Ulusal sorumluluğumuz Kıbrıs

Ergün DERVİŞ (Y. Müh. Mimar, İTÜ)

Haziran 2019

Kıbrıs adası, Anadolu’ya 40 deniz mili, Yunanistan’a 570 deniz mili mesafede maddenin en küçük zerresi atom gibi küçük, fakat devasa önemde Akdeniz’in en önemli ve üçüncü en büyük adasıdır. “Yeşilada” sıfatını muhtemelen yeşil bitki örtüsü, flora çeşitliliği ve zenginliği sayesinde kazanmıştır. Bu özelliği, zaman içinde adaya egemen olanlar tarafından sömürülerek büyük yara almıştır. En büyük ağaç talanı ile sedir ağacı ormanı yok edilmiştir. Sırasıyla Asurlular (Nil seferinde sal vb. deniz taşıtlarında), Venedikliler (Vatikan Sarayı’nın ahşap dekorasyon malzemesi olarak) ve İngilizler (kireç ocaklarında, İkinci Dünya Savaşı sırasında Mareşal Montgomery’nin Rommel’e karşı Kuzey Afrika savaşlarında istihkamlarda kullanılmak üzere) iki yüz yıllık sedir ağacı ormanlarının hemen tümü tüketilmiştir. Asya, Avrupa, Afrika kıtalarının kavşak noktasında Orta Doğu’yu, Süveyş Kanalı’nı, Akdeniz hava ve deniz ulaşımını kontrol ederek denetim altında tutan, her açıdan stratejik öneme haiz ada, her devirde bölge ülkelerinin ilgisini çekmiş, 20. yüzyıl sonu ile 21. yüzyıl başlarında saptanan denizaltı enerji kaynakları ile de tüm dünya ülkelerinin iştahını kabartmış müstesna ve vazgeçilmez bir konumdadır. Sivil ve askeri alanlarda bilinen önemine ek olarak bu zengin kaynaklara da sahip olmak için çeşitli hesaplar yapılmaktadır. Kıbrıs adasında ağırlıklı iki etnik unsur, Türkler ve Rumlar yaşamaktadır. Adaya Türkler ilk olarak MS 1191 yılında gelip yerleşmiştir. Arslan Yürekli Richard ordusunun besin ihtiyacının karşılanmasında, güvenilir bulduğu Türkleri hayvan besiciliği için adaya getirterek levazımda istihdam etmişti. Bu Türkler Girne kazasında, Girne, Ağırdağ, Kırnı vb. civar yerlere yerleştirilmişti.

Osmanlılar 1571 yılında Kıbrıs’ı ele geçirdiklerinde ada Rumları; Ortodoks kiliseleri kapatılmış halde, Katolik Latinlerin baskısı altında bulunuyordu. Osmanlı yönetimi Rumları bu baskılardan kurtarmış, Ortodoks kiliseleri açılmış, başpiskoposluğa geniş yetkiler vererek desteklemiştir.

Osmanlı devletinin çöküşü ile 4 Haziran 1878 yılında, ada hukuken Osmanlı devletine bağlı kalmak kaydıyla İngiltere’nin yönetimine bırakılmıştır. 5 Kasım 1914 yılında İngiltere adayı ilhak ettiğini ilan etmiş, 1923 Lozan Antlaşmalarının 16. ve 20. maddeleri uyarınca bu ilhak resmen tanınmıştır. 1571-1878 döneminde her iki etnik unsur sosyal, kültürel, ekonomik etkileşim ve barış içinde yaşamıştır.

1878 tarihinden itibaren ada Rumları, Yunanistan’ın kışkırtmaları ve İngiliz yönetiminin desteği ile sürekli ve artan şiddetle baskılarla Türkleri sindirmeye yönelmişlerdir. Şiddet, şiddeti doğurmuş “ruh ve şevkini” hep diri tutan Türkler de kısıtlı imkanlarıyla örgütlenip küçük balıkçı tekneleriyle Türkiye’den silah temin ederek kendini savunmuştur. Sözün özü her iki etnik unsur Türkler ve Rumlar iç ve dış baskılar ve zorluklarla boğuşmak zorunda kalmıştır.

İçte, iki toplum; biri Türkler savunma, diğeri Rumlar yok etme güdüsüyle mücadele halindedir. Bu süreçte İngiltere genelde Rumları desteklemekle birlikte, Rumların aşırı taleplerine karşı Türkleri kullanmış hem nalına hem mıhına siyaseti gütmüştür. Bu dönemde vali şoförleri özellikle Türklerdi. 1191’de Arslan Yürekli Richard kişisel güvenliklerini Türklere emanet etmiştir.

Bu zorlu süreç; 17 Şubat 1959 tarihinde Türkiye-Yunanistan ve İngiltere’nin imzaladığı, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” kuruluşu ve 1960 “Garantörlük” antlaşmaları ile son bulmuş, yeni bir dönem başlamıştır. Artık şiddet bitti, barış olacak derken ya da öyle sanılırken bu antlaşmalara gönülsüz imza atan Yunanistan ve Kıbrıs Rumları tedhiş eylemlerini sürdürmüş, 21 Aralık 1963 tarihinde Türkleri yok etme eylemlerine fiilen girişmiş, Cumhuriyet’in ortağı Türkleri devletin dışında bırakmışlardır. Savaş ve çalkantılarla dolu bu dönem, Rum ve Yunanlıların silah zoruyla adayı Yunanistan’a bağlama eylemine dönüşünce “Garantörlük” antlaşmalarının kendilerine verdiği hak ve üstlendiği yükümlülükler doğrultusunda, hem bu oldubittiyi önlemek hem de Türkleri yok olmaktan kurtarmak amaçlı, 20 Temmuz 1974’te Türkiye’nin askeri müdahalesi ile son bulmuştur. Bu girişim aynı zamanda Türkiye’nin Akdeniz’de izole edilmesini önlemiştir. İki toplum arasındaki görüşmelerde nüfus mübadelesi konusunda antlaşmaya varılmış, Güney’de mahsur kalan 65.000 Türk Kuzey’e göç etmiştir. Görüşmelerde herhangi bir ilerleme sağlanamaması üzerine süreci hızlandırmak için Türk tarafı inisiyatif alarak Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni 13 Şubat 1975’te ilan etmiştir. Görüşmeler 2 Ağustos 1975 tarihinde son bulmuştur. Dış baskı ve telkinlerle toplumlar arası görüşmeler tekrar başlatılmış, 12 Şubat 1977 tarihinde Denktaş-Makarios, her iki toplum liderleri sıfatıyla “İkiler Antlaşması’nı” imzalamıştır. Bu antlaşma ile “Kıbrıs’ta iki toplumlu, iki kesimli, bağımsız ve federal bir devletin” kurulması öngörülmüştür. Bu antlaşma, daha sonra Denktaş-Kipriyanu tarafından da teyit edilmiştir. Toplumlar arası görüşme-uzlaşma girişimlerinin ara ara başlayıp her seferinde sonuçsuz kalması üzerine Türkler, 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) kurmuştur.

1878-1960 dönemi İngiltere’nin egemen olduğu dönemdir. Bu dönemde Rumlar ve İngilizler, Türkleri sürekli olarak artan şiddetle baskılarla sindirmeye çalışmışlardır. 1923’ten itibaren Türk nüfusun önemli bir bölümü Anadolu’ya göç etmiştir. Baskı ve ekonomik sebeplerle en çok İngiltere ve Avustralya’ya göçler devam etmiştir. Göç eden Türkler ada ile bağlarını maddi-manevi canlı tutmuşlardır. İngiliz yönetimi her zaman Rumlara yakın olmuştur. Yine de anadilde eğitim, yıllık ulusal ve dini günlerin bayram olarak ve eşit sürelerde kutlanmasında eşitlik gözetilmiştir. (23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim ulusal, Ramazan ve Kurban dini bayramları, mevlit kandili Türklerin resmi tatilleri olmuştur.)

Türklere karşı Rumların her türlü şiddeti de içeren idari, ekonomik vb. baskıları İngilizlerin himaye denebilecek hoşgörüleri ile, 1878’den itibaren giderek artmıştır. 1571-1878’lerde Türk ve Rumlar var olan barış ortamında karşılıklı etkileşim içinde olmuşlardır. Önceleri Türkler lehine olan bu etkileşim, 1878-1950 döneminde Rumların daha etkin olduğu bir sürece dönüşmüştür. Bunun sonucunda Türkler her iki dili, Türkçe ve Rumcayı konuşmasına karşın Rumlar sadece Rumca konuşmuş, Türkçe öğrenmemişlerdir. Bu durum bazı yerlerde Türkçe’nin unutulmasına bile yol açmıştır. Bu süreçte her şeye rağmen “ulusal şuur ve bilincini” hep canlı tutan Türkler Atatürk devrimlerini anında haber alıp, derhal uygulamışlardır. Önlemeye yönelik Rum ve İngiliz baskıları etkili olamamıştır. Kıbrıs Türkü her zaman Atatürk ve devrimlerinin takipçisi, koruyucu ve uygulayıcıları olmuştur. Ezan da 1950’lerin ilk yarısına kadar Türkçe okunmuştur. Tüm baskılara karşın, toplumun her kesiminde toplumu uyanık tutmaya yönelik eylem ve mücadele her koşulda var olmuştur. İşte, Türk toplumuna ışık tutanlara bir örnek.

Olay 1935’lerde gerçekleşmiştir. Baf kasabasına 1,5 kilometre mesafede bulunan Yeroşibu, nüfusu bin civarında karma bir köydü. Nüfusun yaklaşık %90’ı Rum, %10’u Türk’tür. Bu köye ziyarete gelen İngiliz Vali onuruna Rumlar, teması Rum varlığı üzerine kurgulanmış şatafatlı bir karşılama töreni düzenlemişler. Vali ve Rumların çok mutlu ve coşkulu oldukları bir anda genç bir adam, elinde bir tutam çiçekle kalabalığı yararak valinin huzuruna çıkar. “Sayın Vali, ben bu köyün Türk ilkokulunun öğretmeniyim. Türk öğrenciler yetiştirdikleri bu çiçekleri size göndermiştir” diyerek takdim eder ve ayrılır. Herkes o görkemli hazırlığın bir anda yerle bir olduğunu görmüş, şok olmuştur. O öğretmen babam Teralı Ahmet Derviş Bey’dir. Bu anekdotu anlattıktan sonra “Valiye bu köyde Türklerin de yaşadığını gösterdim ya!” demiştir. Babam gururlu idi, bense onunla ve ondan daha çok gururlu idim. Öğretmen Derviş Bey vatan ve ulusu için duygularını ve endişelerini şimdi değineceğim öyküyle ifade etmiştir: “Kervancının devesi ölmüş, ahirete intikalinde yapılan sorgulamada ona sahibinden şikayetçi olup olmadığı sorulmuş. Deve, sahibim fakir bir kervancı idi, beni çok çalıştırır, ağır yük yükler, dinlendirmez ve az yiyecek verirdi. Fakirdi ve zorunlu olarak böyle davranıyordu. Çok sıkıntı çektim. Beni yine de kıt kanaat da olsa beslemiştir. Şikayetim yoktur. Ancak bütün bir ömür boyunca beni eşeğin peşinden yürütmesi yok mu? İşte bunu asla affetmem” diyerek soruyu cevaplamıştır. Bu öykü, tüm vatanseverlerin duygularına tercüman, bir vatanseverin haykırışıdır.

Hemen yer yerde benzer öyküler ve topluma ışık tutanlar var olduğu içindir ki Kıbrıs Türk’ü varlığını sürdürebilmiştir. Anavatan’dan Kıbrıs’a yapılan ziyaretler kültürel çıkarma olmuş, mevcut ulus şuurunun güçlü tutulmasına ivme katmıştır. Örneğin 1948 yılında içlerinde Kadın Gazetesi sahibi İffet Halim Oruz ve Çorum Milletvekili Hasene Ilgaz’ın da olduğu Öğretmen Okullarını Bitirenler Cemiyeti’nin düzenlediği 54 kişilik bir kafile adanın neredeyse tüm Türk bölge ve köylerini ziyaret etmiş, moral destek vermişlerdir. Tera köyüne geldiklerinde onları karşılayanlar arasında ben de vardım; ilkokul öğrencisiydim. Celal Hordan, Türkçe konuşma kampanyası ile tüm Türk bölge ve köylerini dolaşmış, yasal bir yaptırımı olmamasına rağmen, halk bu çağrıya uymuş ve kendi anadillerini öncelikli olarak kullanmışlardır. Birçok vatanseverin şükranla karşılanan eylemleri olmuştur. Kıbrıs Türk Kültür ve Yardım Derneği Başkan Vekili Avukat Nevzat Karagil Türkiye’deki öğrencilere gönüllü rehber olmuş bireylerdendir. Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı mensupları, benzeri dernekler ve bireyleri Kıbrıs davasına ada içinden ve dışından emek vermişlerdir.

Ulusumuzun kaderinde izlenecek yol Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği yoldur. Mücadele, tam bağımsızlık mücadelesidir. Atatürk diyor ki: “Tam istiklal demek, elbette siyasi, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her alanda tam bir bağımsızlığa ve hürriyete kavuşmak demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklalden yoksun kalmak, ulus ve memleketin gerçek anlamıyla bütün istiklalinden yoksun kalması demektir.” Bir ulus ancak böyle tam bağımsız olmanın onur ve gururuyla yaşar. Kıbrıs Türkü böyle bir yaşamı hak etmiştir.

20 Temmuz 1974 Kıbrıs’ta yeni bir oluşumun başladığı tarihtir. 2019 yılına gelinene kadar geçen kırk altı yılda Türk ve Rumların uzlaşarak aynı devlet çatısı altında bir araya gelme arayışları sonuçsuz kalmıştır. Önce 12 Şubat 1977 tarihli “İkiler Antlaşması” yok sayılmış, Türklerin adada ancak azınlık statüsünde olabilecekleri, “Garantörlük antlaşmalarının” iptal edilerek Türk askerinin adadan çıkarılması, Rumların önkoşulu olmuştur. Rumların bu taleplerini en sert şekilde reddetmek gerekirken maalesef zafiyet gösterilmiş tepkisiz kalınmıştır. Türklerin uzlaşı adına gösterdiği tek taraflı iyi niyet yani birtakım tavizler Rumları cesaretlendirmiş, her müzakere aşamasında elde ettikleri tavizleri bir sonraki müzakerelere basamak yapmışlar, yine de antlaşmaya varmaktan kaçınmışlardır. Rumlar önkoşullarını ilan ettikten sonra uzlaşı beklemek esasen safdillik olur. Türk tarafı maalesef bu noktadadır! KKTC yönetici ve müzakerecilerinin taviz vermeleri zorunluymuş gibi bir yaklaşım ve tutum içinde olmaları affedilmez büyük bir talihsizlik ve hatadır. Yüzde doksanının Vakıf malı olduğu ve usulsüzlükle yağma edildiği saptanan Maraş bölgesine ilgisiz kalınması, Güney’de mallarını bırakarak Kuzey’e göç eden Türklere hala daha mallarının karşılığı verilmezken, Rumların başvuruları kabul görmekte, tazminat ödemeleri dahil zararları tazmin edilmektedir. Bu nasıl bir devlet yönetimi anlayışı, vicdan, ulus ve yurttaş sevgisidir?

Bazı Türkler, AB şemsiyesi altında tükenmez bolluğa kavuşulacağı savı ile ulusal değerleri hiçe sayarak toplumu zehirlemekten geri kalmamaktadır. AB ikiyüzlü tavrını sergilemiş, “Garantörlük antlaşmaları” hükümlerini hiçe sayarak Rum kesimini “Kıbrıs Cumhuriyeti” sıfatıyla AB üyeliğine kabul etmiştir. Bu emrivaki (oldubitti), aslında adada hem Türklerin, hem de Rumların kendi sınırları içerisinde var ve egemen olduklarının kabul belgesidir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yönetiminin yapması gerekeni AB ve Rum yönetimi yapmış, iki bölgeli oluşumu fiilen tanıdığını ilan etmiştir. Türkler bu oluşumu sahiplenmeyi bile becerememiştir.

Kıbrıs sorunu diye bir sorun yoktur. Koparılan yaygaralar çıkar elde etmek içindir. Ama aslında Kıbrıs’ta gerçekten sorun vardır. Bu sorun, Yunan ve Rumların Türkleri yok etme istek ve eylemleri ile şimdi Kıbrıs’ın, sonra Anadolu’nun Yunan egemenliği altına alınması hayal ve ütopyalarından kaynaklanan bir sorundur. Nitekim, Türkiye’nin Lozan’da bedel ödeyerek sahip olduğu Ege’deki 152 adacık ve kayalıklar, uluslararası antlaşmalara aykırı olarak ve ilgisizlik sonucu Yunan işgalindedir. Son yıllarda Anadolu’nun dibindeki 18 ada ve adacık daha bunlara katılmıştır. Şimdi hedef Kıbrıs ve Anadolu’dur. Gerçek sorun budur; oldubittiye getirme çabalarıdır. Hakkına sahip çıkmaz, pasif kalırsan pişman ve perişan olursun. Elini verirsen kolunu kurtaramazsın, taviz budur! Kulaklara küpe olmalı muhakkak surette bu adacık ve kayalıklar sahibi Türkiye’nin egemenliği altına geri alınmalıdır. Saptanan denizaltı zenginlikleri bu adacık ve kayalıkların kıta sahanlıklarıyla birlikte vazgeçilmez önemini kat be kat artırmaktadır. Böylesi hesaplar Türkiye Cumhuriyeti’nin (TC) güçlenmesini önlemek ve Akdeniz’le bağlantısını kesmek, Kıbrıs’tan soyutlamak, Kıbrıs Türklerini de yok hükmünde bırakmak hesaplarıdır. Gerçek sorun budur. Rumların bu anlayışı, Kıbrıs’ta iki toplum arasındaki müzakerelerde de apaçık gözlemlenmektedir. Türk yönetimlerinin duruşu ise vahimdir! Kıbrıs’ta Türkler ve Rumların karşılıklı saygıya dayalı, güvenli, hak, hukuk, adalet ve huzur içinde refahı paylaşmaları bu nedenlerle adada aynı çatı altında, bir arada, iç içe yaşayamayacağının kanıtıdır.

Aşık Veysel bu olguyu dizelerinde şöyle dile getirmektedir:

Kim okurdu, kim yazardı

Bu düğümü kim çözerdi

Koyun kurt ile gezerdi

Fikir başka başka olmasa.

Aşık Veysel’i şükran ve saygıyla anıyorum.

