Resim sanatında yeni bir dünya: Picasso’nun “Avignon’lu Kızlar”ı

“ORTHOGRAPHİAM”

“Avignon’lu Kızlar” tablosunun resim sanatındaki yeri
   Ünlü Amerikan sanat tarihçisi ve küratörü Robert Rosenblum’a göre, Picasso’nun ünlü “Avignon’lu Kızlar” isimli, tablosu, resim sanatında “yeni bir dünyayı başlatan patlama”dır. Resimde bir devrimi ve yeni bir teknik anlayışa geçişi simgeleyecek olan bu tablo, sadece resim tekniği açısından değil, bu tabloyu kamuoyuna sunana kadar yüzlerce tablo, heykel, sahne tasarımı, kitap resmi, pano, gravür, kolaj, hatta halı deseni yaparak satmış bulunan ve bir çok ressamın aksine, daha hayatta iken meşhur ve milyarder olan Picasso’nun, yaşamakta olduğu hovarda hayattan uzaklaşarak “Kübizm” adı verilen yaklaşım ve tekniğin çekim merkezi haline gelmesini sağlamıştır. Dolayısıyla “Avignon’lu Kızlar” tablosu, insanoğlunun yüzyıllardır yürümekte olduğu kültür ve sanat yolunda, çok ama çok önemli bir dönemeci oluşturmaktadır. Bu anlamda “Avignon’lu Kızlar” tablosu, resim sanatı tarihine, resim sanatının bütün yerleşmiş kurallarını ters yüz etmiş olan ve sanat tarihine altın harflerle yazılmış olan bir tablo olarak geçmiştir. Tabii Rönesans’la birlikte resme yerleştiğine inanılan birçok resim tekniği kuralının da bu tablo ile önemini kaybetmesi, tablonun da “altın tablo” olarak anılmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Zira bu tablo, resim sanatında, “bir çağı kapatmış ve yeni bir çağı açmıştır”. Demek ki, çağları kapatıp açmak için illâ padişah olmak gerekmiyor, sanatçılar da çağ açıp çağ kapatabiliyorlarmış! Belirtmek gerekir ki, andığım dönemecin aşılamasında, tek başına bir resim sanatı merkezi haline gelmekte olan Picasso, yakın arkadaşı Georges Braque’ın yakın yardım ve desteğini görmüştür. Şimdi izninizle, tablonun resim tekniği açısından yapılmış olan analizlerini aktarmaya girişmeden kısaca hikâyesini anlatalım.

“Kübizm”in Picasso ile parlamaya başlaması
 

   Picasso bu tabloyu, 1904 yılında Barselona’dan, uzun yıllar boyu kalacağı Paris’e döndüğü yıllarda yapmıştır. Bu yıllar, Picasso’nun İspanya’nın en ünlü sanat akademilerinden birisi olan Madrid San Fernando Sanat Akamedisi’nden mezun olduğu yıllardır. Picasso, mezuniyetinden sonra Paris’e gelmiş ve Montmartre de Bateau –Lavoir atölyesine yerleşmiştir. Kendisine yeni çizim alanları, konuları aramakta ve bol bol galerileri ve müzeleri dolaşmaktadır. Yeni bulduğu çizim konularında uzun yıllardır esiri olduğu mavi rengin hakimiyetine son vermiş ve açık renk tonlarla pembe ve turuncuyu daha sık kullanır olmuştur. Nitekim bu nedenle yeni yaptığı resimlerin yer aldığı bu dönem, “Pembe Dönem” olarak adlandırılır. Aslında bu yıllar, almış olduğu eğitimin de etkisiyle, Picasso’nun resme bakış anlayışını da değişmeye başladığı yıllardır. Cezanne’ın, “doğa, silindir, küre ve konilerle işlenmelidir” sözü aklından çıkmamakta ve devamlı bu sözü tablolarına yansıtmanın yollarını arıyordu! İşte tam bu aşamada Paris Etnografya Müzesi Picasso’nun imdadına yetişti. Kaynaklarda yer aldığına göre, Picasso yüz defadan fazla bu müzeyi ziyaret etti ve özellikle eskiden tepeden baktığı, dikkate bile almadığı Afrika kabilelerinin maskelerini ve heykellerini inceledi. Afrika’nın öz sanatının, derdine çare olabileceğini ve insanların ve nesnelerin farklı bakış açılarından görünümlerini eşzamanlı olarak tek bir yüzeyde aynı anda göstermesini sağlayabileceğini görmüş ve anlamıştı… İşte zaten aradığı da buydu! Nitekim aradığı bu sorunun cevabı, çok geçmeden “Kübizm” olarak anılmaya başlayan ve özellikle resim sanatı etkileyen sanatsal yaklaşımın temeli oldu. O günlerde tanıştığı ve sonradan en yakın arkadaşı olacak ressam Georges Braque da bu maceraya katıldı ve bu ikili beraberce Kübizm’in çekim merkezi haline geldiler. Altının çizilmesi gereken, resim tarihinde gerçek bir devrim yaratan bu akımın Rönesans’tan bu yana resim tekniğine, çizim yöntemlerine, perspektif anlayışına ve özellikle insanları ve nesneleri tek bir bakış açısıyla gören ve hep kendi yaklaşımının doğru olduğunu iddia eden klâsik anlayışın kübizm ile yok edilmeye başlamasıydı. Ressamlar artık gri, siyah, mavi, yeşil ve toprak boyasının farklı tonlarını kullanıyorlar ve nesneleri ve insanları, birbirlerinin üstüne bindirilmiş, birbirine geçmiş, karmaşık ve birkaç açıdan görülebilecek şekilde resmediyorlardı.
 

