Tarihimiz içinde cumhuriyeti bir daha düşünmek

“Cumhuriyetin ilânı, mevcut bir durumun açıklanarak tescilidir
   Bir yasama faaliyeti olarak düşünüldüğünde, 1921 Anayasasının değiştirilmesi suretiyle Türkiye’ye “cumhuriyet” i getiren kanunun kabulü, oldukça basit bir faaliyetin ifadesidir. TBMM’nin gerçekleştirdiği yasama faaliyetleri dikkate alındığında, en çabuk gerçekleştirilen yasama faaliyeti olarak da dikkati çekmektedir. 28 Ekim akşamı arkadaşlarıyla plânladığı hareket tarzı gereğince,  ertesi gün, yani 29 Ekim 1929 Pazartesi günü Saat 13.30’da kürsüye gelen Mustafa Kemal, “Anayasa’nın Bazı Maddelerinin Açıklığa Kavuşturularak Değiştirilmesine İlişkin Kanun”u Meclise sunmuş ve sadece 5 saat sonra kanun kabul edilerek saat 20.30’da cumhuriyet ilân edilmiştir. İsminden de anlaşılacağı gibi, kanun, o zamana kadar hiç olmayan, bilinmeyen, uygulanmamış olan bir müesseseyi getirmemiş, hatta “cumhuriyetin ilânından” bile söz etmemiştir. Tam tersine, kanun, mevcut bir durumu “tavzih ettiğini”, yani “açıklığa kavuşturduğunu” söyleyerek, “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir” demek suretiyle 23 Nisan 1920’den beri var olan uygulamanın adını koymuştur. Abdurrahman Şeref Bey’in haklı olarak belirttiği gibi, yapılan sadece “doğan çocuğun adının konması” dır.
  

“Osmanlı’dan henüz kurtulmuş olan Anadolu halkı,

cumhuriyetin ilanıyla pek ilgilenmemiştir
 

   Doğrusunu isterseniz, cumhuriyetin ilan edildiği günlerin gazetelerine bakıldığında, kurtuluş savaşında elinde bulunan zaten kısıtlı malvarlığının çoğunu ve evlâtlarını yitirerek yok olmanın eşiğine gelmiş bulunan Müslüman Türk halkının cumhuriyetin ilanıyla fazla ilgilendiğini söyleyebilmek pek mümkün değildir. Tabii ki, Ankara’da büyük bir coşkuya ulaşmayan vasat kutlamaların yapıldığı bilinmektedir. Cumhuriyetin ilân edildiği ve Mustafa Kemal Paşa’nın cumhurbaşkanı seçildiği İstanbul 3. Kolordu komutanına bildirilmesi üzerine, 29 Ekim gecesi saat 03.00’de Selimiye Kışlası ile, limanda demirli bulunan Yavuz, Kemal Reis ve Muin-i Zafer gibi harp gemilerinden 101 pare top atışının başladığı, ertesi gün okulların tatil edildiği, tüm şehrin bayraklarla donatıldığı, saat 15.00’de de valilikte ve daha sonra da Kolorduda tebriklerin kabul edildiğini gazeteler yazmaktadır. Gece ise İstanbul ve İzmir’de fener alayları düzenlenmiş ve halk kısmen olsun sokaklara dökülmüştür. Tabii bu kutlamalar içinde mizah yönü en kuvvetli olan kutlama, Halife Abdülmecit’in, “Osmanlı Saltanatı’nın hâlâ dimdik ayakta olduğunu” hatırlatırcasına, “Abdülmecit bin Abdülaziz Han” imzasıyla Mustafa Kemal’e bir tebrik telgrafı göndermesi! Olmuştur. Belirtmek gerekir ki, bu telgraf, ileride yaşanacak olan “hilafetin kaldırılması” krizinin erken habercisi olarak yorumlanmıştır. Kaldı ki, Anadolu’da yaşayan ve ancak %2’si okuma yazma bilen 11 milyonluk Anadolu halkının cumhuriyet hakkında bilgisi olması, nasıl bir idare şekli olduğunu ve Osmanlı’nın geleneksel yönetim tarzları olan mutlak monarşi, meşruti monarşi veya istibdat ile karşılaştırması ve cumhuriyet hapsinden mükemmel olduğunu takdir ettiği için sokaklara çıkıp sevinmesi herhalde beklenemezdi. Osmanlı’nın yeni devlete, yani Türkiye Cumhuriyeti’ne bıraktığı mirasın bir parçası da buydu işte!
 

