinden almasıdır. Recaizade Mahmut Ekrem’in romanı Araba Sevdası’nda, Bihruz Bey’e borç para veren ve faiz üzerine faiz bindiren Rum bankerin adı mizahi biçimde Konduraki Efendi’dir. 1900’lü yıllarda tamamen devleti ekonomisine ve memur maaşlarına ortak olan Rum bankerleri Safveti Ziya adlı yazarımız, Haralambos Cankıyadis adlı oyununda yerer. Haralambo Efendi Osmanlı Maliye Bakanlığı’nın giriş katında bir dairede işlerini çevirir. Verdiği borç paradan o kadar yüksek faiz alır ki adeta cana kıyarcasına hareket eder. Yazar da onun ismine Rum lisanına uygun olarak Cankıyadis soyadını yapıştırır.
   Kıbrıs adasına yerleşen/yerleştirilen Türkler arasında da durum bundan farklı olmamıştır. Küçük zenaat işleri, hayvancılık ve tarımcılık dışında adada başka işlerle uğraşamayan Türklerden pek büyük tüccarlar çıkmamıştır. Ticarete olan yeteneklerini, kurnazlıklarını ve Osmanlı devletinin ticaretten el çekmesiyle doğan boşlukları güzel biçimde değerlendiren Rumlardan büyük tüccarlar yetişmiştir. Bu da bir yanda fakir orta halli Türk toplumu, diğer yanda zengin-okumuş Rum toplumu zıtlık ve çatışmasını getirmiştir. Rumlar Osmanlı zamanı adada kapital sahibi idiler. Buna bir örnek olmak üzere ekteki sigara reklam kâğıdını verebiliriz. Resimde Larnakalı Yorgi Dianello’nun sigara fabrikasının iki dilde Osmanlı Türkçesi ve Rumca reklamı yapılmakta, fabrikanın Larnaka’da 1874’te kurulduğu, armasının, logosunun ise “güneş” olduğu belirtilmektedir. Ticaretteki bu durum anakarada Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, Kıbrıs’ta ise asıl 1974 Barış Harekâtı’nın ardından değişmeye başlayacak, yerli tüccar ve yatırımlarla insanlarımız karşılaşacaklardır.

 

YORUM EKLE