Kübizm’i tuvale aktaran tablo: “Avignon’lu Kızlar” ve duyulan ilk tepkiler

   Öncelikle şunu söyleyelim ki, Picasso bu tabloyu kolay resmetmemiş, yaklaşık bir yıl uğraşmıştır. En azından tabloyu yapması, “Kübizmin kuramsal temellerini ortaya atmak için harcadığı zamandan çok daha fazladır! Resmi yaparken çok zorlanmış ve tam 1906 yılında başladığı resmi 1907’de ancak bitirebilmiştir! Dile kolay… Bir yıla yakın bir zaman!!. Bu bir yıl sadece tuval önünde geçen zaman… Ya Afrika kabile maskelerini inceleme ve gerekli notlar, eskizler almak için geçen zaman… Ya tuval önünde yapılan eskizlere ayrılan zaman? Düşün çiz, olmadı bir daha, bir daha, bir daha… Bazı kaynaklara göre 100 ü aşkın, eskiz… Sonuçta tüm ressamlar için zor bir resim!
   Bu zor tabloya duyulan ilk tepkiler de Picasso’nun moralini bozacak kadar şiddetli olmuştur. İsterseniz ilk önce tablonun isminden başlayalım… Picasso bin bir zahmetle yaptığı tablosuna ilk önce “Felsefi Genelev (Le Bordel Philosohique)” adını vermiştir. Ancak yakın arkadaşları, “toplumun daha böyle bir isme hazır olmadığını” dile getirerek Picasso’yu bu isimden vazgeçirmişlerdir. Resme “Avignon’lu Kızlar” adını veren dönemin ünlü eleştirmeni, şair ve yazar Andre Salmon’dur. Gerekçesi de daha edepli olduğudur. Zira Avignon Sokağı, Picasso’nu Barselona’da oturduğu hatta alış veriş yaptığı evine çok yakın olan ve genelevlerle dolu olan bir sokaktır. Öyle ki, iddia edildiğine göre, resimde yer alan beş kadın içinde, yakından tanıdığı bazı arkadaşlarının anne veya anneanne ve babaanneleri bile bulunmaktadır. Daha da beteri, yine söylendiği ve yazıldığına göre Picasso’nun o dönem sevgilileri olan Fernande ve Marie isimli iki kadın de resimde yer almaktadır. Ama, tabloya bakıldığında, “Kübizm” in yapısına uygun olarak son derece deforme edilmiş olan vücut ve yüzlerden bu kadınların nasıl ismen tanınabildiğini anlamak da zordur. Ama ne olursa olsun tablonun aldığı ilk darbe budur.
   Tabloya yöneltilen ikinci eleştiri ise, yukarıda kısmen değindiğim “çıplaklık” nedeniyle tablonun çok cüretkâr bir tablo olduğu yönündedir. Ama ilginçtir ki, o zamana kadar Avrupa’da eleştirisi hiçbir ressamın tablosuna karşı ileri sürülmemiş, tablonun isminin değişimine yol açacak kadar biçimsel bir çıplaklık eleştirisi de hiç gündeme getirilmemiştir. Bu eleştiri de tabloya yöneltilen ikinci eleştiridir.
   Aslında dikkat edilirse iki ana eleştirinin iç içe geçtiği ve birbirini tamamladığı görülür. Ama bu iki eleştirinin de altında yatan, tablonun, “çıplak kadınları ele alması” değildir. Zira her şeyden önce “Kübist” bir anlayışla yapılan tablo, kadınların vücudunu öyle bir deforme etmiştir ki, kadınların çıplak oldukları bile zor anlaşılmaktadır. Öte yandan, resme meraklı olan bütün sanat severlerin de bilebileceği gibi, Rönesans’tan bu yana sayılamayacak kadar çok çıplak kadın resmi tuvallerde yer almıştır. Balık eti bir vücuda sahip olan hafifce kilolu kadınların, bir