“Ahlakçı Stoa Felsefesi” diye ifade edilen ve MS 5. yüzyıla kadar etkili olan akımın kurucusu Kıbrıslı Zenon (MÖ 336-264) “İnsanın mutlu yaşamının, erdemli, doğru ve akılcı düşünce” ile sağlanabileceğini söylemektedir. Böyle bir ahlak öğretisi felsefi akımın yeşerdiği Kıbrıs’ta insanlık ayıbı, vahşet, yirmi dört yüzyıl sonra 21. yüzyılda yaşanmakta ve yaşatılmaktadır.

Kesin olan Kıbrıs Türkü için yaşamsal tehlikenin varlığı sorundur. Medeniyet, insanlığın ilk insandan başlayarak üretip geliştirdiği bilgi ve fikirler dizisidir. Sadece barışın olduğu, iyi fikirler değil, aynı zamanda savaşın olduğu kötü fikirler de bu bilgi ve fikirler dizisinde yer alır, eyleme dönüşür. Çelişki, insanın “savaşı” insanlık dışı vahşi bir eylem olarak nitelediği halde sürekli savaş içinde olmasıdır. Diğer bir çelişki de başkalarının kötü eylemleri saptırılarak, kendi kötülük ve vahşet eylemlerinin göz ardı edilmesidir. Bu cümleden olarak Birinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu’da zorunlu Ermeni tehcirini meclislerinde soykırım olarak niteleyen Kıbrıs Rum Yönetiminin Atlılar, Muratağa, Sandallar, Taşkent vb. yerlerdeki soykırım eylemlerini görmezden gelmeleri çarpıcı bir çelişkidir. Bu katliamlar BM tarafından da saptanıp kayda geçirilmiştir. Bu düşünce yapısında olanlara nasıl güvenilebilinir? Hal böyleyken bir arada yaşanabilir diyenler nasıl bir kafa yapısında?

Kıbrıs adasında her iki etnik grubun kimlik, ulusal duyguları, kendi kültürlerine olan bağlılıkları, birbirlerine taban tabana zıt bakışları, her iki tarafta oluşan ve hala canlılığını koruyan etnik çatışmaların acı öykü ve yitimleri ve hala yaşanmakta olan bireysel, toplumsal ve siyasal süreçler, insanlık dışı “Ambargo” gibi baskıların sürdürülmesi birleştirici değil, iki toplumu ayrıştıran travmatik göstergelerdir.

Yurdunu seven onun için zahmet çeker. Özgür, mutlu ve çağdaşlaşmak için mücadele ederken kişisel tatmin olma hırslarından uzak durulmalıdır. Ülkeyi yönetenler toplumlarına sağladıkları kazanımlarla ya da taviz vererek topluma zararlı olmalarıyla değerlendirilirler. Devleti yönetenlerin manevraları olabilir, ancak “Milletin vazgeçilmezleri” asla değiştirilemez, manevra konusu olamaz. KKTC Meclisi “Milletin vazgeçilmezlerini” bir an önce dünyaya ilan etmekle yükümlüdür. 1923 yılına kadar hukuken adanın tümünün sahibi olan Türkler, şimdiki fiili sınırlarına razı olmakla zaten fazlasıyla ödün vermiştir. Demokratik kurumlarıyla kırk altı yıldır tüm olumsuzluklara karşın ayakta kalan KKTC toplumu, bundan sonra da aynı bilinç ve güçle zaaf göstermeden varlığını sürdürmelidir. Her Türk’ün atası Mustafa Kemal Atatürk ulusal egemenliğin önemini ve izlenecek yolu şöyle işaret etmektedir: “Hakimiyetine sahip olmayan bir insan veya bir toplum, hiçbir zaman iradesini kullanamaz. Hakimiyetini herhangi birine bırakan bir insan kendi iradesinin kullanılacağından ve uygulanacağından emin olamaz. Bunun için insanlar, milletler kendi iradelerini, kendi vicdanlarının eğilimini yapmak ve uygulamak isterlerse hakimiyetlerini mutlaka ellerinde tutmak mecburiyetindedirler. Şimdiye kadar milletimizin başına gelen bütün felaketler, kendi talih ve geleceklerini başka birisinin eline terk etmesinden kaynaklanmıştır.”

Atatürk’ün 1927 yılı 15-20 Ekim tarihleri arasında millete hitap ettiği “Nutkunda” dile getirdiği bu ifadeler her ulus için olduğu gibi özellikle KKTC için de geçerli, evrensel değerlendirmelerdir.

Tarih bilinci geleceği doğru planlamanın başat yoludur. Mustafa Kemal Atatürk: “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” demiştir. Tarihimizi doğru bilmek, doğru anlatmak tüm KKTC yurttaşlarının yükümlülüğüdür.