Osmanlı’da cumhuriyeti bilmek, anlamak ve tartışmak

“mürekkep yalamış” bir zümreye nasip olmuştur…


   Osmanlı halkından sınırlı sayıda insanın dikkatini çeken cumhuriyet kavramı hakkında bilgi sahibi olan, anlamaya çalışan ve bu kavram merkezli tartışmalar yapmak, sadece, “mürekkep yalamış” bir zümreye nasip olmuştur. Ama bu zümre dahi, cumhuriyet kavramını, ne cumhuriyetin ilânından önce, ne de ilânından sonra olması gerektiği gibi tartışmıştır! Osmanlı tarihine değinen kitaplara bakıldığında, hemen her kitapta, “Osmanlıda Cumhuriyet fikrinin gelişimi” adı altında bir paragrafa rastlamak mümkündür. Ancak bu paragraflarda bizlere anlatılan, özellikle II. Meşrutiyet döneminde “hürriyet” ve “demokrasi” istemlerin dile getirildiği görüşlerdir. Başka bir deyişle, tartışılan yine “cumhuriyet” kavramı değil, cumhuriyet kavramının ayrılmaz iki unsuru olan “hürriyet” ve “demokrasi” istemlerinin dile getirilmesi olmuştur. Mutlak monarşi ile idare olunan ve mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçme sancıları içinde olan bir toplumun aydınları cumhuriyet kavramını gerçek anlamda nasıl tartışabilirdi ki? Mithat Paşa, “Cumhuriyetçidir!” ihbarı ile Taif zindanlarına sürülüp orada öldürülmemiş miydi? Samsun’a gönderilecek paşaların listesi “İngiliz sever Vahdettin” in önüne konulduğunda, Vahdettin Mustafa Kemal Paşa’nın isminin karşısına, dikkat çekercesine, “cumhuriyetçidir!” yazmamış mıydı?  Meşruti de olsa, Monarşinin arkasından cumhuriyetin geleceğini çok iyi bilen Osmanlı, “cumhuriyet” kavramının değil tartışılması, kavram olarak anılmasına bile izin vermemiştir. Unutmamak gerekir ki, Osmanlı’dan kalan aydınların  “cumhuriyet” kavramından söz etmeleri, yine Mustafa Kemal Paşa sayesinde olmuştur. Zira, Vatan, Tanin, İkdam ve Hakimiyet-i Milliye gibi gazetelerde yazan Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Raşit Bey, İsmail Müşfik gibi Osmanlı döneminde yetişmiş olan yazarlar, ancak Mustafa Kemal Paşa’nın 23 Eylül 1923 tarihinde “Newe Freie Press” adlı Avusturya gazetesine vermiş olduğu demeçten sonra cumhuriyet lehine yazılar yazmaya başlamışlardır.
 

Mustafa Kemal’in cumhuriyet okumaları Harp Okulunda

başlamış ve Cumhuriyetin ilânına kadar sürmüştür


   Mustafa Kemal’in cumhuriyet düşüncesine yaklaşmaya yönelik okumaları, Harp Okulunda kurmay subay eğitimi aldığı yıllarda başlamıştır. Bu dönemde Fransız Devrimi’ni okumaya başlayan Mustafa Kemal, Voltaire,  Montesquieu ve özellikle J.J. Rousseau’yu inceleyerek cumhuriyet idaresinin derinliklerine inmeye başlamıştır. 1900’lerin başında doğu cephesinde ise, Hobbes, Locke ve Comte’u da okumalarına kattığını görüyoruz.
   1920’lere gelindiğinde ise, elinde yine J.J. Rousseau’nun yayın tarihi 1913 olan “Mukavele-i İçtimaiyye”, yani “Toplum Sözleşmesi” adlı meşhur kitabı vardır. Mustafa Kemal, bu dönemde okuduğu kitapları daha dikkatli okumakta, satır altlarını çizmekte ve sayfa kenarlarına notlar almaktadır. Örneğin bu kitabın 156. sayfasında geçen, “Hakimiyet kudreti basit ve tektir. Bu gücü bölmek, yok etmektir” cümlesinin altını çizip yanına da “Mühimdir” şeklinde bir not düşmesi dikkat çekmektedir. Rousseau’dan o kadar çok etkilenmiştir ki, o dönemde yanında bulunan Halide Edip, Mustafa Kemal’in tamamen Rousseau gibi konuştuğunu ve yakın çevresine, “Bütün kudret halkındır, kudret bölünemez. Yürütme ve yasama da birbirinden ayrılamaz” görüşünü işlediğini anlatmaktadır.

   Mustafa Kemal’in cumhuriyet okumalarına bakıldığında, onun cumhuriyete en yakın olduğu dönemin ise, cumhuriyeti ilan etmesinden birkaç ay önceki zaman dilimi olduğu görülür. Mustafa Kemal, bu aylar içinde, daha önce okumuş olduğu neredeyse bütün kaynakları tekrar ele alarak bir kere daha değerlendirmiştir. Bu dönemde, mülkiye hocalarından İsmail Hakkı Babanzade’nin 1913 yılında yayımlanmış olan “Hukuku-u Esasiye”, yani Anayasa Hukuku adlı kitabı dikkatle okuduğu, düşündüğü, notlar aldığı ve Babanzade’nin Montesqieu’den aktardığı görüşlere ayrı bir önem verdiği görülmektedir. Nitekim Mustafa Kemal, kitapta yer alan, “1877’de iyi niyetle çıkartılan anayasa 1908’de zor ve güç kullanılarak ulusça geri alındı. Aslında hukuk sorunları zor ve güç kullanılarak çözülemez ise de, ulusun o sırada olağanüstü gösterileri, zor kullanma üstü örtülü olarak halk tarafından da onaylandığını gösterdi” cümlelerinin altını çizmiştir. Bu ifadelerin, meclisteki konuşmasına, “Milletimiz, hiç kimsenin oluruna gerek duymadan milli hakimiyeti almıştır. İsyan ederek almıştır. Alınmış olan hakimiyet hiçbir sebep ve surette terk edilemez, başkasına verilemez” şeklinde yansıması, ulu önderin bu görüşlerden ne kadar çok etkilendiğini göstermektedir. Mustafa Kemal’in, aynı kitabın 119. sayfasında yer alan ve Babanzade’nin Montesqieu’dan aktardığı “Cumhuriyeti yaşatan genel kural fazilettir” cümlesinin altını çizmesi ve yanına 1923-1789=134 notunu düşmesi de dikkate değerdir.
 

Mustafa Kemal, cumhuriyete dayanan devlet şeklinin yeni

devlette derhal hayata geçirilmesini her fırsatta dile getirmiştir


   Mustafa Kemal, büyük bir strateji dehası idi. Bir sorunla karşılaştığında onu iyice düşünür, anlar, sorunları birbirinden ayırarak tek tek ortaya koyar, her bir sorun hakkında olası çözüm yollarını düşünür ve kendi içinde tartışır, çözülmesi nispeten güç olanların güçlük çıkarmasının nedenlerini belirler ve bunların aşılabilmesi için tekrar tekrar çözüm yolları üretmeye çalışarak, kendi ifadesiyle “uygulamayı evrelere ayırır ve uygun zaman geldiğinde adım adım ilerleyerek” hedefe ulaşırdı. Bu nedenle, “şu tarihte bunu yapacağız, bu tarihte şunu yapacağız!” şeklinde boş laflar etmez, zamanı uygun gördüğünde yapardı! Nitekim daha Samsun’a yola çıktığında aklında  “saltanat ve hilafeti kaldırıp cumhuriyeti kurmak olduğu” halde, bu düşüncesini bir sır olarak saklamıştır. Aynı şekilde, Sivas Kongresi sırasında verilmiş olan, “İstanbul’daki Padişahlık hükümeti çökmüştür, Anadolu’da yepyeni, Cumhurluk mahiyetinde bir devlet kurulması” na yönelik önergeyi, “sırası gelecektir, şimdi gündeme alınmasın!” diyerek önlemesi bu stratejik anlayışını açıkça ortaya koymaktadır.
   Ancak, milli egemenlik ve cumhuriyet kavramlarına verdiği anlamları giderek olgunlaştıran Mustafa Kemal, cumhuriyetin bir devlet şekli olarak Türkiye’de hayata geçirilmesi gereğini, üstelik daha bir Osmanlı subayı iken bile, her fırsatta dile getirmekten çekinmemiştir. 1906 yılında Suriye’de görevli iken, yakın arkadaşı Halil Bey ile birlikte askeri bir resmi geçit izlerken, “Halil, bir adam için böyle şenlikler yapmak budalalık değil midir? Bir millet kurtuluşu için şenlik yapabilir. Nihayet kendisine pek büyük hizmetler etmiş olan bir adam için de şenlik yapabilir, diyelim. Fakat Hanedanı Âli Osman içinde kazara bazıları bu memlekete hizmet etti diye onun nesline neden şenlik yapılsın? Padişah dünyaya gelmekle memlekete hayırlar mı geldi?” Halil Bey etraftaki inzibatlardan çekinir ve tam Mustafa Kemal’i susturmaya kalkışırken o devam eder: “Padişah da kim oluyormuş,  Padişahlık da ne demekmiş?”. Halil Bey çekine çekine, “Pekiyi memleketi nasıl idare edeceğiz? Fena olan Sultan Hamit gitse bile gene bir Padişah lâzım olmayacak mı? “ diyebilmiştir. Bu cevaba çok kızan Mustafa Kemal, bağırarak, “Neden mutlaka Padişah fikrine saplanıyorsun, Cumhuriyet yaparız!” deyince arkadaşı onun ağzını kapamak zorunda kalır!
   Çok önemli olan bu ilk örnekten sonra, Mustafa Kemal’in hiç çekinmeden “Cumhuriyet” sözcüğünü hem de bağırarak andığı diğer bir örnek de 31 Mart Vakıasının yaşandığı ve Harekât Ordusu’nun İstanbul’a girdiği günlerden sonra yaşanmıştır. Bu günlerde Ayazağa kasrında yapılan bir toplantıda, üstelik salonda Vahdettin’in küçük kardeşinin oğlu da bulunduğu halde, olması gereken idare tarzının tartışıldığı anlarda Mustafa Kemal, herkesin duyacağı bir şekilde “Cumhuriyet, Cumhuriyet!” diye açıkça bağırabilmiştir. Aynı Mustafa Kemal,  Sofya’ya gitmeden önce Kazım Özalp ile yaptığı görüşmede de, oldukça cesur bir biçimde, “En iyisi cumhuriyet… Osmanlı hanedanını ortadan kaldırmak, yeni bir Türk devleti kurmak ve bu devletin esasını da cumhuriyet prensiplerine göre hazırlamak olacaktır” diyebilmiştir. Daha sonra, Amasya Genelgesinde yer verilen “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır “cümlesi ile, Erzurum Kongresinde sözü geçen “Milletin mukadderatına hakim bir milli irade” ifadesi cumhuriyeti değil de neyi ifade etmektedir?
   Büyük kurtarıcımız Mustafa Kemal, önce ülkeyi işgalden kurtarıp, daha sonra da “En Büyük Eserim” dediği cumhuriyeti ilân ederek Anadolu halkını” bir sülâlenin kulu” olmaktan çıkarıp “vatandaş” yapmıştır. Tüm arzusu, Türkiye’de halk egemenliğini gerçekleştirmekti ve ömrü pahasına bunu gerçekleştirdi. Ama geçen 97 yıl içinde biz ne yaptık?  “Cumhuriyet kavramını ve içeriğini” onun kadar okuduk mu? Cumhuriyetin mutlaka, “ hukuk devleti”,“demokrasi” ve “insan hakları” kavramlarını da beraberinde getirdiğini hiç düşündük mü?  Yoksa cumhuriyetin ayrılmaz parçası olan demokrasiyi sadece “sandıktan çıkma” olarak algılayıp, “halk beni seçti, ben istediğimi yaparım!” diyerek, “hukuk devleti” olmaktan vazgeçip yine cumhuriyetin ayrılmaz bir parçası olan insan haklarını bol bol ihlâl mi ettik? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2019 yılı istatistiklerine bakıldığında, Türkiye, 9.250 dava ile Rusya’dan sonra ikinci sırada! Demek ki, “Cumhuriyetimizi”,  kuruluşundan bu yana 97 yıl geçtiği halde bir arpa boyu ileri götürememişiz! Yine de, Türkiye’deki bütün güzel şeylerin kurucusu olan ve adı artık sadece “mücevher taşlara” değil, ruhumuza yazılmış olan Mustafa Kemal Atatürk’ü “En Büyük Eseri”nin kuruluşunun 97. yılında minnet, şükran ve rahmetle anarım.

 

YORUM EKLE

banner75