yatağa sırtı size dönmüş bir şekilde yatağa uzanmış olarak size gülümsediği tabloların sayısı oldukça fazladır. O nedenle tabloya yöneltilen bu eleştirilerin altında yatan temel neden kadınların soyut, belli belirsiz bir çıplaklık içinde olmaları veya toplumun bu açıklığı kaldıramayacağı falan değildir. Tabloyu eleştirenlerin yönelttikleri eleştiriler altında yatan, tablodaki kadınların, Rönesans’tan bu yana benimsenmiş olan ve çıplak kadın resmetmenin sadece tek bir biçimde olabileceğine inanan bağnaz ressamların Picasso’nun, kadınları Kübist bir anlayışla, farklı açılardan görüntülerini eşzamanlı olarak tabloda buluşturmasına, kısacası Kübizm’e karşı duydukları tepkidir. Diğer bir ifadeyle, Picasso bu kadınları Rönesans’tan gelen sabit çıplak kadın formu içinde çizmiş olsaydı, ne çıplaklık ve ne de toplumun bu tür tablolara hazır olmadığı iddiaları ileri sürülecekti. Bu anlamda “Avignon’lu Kızlar”, o zamana kadar hiç eleştirilmemiş olan çıplaklığın değil, çıplaklık üzerinden Kübizm’e yöneltilmek istenen eleştirilerin hedef tahtası olmuştur.
   Tabloya karşı yöneltilen bu ilk tepkiler pek fazla ses getirmeyince, eleştirilerin niteliği ve kalitesi de düşmüştür. Kübizm’in giderek parlamakta olmasını hazmedemeyenler, eleştirilerini, “Picasso’nun aslında yetenekli bir ressam olmadığı ve halkı aldattığını” ileri sürecek kadar küçülmüşlerdir. Oysa Picasso bu resmi, yaptığında henüz 25 yaşındaydı. Babası, Barselona Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim öğretmeni olmak gibi önemli bir kimlik kartına sahipti. Picasso’yu daha 3 yaşındayken ele ve takibe aldı, ders vermeye başladı. Babasının ifadesine göre, muntazam dersler verdiği oğlunun okul defterleri, sadece ve sadece sayıların şekilleriyle ilgili olan desenler ve çizimlerle doluydu! Babası bu çizimleri incelediğinde oğlunun mükemmel bir ressam olacağına kanaat getirdi ve daha da çok üstüne düşmeye başladı. Beraber resim yapıyorlardı. Babasının anlattığına göre, bir gün, bir güvercin resmi çizmeye çalışan Picasso’yu dikkatle ve sabırla izlemiş. Özellikle oğlunun güvercinin ayaklarını nasıl çizeceğini merak ediyormuş Picasso güvercinin ayaklarını mükemmel bir şekilde çizip de resmi bitirince, babası “gel!” demiş… “Artık sanatçı sensin, tüm resim malzemelerimi ve bu küçük atölye benzeri yeri sana hediye ediyorum!..” Yine babası, Picasso’nun daha 13 yaşında iken kendi seviyesine geldiğini ve 16 yaşında iken de Rönesans ressamı Rafael gibi resim yaptığını dile getirmiştir. Ama, Picasso’nun, babası tarafından dile getirilen en önemli özelliği, daha sonraki yıllarda meşhur bir ressam olduğu günlerde dahi, bir resmi yapabilmek için, çocuk gibi neredeyse 40 yıl çalıştığıdır! Yani sabrı… Malum resim bir sabır sanatıdır ve sabırsızlara göre değildir. O da Picasso’da varmış… Böyle bir ressamı, 25 yaşında bile olsa, yetenekli olmadığı ve halkı kandırdığı sözleriyle eleştirmek aslında hafiflikten başka bir şey değildir…