Acı çekmek üretici olabilmelidir. KKTC halkı da acıdan nasibini almıştır. Hamasetten uzak, yaşanan süreci, genç nesillere aktarmak, vatana karşı olan sorumluluk gereğidir. Vatan sevgisi, millet aklının ön planda tutulmasını gerektir. Bu akıl, KKTC’nin TC ile birlikte bilinen önemi ve bulunan zenginliklerden azade beka sorunu olduğunu göstermektedir. Bunun içindir ki KKTC bugünkü mevcut sınırlarıyla Türk ulusuna aittir, pazarlık konusu edilememelidir. Yurdu akıllıca sevmek, ileride zarar verecek düşünce ve davranışlardan uzak durmayı gerektirir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirlerine bağlı vatandaşların teşkil ettiği siyasi ve sosyal bir hayat” olarak tanımladığı ulus, TC ve KKTC yurttaşlarının aynı değerlere haiz farklı adlar altında tek bir ulus olduğunu ifade etmektedir. Bu ulus Türk ulusudur. Kıvancı ve kaderi ortaktır.

Ulusun yaşamının gelişmiş, çağdaş bilgi ve bilim ile donanımlı, geleceği güvenli, mutlu, huzurlu, başarılı olabilmesi, kendi ulusu yanında insanlık alemine olumlu katkı sağlayan, sorunlara doğru ve adil çözümler bulan ulus olabilmesi, her bireyin görevi gereğince yerine getirmesine, yaşamdan ne beklediğinin değil, yaşam için ne yapması gerektiğinin bilincinde olmasına bağlıdır. Hayat, insanlar ve doğa güçleriyle sonsuza kadar sürecek bir uygarlık mücadelesidir. Vatan için yaşamak, vatan için ölmek kadar ulvi ve kahramanlıktır. Mustafa Kemal Atatürk ulusal siyaset ilkelerini şöyle tanımlamaktadır: “Ulusal sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi gücümüze dayanmak, varlığımızı koruyup ulusun ve yurdun gerçek mutluluğuna, bayındırlığına çalışmak, gelişigüzel ulaşılamayacak istekler peşinde ulusu uğraştırmamak ve zarara sokmamak, uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir.”

Temeli sağlam olmayan hiçbir yapı ayakta duramaz, yıkılır. Devletler için de böyledir. Sağlam temeller üzerinde devlet inşa etmek, iyi mayanın hamuru kabartması gibi zihnen ve ahlaken olgunlaştırılarak ulusun yüceltilmesini sağlamak ve “Çağdaş Ulus Projesi”ni hayata geçirmek ile mümkün olur.

Ülkeyi yönetenler yaptıklarından sorumludur; eylemlerinin hesabını verecektir. Bu hesabı şimdi vermeseler bile sonra, kendilerinden sonra gelenler mutlaka verecek. Ya gururlanarak ya da lanetlenerek. Tarihte örnekleri çoktur.

Toplumlarına karşı yükümlü ve sorumlu olanlar üzerlerine aldıkları emanetin hesabını hem Hak’ka hem de halka vereceklerinin bilincinde olmalıdır.

Atatürk uyarıyor: “İnsaf ve merhamet dilenmekle ulus işleri, devlet işleri görülmez. Ulusun ve devletin şeref ve bağımsızlığı korunamaz. İnsaf ve merhamet dilenmek gibi bir ilke yoktur. Türk ulusu, Türkiye’nin gelecekteki çocukları bunu bir an akıllarından çıkarmamalıdırlar. Meclislerle idare edilen memleketlerde ise en tehlikeli durum bazı milletvekillerinin yabancılar adına çalınmış ve satın alınmış olmalarıdır. Millet meclisine kadar girme yolunu bulabilen vatansızlara her zaman rastlanabileceğine, tarihin bu konudaki örnekleriyle hükmetmek zaruridir. Bunun için ulus, kendi vekillerini seçerken çok dikkatli ve titiz olmalıdır. Aziz ulusuma şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın.”

İnsan, akıl ve irade ile ahlaklı, erdemli, yurdunu ve milletini seven, bu uğurda çalışarak üretmek ve gelişerek geliştirmekle yükümlü kılınarak yaratılan bir varlıktır. Kişiselliğin egemen olduğu yerler, toplumda yeterli bilgi ve aydınlanmanın olmadığı az gelişmiş ya da gelişememiş yerlerdir. Buralarda kurumsallaşma olamadığından, devlet kurumlarının başına kimin geleceği çok önemlidir. Doğru soru, “Bu kişi kim olmalı” değil, “hangi ilkelere sahiptir” sorusu olmalıdır. Bunun için toplumun bilgi, bilim ve çağdaş değerlere sahip olması sağlanmalıdır. Ancak o zaman milletini ve vatanını seven, içindeki yücelik ruhunu uyanık tutacak ahlaklı, erdemli kimselerin kendilerini temsil edeceğinden emin olur. Ulusun yaşamını, geleceğini, olaylar, şartlar ve kararlar belirler. Belirleyen olmazsan, rüzgarın sürüklediği kuru bir yapraktan farkın kalmaz. Her toplum kendi içinden çıkan lider ve yöneticilerle yönetilir. Kimi ulusların çöküşü, kiminin uygar oluşu ya da devletlerin güçsüz veya güçlü oluşu, başarısızlık veya başarı sadece lider ve yönetenlerin değil, tüm toplumun başarısız veya başarılı olmasından kaynaklanır.

