Tüm insanlığa barış içinde virüssüz bir yıl dileğiyle

“ORTHOGRAPHİAM”

2020 yılında neleri nasıl yaşadık?
2020 yılı insanlık için felâketlerle dolu bir yıl olarak tarihe geçti… Avustralya’daki yangın felâketler getirecek olan yılın ilk habercisiydi… Can kaybı fazla değildi, ama yinede 25 insan hayatını kaybetti. Milyon hektarlık orman yandı ve 1.2 milyar çeşitli türde hayvan öldü… İnsan, bir “quala”nın kendisini kurtaran itfaiyeciye nasıl sarıldığını gösteren gazete fotoğrafını unutamıyor… Hatay’da 400 hektar ormanlık alanın yanmasına ve bir çok hayvanın ölmesine ve İstanbul Heybeliada’da çıkan yangınlar Türkiye’yi de üzdü… Adamızda da hektarlarca dönüm yeşil alan yandı, yok oldu… Peşinden depremler geldi… 24 Ocak’ta Elazığ’da, 30 Ekim’de İzmir’de ciddi depremlere yaşadık… Elazığ’da 40, İzmir’de ise 116 insanımız hayatını kaybetti. Kadın cinayetleri ve kadına karşı şiddet ise tek kelimeyle bir “rezalet”. Kadınları öldürenlerin veya dövenlerin aynı akşam serbest bırakıldığı bir hukuk sistemine sahip olan Türkiye’de, en az 365 kadın öldürüldü ve her gün öldürülmeye de devam ediyor.

İstanbul Sözleşmesi bize fazla geldi! AİHM’de, “insan hakları ihlâlleri” konusunda Türkiye aleyhine açılan davaların sayısı sayesinde kazandığımız dünya birinciliğimiz yanında, Maşallah kadın cinayetleri konusunda da dünya birincisiyiz! Bu arada, kadına karşı şiddet olaylarının, ne yazık ki adamızda da giderek arttığına tanık olduk… Trafik kazalarına diyecek bir lâfım yok… Türk milleti için trafik kazaları zaten olağan, bir kader meselesi!… Biliyorsunuz “direksiyon hakimiyetini kaybetme!” gibi bir sorunumuz var nede olsa!..  Adamızda da bu sorunumuz sıkça kendini hatırlatıyor! Bu yüzyılda, yaşanan bir başka insanlık ayıbı, ABD’nin Minnesota kentinde bir polisin kendisine yardım eden diğer polislerle birlikte bir siyahiyi boğazına dizini dayayarak resmen boğması, öldürmesiydi. Yıllar boyu unutulmayacak olan bu iğrenç bu olay, “Siyah Hayatlar Önemlidir (Black Lives Matters)” adı altında, ABD dahil, dünyanın her yerinde haklı protestolara yol açtı. Bütün bunları, yılın sonuna doğru, Azerbaycan ordusunun açık bir galibiyetiyle sonuçlanan Ermenistan-Azerbaycan savaşını yaşadık. Evet Azeriler savaşı kazandı işgal edilmiş olan topraklarını geri aldı ama ne yazık ki, bu savaşta da 2.600 insan şehit oldu. Ya bizim şehitlerimiz? Dünyanın çeşitli bölgelerinde görev yapmakta olan ordumuz, 159 şehit verdi bu yıl içinde… Bütün bu felaketler tabii ki insanlığa, deyim yerindeyse, kök söktürdü… Ama, hiç kuşku yok ki, 2020’ye damgasını vuran Covid 19 salgını oldu… Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkan bu virüs, çok kısa bir zaman içinde tüm dünyaya yayıldı. Dünya Sağlık Örgütü, mart ayı içinde, virüsün bir Pandemi, diğer bir ifadeyle “küresel salgın” haline dönüştüğünü ilân etti. 11 Mart tarihinden beri esiri olduğumuz bu küresel salgın, 1.8 milyon insanın ölümüne neden oldu. Adamızda ölenlerin sayısı çok şükür daha iki rakamlı sayılara ulaşmadı ama Türkiye’de19.878’e ulaştı bile… “Tedbirlerimizin faydasını görüyoruz, ölüm sayılarında düşüş var!” deniyor ama kaç gündür her gün 250 kişiden aşağı ölen yok!
Tabii bu rakamların yanında söz konusu virüsün hayatımızı alt üst etmiş olması da cabası. İnsanlar Mart ayından bu yana canları ile cepleri arasına sıkıştı. Tüm dünyada olduğu gibi, adamızda ve Türkiye’de kapanma, mesafe, maske ve hijyenin yanında tek çare olarak görüldü. Kapanmanın ne zaman ve özellikle ne ölçüde ve ne şekilde olacağı aylara ve vakıa sayısına göre değişti. Kısmi veya tam sokağa çıkma yasakları insanları bunalttı… Hangi seviyede olursa olsun yüz yüze eğitim-öğretim bitti. Uzaktan eğitim adı verilen ve asıl amacı çok yönlü bir eğitimden ziyade ikinci işleri öğrencilik olan kitleleri eğitmek olan bu model, ne öğretenler, ne de eğitime katılanlar açısından haklı olarak sevildi… Yüksek öğretim ve turizm sektörlerine dayanan ekonomik yapısı nedeniyle adamız çok güç durumda kaldı. Türkiye ise, 85 milyonluk nüfusuyla tabii ki daha güç durumda… Bir psikiyatr arkadaşım, nisan ayında yaptığımız görüşmemizde, “6 ay geçsin sen o zaman gör, insanın psikolojik dayanma süresi 6 aydır!” demişti. Ne kadar doğruymuş… Her gün görüyoruz, duyuyoruz: İnsanlar, tüm uyarılara rağmen maskeyi bir aksesuar olarak kullanmaya devam ediyorlar, kumar oynamak için ucube binalarda gizli kumarhanelere gidiyorlar, tekne kiralayıp denizde partiler veriyorlar,  askere uğurlamalarına devam ediyorlar ve yılbaşını kalabalık ortamlarda kutlamak için otellerde yer ayırmaya veya villa kiralamaya bile kalkışıyorlar.  Umudumuz aşıdaydı. Galiba bulundu ve yapılmaya da başlandı… Ama aşılarla birlikte yine bin bir tartışma ve bin bir sorun. Bunları tek tek ele almaya gerek yok! Bakalım bizleri neler beklediğini göreceğiz.