 

“Avignon’lu Kızlar”ın sonraki günleri

   İleri sürülen eleştiriler haklı olmasa ve özünde yeni bir akım olan “Kübizm”e duyulan tepkileri ifade ediyor olsa da genç Picasso bu eleştirilerden haklı olarak etkilenmiş ve tabloyu bitirir bitirmez kamuoyuna sunmaya cesaret edememiştir. Bir süre sonra, yakın saydığı arkadaşlarını atölyesine çağırarak yeniden eleştirilerini almayı ve tepkilerini ölçmeyi düşünmüştür. Tabloyu inceleyen arkadaşlarından gelen tepkiler de pek olumlu olmamıştır. Aslında kendisi de “Kübizm” i benimsemiş olan Picasso’nu en yakın arkadaşı Braque, tabloya, anlaşılmaz bir şekilde, “sanki bize kıtık yedirmişsin de, üstüne petrol içirip ağzımızdan ateş çıkmasını istiyormuş gibisin” diyerek garip ve anlaşılmaz bir tepki göstermiştir. Meşhur ressam Henri Matisse ise daha açık bir biçimde, “etrafına öyle bir kabalık ve vahşilik yayıyor ki, göze asit değmiş gibi hissediyorsun!” demek suretiyle olumsuz tepkisini dile getirmiştir. Bu nedenle Picasso, resmi kamuoyuna sunmamış, atölyesinde bir köşeye bırakmış ve olanlardan çok etkilenmiştir. Hatta bu dönemde, Picasso’nun bunalıma girdiği, intiharı düşündüğü söylentileri de resim camiasında yayılmıştır. Bu nedenle Picasso, bu olayların yaşandığı 1907 yılından 1916 yılına kadar, yani 9 yıl resmi kimseye göstermemiştir. 1916 yılında ise resmi çok küçük bir topluluk görebilmiştir. Dönemin en önemli eleştiri yazarı Apollinaire de tablo hakkında olumlu veya olumsuz bir görüş beyan etmemiştir. Picasso’yu bir tek ünlü koleksiyoncu Gertrude Stein savunmuş ama o da resmi satın almamıştır. Tablo ilk defa, 1916’da tabloyu gören bir sanat sever tarafından 20.000 Franga satın alınmak istenmiş, ama Picasso bu teklifi kabul etmemiştir. Ancak Picasso, tabloyu, söylendiğine göre, karısı Olga’nın hiç beğenmemesi nedeniyle, 25.00 Franga, moda tasarımcısı Jacques Doucet’e satmıştır. Bu şahsın dul karısı ise, 1929 yılında tabloyu 150.000 Franga bir galeriye satmıştır. Nihayet 1939 yılında, New York Modern Sanatlar Müzesi tabloyu 28.000 Dolara satın alarak sergilemeye başlamıştır. Tablonun kamuoyuna sergilendiği yıl da 1939 olarak kabul edilmektedir. Bu anlamda 80 yıldan bu yana müzede sergilenen “Avignon’lu Kızlar”ın, 1950’de, 1963’te ve 2003’te olmak üzere üç defa restorasyondan geçirildiğini de belirtmek gerekir.
 

YORUM EKLE

banner75