İnsana yakılan türkü

banner37

banner87
İnsana yakılan türkü
banner90
banner8

Oğuz METİNER

   İnsan…

   Yani biz…

   Güneşini doğdurmadığımız, yağmurunu yağdırmadığımız bir dünyaya doğduk. Gözlerimizi açtığımızda, toprak bizler için binlerce şey sunmuştu ve binlercesine hazırlanıyordu.

   Ağaçlar göğe doğru ellerini açmış yağmur dileniyor, dallarında bin bir meyve büyütüyorlardı.

   Kuş sürüleri bir yerden bir yerlere uçarken, kanat seslerinden bir senfoni düşüyordu kulaklarımıza.

   Taşların üzerinden sekerek ve sağlardan aşağılara doğru dökülerek akan sular, denizlere karışıyordu.

   Deniz, içinde sakladığı masala kulak verecek ve kıyılarında konuklanacak yolcular bekliyordu.

   Börtü-böcek, bütün bir hayvanat, asıl beklenen misafire sunacakları hizmetlere hazırlanıyordu. Yıldızlarla süslenmiş gökyüzü bu hazırlığa şahit oluyor, bin bir ışık oyunuyla o da katılıyordu buna.

   İnsan…

   Yani biz…

   Güneşini doğdurmadığımız, yağmurunu yağdırmadığımız bir dünyaya doğduk. Gözlerimizi açtığımızda, ihtiyaç duyduğumuz her şey etrafımızda dönüp duruyordu. Güneş bizim için doğuyor, yağmur bizim için yağıyordu. Kuş sesleri şarkı oluyordu…

   Gönlümüz, uzayıp giden bir gökyüzünün ufkunda sonsuzluğa açılıyordu. Her şey bizim içindi… Efendi olmuştuk dünyaya… Her şeyden istifade ediyor, ama karşılığında bir şey vermiyorduk.

   Biz kimdik?

   Niçin var edilmiştik?

   Bütün bunların, bize sunulan hizmetlerin anlamı neydi?

   Doğan güneş, yağan yağmur, doğuran toprak, göğe doğru yükselen ağaç, börtü-böcek… Ne demek istiyordu bize?

   Bu muhteşem düzen, organizasyon anlamsız olabilir miydi?

   İnsan tarihi, yani bizim tarihimiz, bu soruların cevabını aramakla ya da aramamakla oluştu.

   Soruların ardına düşüp varlığın sırrını, anlatmak istediklerini, perde arkasında gizlediği manayı fark ettiğimizde, bir yabancı olmaktan kurtulduk. Bizi kuşatan bütün bir varlıkla bir akrabalık hissettik. Dünyayı bize hazır hale getirenle, bizi buraya gönderenin aynı güç olduğunu fark ettik.

   Kutsal metinler okuduk; anladık, inandık ve yaşadık… Böyle bir dünyaya niçin gönderildiğimizi, hayatın burada bitmediğini, ölüm sonrasının da olduğunu bildik. Yaratılmışların en önemlisi olduğumuzu öğrendik.

   Kalbimiz dirildi bu dönemlerde; vicdanın aydınlığında yaşadık… Bir çiçeğe gülümsedik, bir kelebeğin kanadında dallara konduk. Irmağın çağıltısında, kalbimizin azığı şarkılar dinledik. İçimizdeki ‘kötü’lük sustu; mülayim tarafımız insana, börtü-böceğe iyilikler gönderdi.

   Sonra çok şey yaşandı…

   Uzun zamanlar geçti aradan…

   İnsana bir haller oldu. Kendisine ve hayata dair soruları unuttu. Sormaz oldu, ben kimim? Diye… Kalbi sustu… Vicdanının ışığı söndü… Aklına güvendi, onu dinledi. ‘Ben’ dedi sürekli. Egosu şişti. Bencilleşti… Dünyanın merkezine oturttu kendisini. Her şeye sahip olmak, hükmetmek istedi.

   Silahlar geliştirdi. Kuşları vurdu, ormanlara kıydı, denizleri kirletti, yangınlar çıkardı… Daha çok kazanmak, daha çok büyümek için çalıştı… Bütün bir varlığı kendisine ait kılmak istedi; denizleri, ormanları, gökyüzünü, bütün bir toprağı…

   Üstünlüğünü, büyüklüğünü vurguladı devamlı…

   Savaşlar çıkardı…

   Ülkeleri, coğrafyaları, insanları ateşe attı…

   Birçok kavim, birçok renkte insan köleleştirildi, sömürüldü, yok edildi. Hiroşimalar, Nagazakiler çıktı ortaya. Dünyanın gözü önünde, bir duvar dibine sığınan çocuk yüzlere kurşunlar boşaltıldı. Babalar çıldırdı, anneler ağıtlar yaktı…

   Varlığın ve hayatın sihri bozuldu, büyüsü kaçtı. Denge kaosa dönüştü. Denizin mavisine karanlık düştü. Gökyüzünün sonsuzluğuna korkular bulaştı. Çiçekler yolundu, vahalar çöle döndü…

   İnsan ‘kötü’ye esir oldu… Nefret, kin, öfke, kavga, açgözlülük bir afet gibi kıtaları, ülkeleri kucağına aldı…

   Sevgiye selam olsun!

   Selâm olsun sevgiyi büyütenlere, sevginin yanında yer alanlara.

Asıl yardımlaşma

   Cenab-ı Hak, “İyilik ve takvada birbirinizle yardımlaşın; günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.” buyurmaktadır. (Maide 5/2). İnsana yapılacak en büyük iyilik, onun kalbini iman, ihlâs ve güzel ahlâkla süslemek, ruhunu huzura ulaştırmak, nefsini manevi kirlerden temizlemek ve onu edeple zengin yapmaktır. Bu hizmet, insanın hem dünyasına hem ahiretine ait bir iyiliktir. Bu onu dünyalık bağından, nefsin esaretinden, şehvet ve şöhretin zilletinden kurtararak gerçek hürriyetine kavuşturmaktır. Yüce Allah’ı seven ve insanın kıymetini bilen gerçek dostların ve babaların yaptığı budur. Başta peygamberler olmak üzere bütün kâmil insanlar, insanlık ailesine bu hizmeti sunmak için mallarını ve canlarını ortaya koymuşlardır.

   Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

   “Bir baba çocuklarına, güzel terbiyeden daha değerli bir hediye vermemiştir.” (Tirmizî, Ahmed, Hâkim).

   Bir diğer hadiste şöyle buyrulur:

   “Sadakanın en faziletlisi, Müslüman bir kimsenin hayırlı bir ilmi öğrenip onu Müslüman bir kardeşine öğretmesidir.” (İbn Mâce)

   Tabiûn büyüklerinden Hasan el-Basrî rh.a. şöyle der: “İlimden bir bölüm öğrenip onu bir Müslümana öğretmem bana bütün dünyanın benim olup, onu Allah Tealâ’nın yolunda harcamamdan daha sevimlidir.” (Nevevî)

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner75