Tarihimize damga vuran ve acımızı almamış olan Nisan

Nisan ayı, Kıbrıs’ın çağdaş tarihine damga vurmuş olan bir aydır. Başlangıç noktası olarak 1955 yılının Nisan ayını alabiliriz. Bu tarihte başlayan mücadele bizi bağımsızlığa götürmüştü. Oysa hedef bağımsızlık değil Enosis ve taksimdi. Sömürge halklarının en ideal hülyaları bağımsızlıklarını kazanmak ve kendi devletlerini oluşturmaktı. Biz Kıbrıslılar bağımsızlığımızı kazanmış, tüm dünya tarafından tanınan kendi devletimizi kurmuştuk ancak Kıbrıslı Rumlar “bastarda” olarak nitelendirdikleri bu devletin yıkılması için hazırlık yapmaya başlamışlardı. Gerek Karamanlisli Yunanistan gerekse Orgeneral Gürsel ve İnönülü Türkiye bağımsızlığını garanti ettikleri devleti geliştirmek ve refahını artırmak isteseler de Kıbrıslı Türkler de aynı yönde hazırlığa koyulmuşlardı. Maalesef milliyetçilik her iki toplumda da eziciydi ve devletin gelişmesine izin vermedi. Devleti yıktılar ve halen acısını çekiyoruz.
   2003 yılının Nisan ayında barikatlar açıldı. Kıbrıslıların yaşamları Lefkoşa’nın göbeğine, Ledra Palace’a taşınmıştı. Kıbrıs’ın kalbi orada çarpıyordu. Ama o zamandan beridir şanssızlık yakamızı bırakmıyor. Milliyetçilik ve retçiliğin kutsal lideri Tasos Papadopulos solun oyları ile iktidarın direksiyonundaydı ve “çıraklarına” toplumumuzun ve ülkemizin yeniden birleşmesinin değil “diz çökmesinin” söz konusu olduğunu yayma görevini verdi. Karşılıklı sarılmalar, kucaklaşmalar, onca yıldan sonra arkadaşların yeniden bir araya gelmeleri, yeni arkadaşlık ilişkilerinin yaratılması, köylülerden gördüğümüz kabul ve gösterilen coşku da aynı ayda gerçekleşen fenomenlerdi. Hepsi çok yakında ülkemizin yeniden birleşmesini bekliyor ve an meselesi olduğunu düşünüyorlardı. Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler coşku içerisinde yüzüyorlar ve kısa sürede özgür olacağımıza ve kaderimizi, istikbalimizi kendimizin belirleyeceğimize inanıyorlardı. Kimse Kıbrıs’ın bölünmüş kalacağına inanmıyordu.
   Bir sonraki yılın Nisan ayı geldi ve Tasos Papadopulos çıkıp gözyaşı döküp yurttaşlardan BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın sunduğu çözüm planını reddetmelerini rica etti. O zamanki destekçisi de yine solun liderliğiydi. Gelecekte ülkemizi yeniden birleştirme fırsatını korumak adına çok fazla çimento dökmeden “yumuşak bir hayır diyelim”.  Kıbrıslı Rumların liderinin gözyaşları ile milliyetçilik ve ret nehirleri taşmış, solun çimentosu ise birleşme sürecini mezara gömmüştü. O zamandan beri, milliyetçiliğin değirmenine çok fazla su döküldü, ırkçılık arttı ve faşist yapılar ortaya çıktı. O dönemde sırtında taşıdığı yıllara rağmen parlak fikrini ortaya koyup yeniden birleşme arenasında baş gösteren Gl. Kliridis şu uyarıyı yapmıştı: “Hayır dersek doğrudan kaosa gideriz”. Ve bizi kaosa attılar.
   Kıbrıs Rum tarafının bugünkü lideri Kliridis’in yanındaydı. Yeniden birleşmeye önderlik edecek yeni yüzdü. Annan Planı’nın kabul edilmesi için çetin bir savaş vermişti. Bu sebeple de kendisini ödüllendirdik. Kendisini liderlik koltuğuna oturttuk ve Sayın M. Akıncı ile çok önemli görüşmeler yaptı ve yakınlaşmalar sağladı. Fakat sonrasında kendisi de retçiliğe yöneldi, milliyetçiliğe daha da fazla yatırım yaptı, Kıbrıslı Türk lideri tamamıyla baypas etmeye çalıştı ve günün sonunda milliyetçilik ve retçiliğin kıyılarına vardı.
   Yine Nisan’dayız, halen Nisan’dayız. Olasılıklar ve umutlar azalıyor olsa da belki Mayıs ayı bize müjdeli haberler getirir. Anastasiadis gittikçe daha fazla bölünmeye ve iki devletliliğe kayıyor. Çünkü Kıbrıslı Türklerin olmadığı, sadece Kıbrıslı Rumların karar verecekleri bir devlet yönetmek istiyor. Gelecek karanlıktır ama umut en son ölür…

 

YORUM EKLE