Penguen kılıklı, eli sopalı, garip hareketler yapan adamlar: Orkestra şefleri  

 Klâsik batı müziğinin, ülkemizde, hatta belki de dünyada pek fazla dinleyicisi olduğunu sanmıyorum. İnsanlar doğal olarak, yetiştikleri ve yaşadıkları kültür ortamında oluşmuş bulunan müzik zevklerine göre müzik dinlerler. Tabii dinlenecek müzik kişinin bulunduğu ortama göre de değişir. Bunun da çok geniş bir yelpaze oluşturduğu ortadadır. Arabeskten tutun, klâsik Türk müziğine, türkülerden tutun günceli ifade eden Türk veya yabancı pop müziğine kadar gider sonuçta… Ama ne olursa olsun, bu yelpaze içinde, ben gençken arkadaşlarımın “Mozart’ın Zartosu” olarak adlandırarak alaya aldıkları klâsik batı müziğinin pek fazla yer tuttuğunu sanmıyorum. Bu uzak duruş içinde, klâsik batı müziğinde, insanların yine hayretle ve çoğu zaman da alayla baktıkları bir kişi daha var: Orkestra şefi… Yanlışlıkla rast geldiğimde, “ne yapıyor yahu bu penguen kılıklı adam elindeki o sopayla?” sorusunu çok duymuşumdur! “Orkestrayı idare ediyor” dediğinizde de, “nasıl yani, bu sopayla mı? O garip hareketlerle mi? Kolay yahu o… Ben de yaparım!” cevabı da peşinden gelmektedir! Bu kadar basit… Tabii böyle kendini bilmezlere Beethoven’in 5. Senfonisini çaldırıp bir kenarda oturup izleyeceksin bakalım neler olacak!
 

Orkestra şefi kimdir, ne iş yapar?
 

   Pekiyi gerçekten ne yapıyor o adam? Nereden gelmiş de o kadar müzisyenin başına geçmiş ve sağ elindeki o sopa! ve bazen de bizlere garip gelebilecek hem vücut hareketleriyle, hem de genelde “baget” adı verilen o sopayla onca müzisyeni idare ederek bizlerin beğenisini kazanan bir müzik ziyafeti sunulmasını sağlıyor? Üstelik aynı eseri yönetseler bile, bageti farklı kullanmak ve farklı vücut hareketleri yapmak suretiyle!
   Orkestra şefini, Feridunoğlu’nun tanımıyla, “Orkestrada ritim birliğini sağlayan, doğru giriş ve bitişler vererek eşgüdümü oluşturan, icracıları müzikal anlatım bakımından yönlendiren, eserin doğru yorumlanması için onları çalıştırarak liderlik yapan müzisyene” orkestra şefi denilmektedir. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi, orkestra şefi her şeyden önce bir müzisyendir. Yönettiği grubun bir üyesidir. Kendisi de bir veya birden fazla enstrüman almaktadır. Üstelik bu kadarla da kalmayıp, orkestrada yer alan tüm enstrümanlar hakkında ciddi anlamda bilgi sahibidir. Tüm enstrümanları tanıması, icracılar ile empati kurarak orkestrayı sürüklemesini sağlamaktadır. Bu empatiyi kurmak kolay değildir, zira Berlioz, Wagner, Beethoven, Haydn, Mozart ve R.Strauss, gibi hayallerindeki bestelerini çaldırmak isteyen müzisyenlerden sonra orkestralar kalabalık hele gelmiş ve çalan icracıların sayısı, eserden esere değişmekle beraber 80’i aşmıştır. Şefin, orkestrayı tek bir enstrüman gibi kabul ederek sürükleyebilmesi için, sahip olduğu derin müzik bilgisi ve kulağı ile, icracı üyelerle, hatta enstrümanlarla empati kurması şarttır. Bu da öyle “ben de yaparım!” diyenlerin söylediği gibi kolay bir iş değildir. Yoğun bir eğitim ve çok çalışmayı gerektirir. Bu nedenledir ki, orkestra şeflerinin hayatlarının provalarda geçtiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Devlet sanatçısı ve deneyimli orkestra şefi Rengim Gökmen’in de belirttiği gibi, müzikte “performans” adı verilen icranın sürekli tutulabilmesi, şaşmaması için devamlı çalışılması şarttır. Yine Gökmen’e göre, bir keman sanatçısı günde 4-5, hatta 8-10 saat kişisel olarak çalışmazsa performansını elinde tutamaz. Ama bir trombon veya timpani sanatçısının bu imkânı da yoktur. Kaldı ki, Gökmen’in dediği gibi, orkestra birlikte çalmayı, takım ruhunu gerektirir. Bu nedenle şefler için prova asıldır ve bu da çok ama çok tekrarı, yani çok çalışmayı gerektirir.