Devletin bekası, ulusun gelişip uygarlaşması özellikli bir bireyin önderliğinde mi olur; yoksa ulusun ortak değerlerinin çağdaş normlarla yüceltilip bu değerlere sahip çıkan toplumun çabaları ile mi sağlanır? İki görüşten söz etmek gerekirse:

İngiliz düşünür Thomas Carlyl (1795-1881), Tarihte kahramanlar ve kahramanlık kitabında, özellikli insanları öne çıkarır, ulus onu takip eder görüşünü savunur.

Rus düşünür Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910) ise yönlendirmeyi ulusun yaptığını, ileriye doğru hareketi başlatan halk, kendi içinden ulusun amaçlarını gerçekleştirecek lider çıkarır, eylemi birlikte gerçekleştirirler, görüşündedir.

Toplum ne denli uyanık, eğitimli ve gelişmiş ise yönetenleri de doğru yönde denetler. Toplum böyle bir güçten yoksunsa, ya da bu gücünü kullanamıyorsa geleceği, yönetenlerin kişilik, kimlik ve karakterlerine yani insafına bağlı olur. Devletin, ulusun geleceği bir kişi ya da denetimsiz bir yönetimin insafına bırakılamaz. Devlet; ulusun iradesi, ahlakı, vicdanı, gelişmişliğine ya da çürümüşlüğüne bağlı olarak ya gelişir güçlenir, ya da zavallı, utanç duyulan bir varlığa evrilerek yitip gider. Bir ülkede çürüme, o ülkenin seçkin, aydın ve yöneticilerinin yoldan çıkması ile başlar. Balık baştan kokar.

Bunca badireler atlatmış, ulusal varoluş mücadelesi vererek kazanmış bir toplum, yönetimleriyle topyekun nasıl olur da böylesine kişisel çıkarcı, tüketici, umursamaz bir karakter, sosyal bir çürümüşlük sergiler! Sosyologların klinik değerlendirmeye tabi tutması gereken bir olgu. Öyle bir ortam oluşmuş ki, toplum yararına atılacak ufacık küçük bir adım, devrim sayılacak!

Sağlam temeller üzerinde bir devlet inşası için koşullar oluşturulmuştur. Sınırları belli ve güvenlikli KKTC’de parlamenter rejim, hukukun üstünlüğü, demokrasi, üniversiteler vb. kurumlar vardır. Ama esas ve zorlu süreç bu kurumların evrensel ilke ve çağdaş normlarla geliştirilerek ulusun yaşam kalitesinin yükseltilmesidir. Su var, un var, yağ var; helva yapacak usta lazım. İşte bütün mesele bu!

Kıbrıs adasında her iki toplum için, belki de tarihinde olmadığı ölçüde güvenli yaşam ve barış vardır. Her iki toplumun kendi sınırları içinde demokratik yönetim ve kurumları, kendi egemen bölgelerinde, oluşturulmuştur. Biri KKTC, diğeri Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti’dir.

Kıbrıs Türkleri, egemen olduğu KKTC sınırları içinde nüfuz sahibidir. Uluslararası camia tarafından resmen tanınmamıştır. Kıbrıslı Rumlar da Kıbrıs Cumhuriyeti adı altındaki bölgede nüfuz sahibidir. Uluslararası tanınmışlığı vardır. BM ve AB üyesidir. Dünya kamuoyu ve ulusların resmi organları, çağın icaplarına uygun, kendi çıkarları doğrultusunda davranış sergilemekte, çıkarları öyle gerektirdiği için KKTC’yi resmen tanımamak suretiyle baskı altında tutma gayretleri içindedir. KKTC’nin siyaseten tanınmamış olması, onun var olmadığı anlamını taşımaz. Buna karşın, o ülkelerin yönetimlerinin resmi tutumlarına aldırmayan vatandaşları KKTC’yi ziyaret etmektedir; turistik, ticari ilişkiler az olsa da kurulmuştur.