 

Tarih boyunca insanlığı derinden etkileyen küresel salgınlar
 

Bilindiği gibi, Covid19 insanoğlunu perişan eden, hayatını derinden etkileyen ilk küresel salgın değil. Anlaşılan o ki, bu lanet salgınlar daha MÖ başlamış!
MÖ. 431’de insanoğlu tifo ile sıkı fıkı olmuş! Yunan medeniyetinin en güçlü yılları olan bu yıllarda, Atina, Perslerle uzun süren savaşlar yapmış ve Persleri yenmiş. Ancak Atina Spartalılar tarafından kuşatıldığında,  şehirde yüksek ateş, baş ağrısı, deri dökülmeleri ile başlayan ve kramplar ile ishallerle şiddetlenen ve yedi gün içinde insanı öldüren bir illet başlamış. Atina’nın lideri Perikles’in de içinde bulunduğu on binlerce insan bu hastalıktan hayatını kaybetmiştir. Dört yıl süren bu salgın, şehrin nüfusunun dörtte birini yok etmiştir. Homeros’un İlyada destanında “Tanrıların Gazabı” adı altında bu salgından bahsedilmektedir. Yıllar sonra yapılan kazılarda çıkartılan iskeletlerin kemikleri ve dişleri üzerinde yapıla incelemelerden bu hastalığın tifo olduğu anlaşılmış.
165 yılına ise “çiçek hastalığı” insanlığa merhaba demiştir. Roma ordusu Mezopotamya’dan dönerken askerlerin bir çoğu hastalanmış ve günde beş bin kişi ölmeye başlamıştır. Bu salgın belki de insanlığın pandemiler karşısındaki ilk büyük sınavıdır. Zira 15 yıl süren bu salgında toplam beş milyon insanın öldüğü ifade edilmektedir.
540 yılı vebanın ortaya çıktığı yıl olmuştur. Bizans İmparatoru Jüstinyen’in çıktığı Mısır seferinde, hastalık taşıyan fareler, Bizans gemileriyle İskenderiye ve Konstantinopolis’e taşınmışlardır. Hastalık, veba mikrobu taşıyan ve farelerin üstünde bulunan pirelerden askerlere ve denizcilere bulamış ve yine gemilerle Avrupa’ya taşınmıştır. 542 yılında günde on bin insanın öldüğü, sokakların ceset dolu olduğu, ölülerin Galata civarında açılan yetmiş bin kişilik toplu mezarlara gömülmeye çalışıldığı, ancak bunları yetmediği ve sokakların ceset dolu olduğu kaynaklarda yer almaktadır. Salgının İstanbul halkını derinden etkilediği, ticaretin bittiği, şehirde ekmek bile bulunmadığı, halkın açlıktan ölmeye başladığı ve dört ayda şehrin nüfusunun % 40’nın öldüğü de bilinmektedir. İmparator Jüstinyen de vebaya yakalananlar arasındadır.
1300’ler ise, 800 yıl sonra, vebanın tekrar geri döndüğü yıllar olmuştur. Ancak veba bu sefer çok kuvvetli gelmiştir… İlk önce Orta Asya görülen veba Karadeniz’e ve İstanbul’a ulaşmış, 1347’lerde de Kırım’dan Ceneviz gemileri ile Sicilya’nın Messina limanına varmış ve şehri perişan ederek önce İtalya’ya, sonra da  Fransa’ya ulaşmıştır. Bu aşamada farelerden değil, insandan insana bulaşmaya başlamış ve şehirlerin nüfusunun % 90’nını öldürerek bir şehirden diğer şehre yayılarak bütün Avrupa’ya yayılmıştır. İnsanların hastalarla yakınlık kurmamaları ve kalabalık yerlere girmemeleri ilk defa bu salgınla anlaşılmıştır. Düşünün ölü sayısı Floransa’da altmış bin, Venedik’te yüz bin ve Londra’da da yüz bin kişiye ulaşmıştır. İnsanların psikolojisi bozulmuş ve kitlesel cinayetler görülmeye başlanmıştır. Çingeneler, evsizler, Yahudiler, dilenciler, cüzzamlılar katledilmiştir. Öyle ki, insanlar, vebanın günahkârları adam etmek için yeryüzüne gönderdiği bir çare olduğuna inanmaya başlamıştır. Uzun süren bu salgın, altı yılda Avrupa’da yirmi-otuz milyon kişiyi, dünya genelinde ise yetmiş beş milyon insanı öldürmüştü. Yani Covid 19’dan daha betermiş…