    Hepimiz gibi ben de belki de binlerce defa İstiklâl Marşımızı dinledim. Ama en muhteşemi, yanılmıyorsam 80’li yılların ortalarında kısa bir süre için Türkiye’ye misafir şef olarak gelen Zubin Mehda’nın yönettiği Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestramızdan dinlediğim oldu. Amerika’da yaşayan ünlü Hint’li şef Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na öyle bir İstiklâl Marşı çaldırdı ki, tüyleri herhalde diken diken olan yüzlerce dinleyici 10 dakika ayakta onu alkışladı, Mehda’nın da dinleyicileri selamlamaktan neredeyse beli eğik kalacaktı! İşte orkestra şefi budur… Geçenlerde kaleme aldığım Güher-Süher Pekinel kardeşlerle ilgili çalışmamda da, Mehda’nın, Pekinel kardeşlerle yapmış olduğu bir sohbet sırasında, “provalar nedeniyle günde neredeyse 4 saat uyuyabiliyorum” diyerek serzenişte bulunduğunu yazmıştım. Sonuçta, bazılarının söylediği gibi, “garip giyimli bir adam olan orkestra şefi!”, elindeki “sopayla!”, o bazılarının da yapabileceğini iddia ettikleri “garip hareketler” yapmakta olan bir sanat insanıdır. Üstelik, belki de, sanatını kendisini izleyen ve dinleyenlerle kuracağı canlı performansla yürütmek zorunda tek mesleğin sahibidir. Unutmamsak gerekir ki, orkestralar olmadan orkestra şefleri, orkestra şefleri olmadan da orkestralar ve dolayısıyla müzik olmaz!
   Nitekim, orkestraların, şefleri olmadan da bir eseri icra edebilecekleri tarihte de ileri sürülmüş, hatta “meslek olarak orkestra şefinin gerekliliği” tartışılmıştır. Bu tartışmalar, zaman zaman bazı bestecilerin çeşitli nedenlerle kısa veya uzun süreli olarak dinleyicilerinden uzaklaştığı dönemlerde daha da önem kazanmıştır. Zira bu dönemlerde, her biri ayrı bir virtüöz ve çok iyi birer besteci olan bu müzisyenler, bestelerinin beğenilmemesi ve dinleyiciler tarafından soğuk karşılanması nedeniyle beste yapmaktan uzaklaşarak, geçici olarak da olsa, orkestra şefliğine yönelmişlerdir. Smetana, Nielsenve hayret edersiniz Lizst gibi birer “showmen” olan icracılar orkestra şefliğini de deneyen önemli bestecilerdir. Ama sonuç hüsran olmuştur. Bu bestecilerin tümünün yakınları, onlara, bestelerine geri dönmelerini salık vermişlerdir. Zira, çok iyi birer icracı ve besteci olmalarına rağmen, orkestra şefi olmayan bu besteciler orkestra üyeleri ile bir empati kuramamışlar, sadece meşhur besteciler olarak eseri seslendirmeye çalışmışlar ama ancak grup şeflerinden bazılarına hitap edebilerek eserleri çaldırmayı denerken orkestralardan uzaklaşmışlar, zaman zaman yanlış giriş yanlış ritm ve tempo vermişler, işitme yeteneklerini kullanamamışlar şefliği en kısa zamanda bırakmışlardır. Tabii, partisyon önünde olsa da bu bir çalışma ve bol prova işidir. Nasıl orkestra üyelerinin önlerindeki sehpalarda eserin notaları olduğu halde şef olmadan eserin hakkını veremiyorlarsa, Smetana gibi besteciler veya Lizst gibi olağanüstü icracılar da orkestrayı yönetmekte aciz kalmışlardır.