Bu durum, insanlık değerleri gelişmiş, birçok ülke vatandaşının, her türlü engellemelere rağmen KKTC’yi ziyaret ederek, ticari ve kültürel iletişim kurarak KKTC’yi fiilen tanımış olduklarını göstermektedir. Hatta, Kıbrıslı Rumlarla sınırlı, benzer iletişim içinde olunabilmektedir. Her iki toplum ilişkilerinde ağırlıklı olarak uygarlık, insanlık değerleri ve rahatlık gözlemlenmektedir. Sadece Kıbrıs Cumhuriyeti siyasi kadroları ile öyle yetiştirilen fanatik genç nesil Rumlar hariç. Bu tespiti yaptıktan sonra ve bunlara bakarak; KKTC’nin baskılara boyun eğmeden geleceğini, refahını ve sonunda resmen tanınmışlığın sağlayacağı olanaklara sahip olduğu görülmektedir. KKTC uluslararası tanınmışlığı olmayan, lakin fiilen tanınan bir ülkedir. Üniversiteleri vardır. Üniversitelerinde dünyanın birçok ülkesinden gelen öğrenciler, kendi ülkelerinin bayındırlığı için KKTC’de eğitim almayı seçmişlerdir. KKTC’de çalışmak üzere, işgücü olarak, dünyanın birçok ülkesinden yaşamlarını kazanmak, ülkelerindeki ailelerine maddi katkı sağlamak üzere gelenler vardır. Gerek öğrenciler gerek çalışmaya gelenlerde tanınmamış bir ülkeye gelmiş olmanın verdiği sıkıntı ve tedirginlik yoktur.

Bu tespiti yaptıktan sonra, nasıl bir dünya nimetine sahip olduğumuzu görmemek, yabancıların KKTC yurttaşlarına duyduğu güven ve saygıyı, KKTC yurttaş ve yöneticilerinin onlara göstermediği, bunun bilincinde olmadığı anlaşılabilir bir durum değildir. Oysa tam yersine, aynı karşıtlık içinde bu insanlara (öğrenci, çalışan, turist) saygıda kusur etmemek, devlet politikası olarak onları kucaklama programlarını saptayıp uygulamak, bizim insan kalitemize olumlu etki yaparken, bu insanların ülkelerinde farklı elçilerimiz olmalarının yolunu açacaktır.

KKTC yurttaşları bu fırsatı hem toplum hem de devlet katmanlarında doğru ve insanca davranışlarla değerlendirmelidir. Akılcılık ve bilimsellik, kendinden sonraki kuşaklara bırakılacak en önemli insanlık değerleridir.

TC ile KKTC arasında imzalanan ortak bildiride “KKTC’ye yapılmış bir saldırının Türkiye’ye yapılmış sayılacağı, gerektiğinde Türkiye’nin adada askeri deniz ve hava üsleri kurabileceği belirtilmiştir. Benzer bir karar da TBMM’nin Kıbrıs oturumunda alınmıştır.”

Süregelen ambargolar, kıta sahanlıkları, sınırların güvenliği, denizaltı zenginlikleri ve tek taraflı gasp edilmiş hakları KKTC’de hava ve deniz üslerinin ivedilikle kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Evet, şimdi bu antlaşmanın hayata geçirilmesinin gerekli olduğu zamandır.

Mevcut durum, uluslararası tanınsın veya tanınmasın, işimiz olmamalı. Bugüne kadar, iki toplum arasındaki ilişkiler hep Türklerin Rumları tatmin etme kurgusu üzerine kurulmuştur. Yanlış olduğu sonucundan bellidir. KKTC artık tüm kurumları ile şimdiki mevcut durum baz alınarak, vazgeçilmezler saptanarak, o doğrultuda geleceğini planlayarak uygulanmalıdır.

Bundan sonra yapılması gereken toplumun yaşam düzeyinin yükseltilmesidir. Güvenliğimiz çok şükür sağlanmıştır. Şimdi, çağdaş toplumsal refah ve teknoloji arasındaki ilişkiyi kavrayıp eğitimi o yönde ilerletme zamanıdır. Ulus projesinin saptanması ve uygulamaya konması gerekir.

Gelişme, bütün alanlarda gerçekleştirilmelidir. Gelişim bir bütün olup her şey birbiriyle ilintilidir. Birleşik kaplar örneği. Sadece bir alandaki gelişme ile gelişmişlik sağlanamaz. Elbette gelişmenin ilk şartı eğitim düzeyinin çağdaşlaştırılması; kamu yönetiminin ekonomik, efektif ve liyakat esaslı yeniden yapılanmasıdır.

Elektrik enerjisi, en pahalı kaynaklarla sağlanıyor. Hollanda, kısıtlı toprağı ile dünyayı besleyen tarımı, gelişmiş ağır sanayisi, üst düzey eğitim ve kültürü olan bu ulus elektrik enerjisini denizde kurduğu güneş enerjisi santrallarıyla karşılıyor. Almanya da öyle. Dünyanın gelişmiş birçok ülkesi güneş enerjisi ile enerji ihtiyacını karşılıyor. Güneş, tükenmez ve hiçbir ülkenin egemen olmadığı, temiz, bedava bir enerji kaynağıdır. Hemen hemen yılın her günü kendini gösteren, yazın bunaltan bu kaynaktan yararlanılmalıdır. Güneş yanığı, yüzümüzün kızarığını örterek utancımızı gizliyor olabilir.

***

YORUM EKLE

banner111

banner34

banner75

banner110

banner104