1490’lar ise ortaya “sosyete hastalığı” adı verilen ve sanatçılar arasında sıklıkla görülen “sifilis (frengi)” salgını çıkmış… Kaynağı Amerika idi ve suçlananlar da yine günahkâr addedilen homoseksüeller ve hayat kadınları olmuştur. Hastalık, onu taşıyan askerlerle birlikte, orduların güzergâhlarında bulunan şehirlerde hızlı bir şekilde yayılmış ve Almanya, İngiltere, İsviçre ve Hollanda’ da veba ve tifüs kadar olmasa da çok sayıda insanın ölmesine yol açmıştır. Vasco’da Gama’nın gemilerindeki denizciler ise, hastalığı uzak doğuya taşımışlar salgın orada da kendini göstermiştir.
1500’lü yıllarda ise dünya ölçeğinde bir salgın görülmemiş, ancak İtalya ve Almanya’da tifüs ve veba “tekrar gelebiliriz!” sinyalleri vermiştir. Örneğin 1542’de Balkanlarda savaşan Osmanlı, otuz bin askerini yine tifüsten kaybetmiştir. Macaristan’ı savunmaya çalışan Avusturya ordusu da aynı şekilde tifüsten kırılmıştır. Almanya ise,1618-1648 Otuz yıl savaşlarında sekiz milyon askerini hem tifüs, hem de vebadan kaybetmişti. Veba Avrupa’da en son 1700’lerde tekrar görülmüş ve Fransa’da bir milyon kişiyi öldürdükten sonra 1855’de Çin, Hindistan ve Hong Kong’da on iki milyon insanın canına mal olmuştur. 1861-1865 ve 1892 -1895 yılları ise Osmanlı’da ilk defa Kolera salgınının görüldüğü yıllar olmuştur. Abdülaziz’in padişahlığı döneminde Hindistan’dan Kızıldeniz yoluyla gelen ve Kudüs, Kıbrıs, Girit ve İzmir Edirne ve İstanbul’u derinden etkileyen bu salgını, Osmanlı, Avrupa’dan uzman doktorlar ve ilâçlar getirerek büyük bir başarıyla yayılmadan önlemiştir. 1892-1895 yılları arasında yaşanan Hindistan kaynaklı ikinci salgın dalgasında ise, artık tecrübeli olan Osmanlı, salgını daha Rusya ve İran sınırlarında önlemeyi amaçlamış ve bu konuda kanun bile çıkartarak salgını başarılı bir şekilde idare etmiştir.
1918’de yaşanan “İspanyol Gribi” salgını ise, insanlığa çok ciddi bir darbe vuran en önemli küresel salgın olarak tarihe geçmiştir. 1918’in Mart ayında ABD Kansas’ta bir askeri kampta başlayan basit bir grip vakıası, altı ay gibi kısa bir zaman dilimi içinde tüm dünyaya yayılmış ve tarih boyunca görülen en etkili küresel salgın olarak insanlığı derinden etkilemiştir. Normal basit bir grip gibi başlayan, ancak insanları 48 saatte sokakta öldürmeye başlayan bu salgın öylesine etkili ve öyle alışılmadık bir tablo çizmiştir ki, varlığı bilindiği halde, “İnfluenza (İspanyol gribi)” virüsü akıllara bile gelmemiştir. Antibiyotikler henüz keşfedilmemiş olması ve aşının da yokluğu virüsün izole edilmesini önlemiştir. Üstelik savaş da devan ettiğinden askeri hareketlilik virüsün yayılmasını daha da kolaylaştırmış, askeri gemiler veya kara ordusunun ayak bastığı her yerde virüs etkisini göstermiş ve bir yılda 50 milyon insan can vermişti. İnfluenza virüsü İstanbul’a da bulaşmış ve bir yılda on dört bin vatandaşımızın ölümüne neden olmuştur. O dönemde hastalığın önlenmesi için uyulması ve alınması gereken önlemler ile bugün yaşadığımız Covid 19 salgınında alınması istenen önlemler arasında şaşırtıcı bir benzerlik olduğu