Orkestra şeflerinin el ve vücut hareketleri
 

   Orkestra şeflerinin el ve vücut hareketleri, yani o “garip hareketler”, tek cümleyle, şefin kuşkusuz daha önce kim bilir kaç defa provasını yapmış olduğu partisyonda öngörülen ritim ve tempoyu belirleyen el ve kol hareketleridir. Verilecek olan tempo ve ritim eserin dinleyenlere sunulmasının başlangıcıdır ve şefin performansının ne olacağını daha baştan ortaya koyar. Klâsik müzikten anlayan müzik severler, daha bu aşamada şef hakkında notlarını verirler. Kuşkusuz ki, şef, eğer mükemmel bir giriş yapmışsa bu mükemmel başlangıcını eser içinde de vereceği girişler ve tutturacağı ritim ve tempoda da sürdürmek zorundadır. Bu kabiliyetini ve bilgisini ortaya koyarken yardım alacağı kişiler ise gurup şefleridir. İşte klâsik batı müziğine yakın olmayanları dile getirdikleri garip hareketler, şefin eserin icrası sırasında ya sol eli ile ya da bageti tuttuğu sağ eli veya her iki eli yaptığı vücut hareketleridir ve her bir şefin yaptığı hareketler farklıdır. Hatta sadece sol ellerini veya sadece sağ ellerini veya sadece vücut veya sadece tek el ve vücut ile orkestra idare eden şefler de vardır. Müzikologların genelde söylediği, şeflerin genelde sağ ellerini tempo vurma, sol ellerini ise icra sırasında yapılmasını istediklerini orkestraya iletmek için kullandıklarıdır. Munch, şeflerin bu davranışlarını, “Sağ kol aklın, sol kol kalbin buyruğu altındadır” şeklinde ifade etmiştir. Tabii ki, orkestranın icracı üyeleri, eserin çalınması sırasında şeflerin düşünmek zorunda oldukları bu sorunları hiç düşünmezler. Onların bekledikleri ve dikkat ettikleri tüm bu teknik gereklerin, şef tarafından onlara el hareketleri ve vücut diliyle ve tabii ki yapmış oldukları provalar sırasında kurulmuş olan empatidir. Günümüzde, bünyesinde 20 veya daha fazla farklı enstrüman bulunan ve eserleri yüze yakın icracı sanatçı ile seslendiren orkestralarda şefin ne kadar önemli ve zor olduğunu varın siz düşünün! Son olarak, bu çalışmada orkestra şeflerinin, orkestranın bağlı olduğu idare ile olan ilişkileri üzerinde durulmamıştır. Oysa, ister devlet, ister bir vakıf, ister bir sanat kurumu veya derneği tarafından işletiliyor olsun, her orkestranın bir sahibi, bir işletmecisi vardır. Zavallı şeflerin diğer bir görevleri de orkestrayı işletenle orkestra arasındaki idari ilişkileri düzenlemektir ki, bu da müzisyen kökenli olan şefler için hiç de kolay değildir.
   Bu çalışma sırasında  şu  kaynaklardan yararlanılmıştır: Feridunoğlu, L.: Müziğe Giden Yol, İstanbul 2004; İlyasoğlu, E.: Zaman İçinde Müzik, Başlangıcından Günümüze Örneklerle Batı Müziği Evrimi, 4. Bs. İstanbul 1996.; GÖKMEN; R.: Soluk almamız için sahneye çıkmamız lâzım.. Cumhuriyet, 3 Mart 2021, sh.13.;Mimaroğlu,İ.: Müzik Tarihi, 3.Bs., İstanbul 1990.; Münch,C.: Ben Bir Orkestra Şefiyim, İstanbul 1990.; VURAL, T.: Lider olarak orkestra şefi, e-Journal of New World Sciences Academy, V.7, N.3., sh.287-305.
  

YORUM EKLE

banner111

banner34

banner75