görülmektedir. “Hastalığa yakalananlarla görüşmemek, kahvelere sinema, tiyatro, bar, pavyon, müzikhol, semt pazarları gibi yerlere gitmemek, elleri ve ağzı sık sık yıkamak, öksürme veya hapşırma sırasında ağzı mendil ile kapatmak, ateş ve kırıklık halinde derhal doktora başvurmak ve hastayı izole etmek” en başta gele önlemlerdi. Okulların ve üniversitelerin 15 gün tatil edildiği, tiyatro ve sinemaların kapatıldığı bu dönemde ölen binlerce insanımız nedeniyle, doktorlarımız bile bu hastalığı vebadan daha tehlikeli addetmişlerdir. Tabii, az değil elli milyon insan…
1981 AIDS, 2009 ise “Domuz Gribi” yılları oldu dünyada… Ama kayıtlara göre, ne 1981’den bu yana yirmi beş milyon insanın ölümüne yol açan AIDS ve Domuz Gribi, İspanyol gribi kadar can almadı. Hatta Domuz Gribi küresel salgın olarak bile kabul edilmedi.
Sonuçta Covid küresel salgını insanoğlunun gördüğü ve göreceği ilk salgın değil.  İnsanoğlu, şu anda içinde bulunduğumuz şartlardan çok daha ağır şartlar altında çeşitli küresel salgınlar yaşamış. Üstelik tıbbın günümüze göre çok geri olduğu yıllarda… Oysa o yıllardan bu yana tıp çok gelişti. Gelişti ama bu gelişme ancak bakteriyel hastalıklar üzerinde etkili olabildi. Veba, sifilis, tifüs, kolera, sıtma gibi mikrobik hastalıklar artık pek önemsenmiyor. Ama mikroorganizmaların, yani virüslerin evrimi devam ediyor ve tam anlamıyla hiç birinin çaresi yok. Tam korunma sağlayan aşıların geliştirilmesi son derce güç. Görüyoruz işte Çin yapımı aşı ile Alman-Amerikan şirketinin geliştirdiği aşıların getirdiği yeni sorunları ve tartışmaları… İnsanlar artık bıktı, televizyonu bile açmak istemiyorlar. Programların büyük çoğunluğu, haberlerin büyük çoğunluğu Covid! Ama,  insanın bu dönemde “canı ile parası” arasına sıkışmış olması, ne yazık ki menfaatler çatışmasını da beraberinde getirdiği için, ortalıkta yine bir dolu istek ve bu istekler doğrultusunda yapılmış olan öneriler dolaşıyor. Yok yüze yüze eğitime geçelim, yok karantina kalksın, uçaklar uçsunda otellerimiz dolsun… Biz yaparız… Önemli olan hem kapanmak, hem de para kazanabilmek… Tartışılmalar bitmiyor! …Sonuçta var olan tartışma ortamı daha da kirleniyor ve insanlar akıl, sinir ve ruh sağlıklarını daha da kaybeder hale geliyorlar. Siyasal iktidarların bu tartışmaları idare edebilmesi, bir yola sokması mümkün değil, zira onlar da oy kaygısı ile bu menfaat gruplarına hoş görünmek durumundalar… Sonuçta galiba tek yolumuz, bir aşıyı bile zamanında getiremeyen idarecilerimizin aşıları getirmelerini beklemek ve aşılarımızı yaptırıp, gerekli olmadıkça sokağa çıkmayarak evde değerlendirmek! 
2021’in bizlere, savaşsız, depremsiz, yangınsız, ırk, din ve mezhep ayrımının yok olduğu, kadınlara karşı şiddetin son bulduğu, çocukların hiçbir şekilde ölmediği ve öldürülmediği, hayvanların ayaklarının, patilerinin kesilmediği, gençlere ve söylediklerine önem verildiği, her kesin konuşma dilini, üslubunu, kavga, hakaret ve ayrıştırmadan arındırdığı, hoşgörülü ve tabii ki VİRÜSSÜZ ve barış içinde bir dünya getirmesini diliyorum.
Bu çalışmanın hazırlanması sırasında, ÖZLEN, F.: Mikrobun gazabı, NTV Tarih, Haziran 2009, sh.60-65’den yararlanılmıştır.

 

YORUM EKLE

banner111

banner34

banner75