Uluslararası hukuksuzluğun ve zorbalığın ilk göstergesi, hürriyete müdahaledir

İnsanlığı ilgilendiren iki önemli düstur kuşkusuz ‘hürriyet ve istiklâl’dir. Bunların her ikisi de doğal olarak milletlerin ve devletlerin vazgeçilmez haklarıdır. Hiç bir devlet ve millet, bir başka milleti ve devleti hürriyetinden ve istiklâlinden mahrum etme lüksünü haiz değildir. Uluslararası hukuksuzluğun ve zorbalığın ilk göstergesi, bir milletin veya devletin istiklaline ve hürriyetine mutlak manada şu veya bu şekilde müdahale edilmesidir. Hürriyet ve istiklal hakkı, Tanrı’nın her millete ve devlete bahşettiği bir haktır. İnsanlık için gerekli olan demokratik kurallarını Tanrı, mukaddes kitaplarıyla ortaya koymuş; adalet kavramı ile de bu iki düstura süreklilik kazandırılmıştır. Adalete saygı duyanların ve adaleti gözetenlerin uhdesinde olan hürriyet ve istiklal sahibi her millet veya devlet, huzuru ve güveni yakalamış; dünya ile barışık bir ortam içinde olmuş olur.
 

İnanç ve vicdan, adalet ve demokrasilerin anahtarıdır


   Sosyolojik temel faktörlerin başında gelen “inanç ve vicdan”, dünya insanlığının varlığında sürekli olan bir kalıtımdır. Bunlar, adalet ve demokrasinin adeta birer mihenk taşı, ayar subabı

ve terazisidir. İnanç ve vicdan, devletlerin, devleti yönetenlerin toplumsal bağlantılarında ön plana geçen ve etkin olan unsurlardır ki, bencilliği, haksızlığı, yalanı ve ihaneti mutlak manada önleyici doğal, fıtrata dayalı değerlerdir. İnanç ve vicdan yoksulluğundan muzdarip olanlar ise, dejenerasyonluğun ve yozlaşmışlığın pençesinden kendilerini kurtaramazlar. Bunların sonu hüsrandır; sürükledikleri toplumların geleceği ise felakettir.
  

Şeriatın kestiği parmak acımaz! Bertaraf edilemeyen itekleyici temel değerler


   İlahî kitaplar’ın (Zebur, Tevrat, İncil ve Kur’an) ortaya koyduğu hükümler evrenseldir. İnsanoğlu baştan beri bu hükümlerle ilk kez yüzleşmiştir. Tüm dinlerin insanlığa dönük, bütünlüklü ortak vizyonunda, toplumsal kurallar manzumesi, etkin olan çok önemli denge unsurlarıdır. Çoğu kesimler tarafından yadırganan ve anıldığı zaman da tepki oluşturan “şeriat”, yalnızca İslam’a has bir ekol olarak gözetilmemelidir. Her dininin kutsal anlayış ve geleneği şeriatla (Canonical Law) tanımlanmaktadır. Hukuk camiası içinde yaygın olan bir söylem vardır: “şeriatın kestiği parmak acımaz!” (The finger that the law cuts off does not hurt just punishment is not resented”.O halde bu” şeriat” sözcüğünü gerçek anlamıyla değerlendirmemiz gerekir.
   Batı kaynaklarında şeriat: Kilise kanunu, Kilise hukukudur. The law of Church, Religious Law: Canon Law, determines who is declered a Saint). Şeriat ayni zamanda, A regulation in church law; The canon law on this matter conflits with several other canon laws. Hıristiyan dünyasının kilise içi ve dışı kurallar manzumesi olarak da değerlendirilmektedir. İslam kaynaklarında ise şeriat: Fıkıh meseleleri, İslam Hukuku’nun bütünü ve din kurallarının genel toplamı olarak tarif edilmektedir. Şeriattan ürkmenin, peşin yargılarla şeriatı bertaraf etmenin ve müzakere etmeden, çöpe atmanın bilimsel bir davranış olmadığı aşikârdır. Hıristiyan dünyası Canon Law, “Kilise Şeriatı”nı bilimsel ve sosyal metotlarla değerlendirmekte ve bertaraf etmemektedir. Laik devletler, dinî ve sosyal bilgi değerlerini ayni zamanda korumaya özen göstermekte, bunların her birine değer vermekte, bilim sektöründe ve akademik platformlarda müzakere edilmesine imkân sağlamakta; geçmişi ve geleceği bir şekilde bütünlük olarak uzlaştırmaya çalışmaktadır. Zaten, insanoğlunun geçmişini ilgilendiren her türlü” bilgi ve belge” birer arşivsel kaynak olarak korunmalı ve gerektiği hallerde, yeni nesillere imkân sağlanıp, bunların, “geçmişi-bugünü” karşılaştırıp, “gelecek” üzerinde fikir sahibi olmalarının önünün açılması çok çok isabetli olacaktır.
   İster Canon law, ister şeriat olsun, günümüzde geçerli olsun veya olmasın, her türlü toplumsal, bireysel, medeni veya klasik hukukun ayrıca, etik değerlerin ve ahlak esasına dayanan hususların temelini, kutsal anlayışlara dayalı beynelmilel (dinî ve ahlakî) kuralların topluca hukuksal ifadesidir. Toplum ve Siyaset Bilimcileri bu gerçeği ittifakla kabul etmekte, sözleri ile ve yazılarıyla teslim etmektedirler. Dünya’daki yedi kıta insanlarının doğal yaratılışının müşterek yapısında, niteliği farklı olsa da bir ahlak ve hukuk anlayışı ve ihtiyacı noktasında buluşmuş oldukları açıkça görülmüştür.
  

Tabiata aykırı olan hükümler felaketlere kapı açar; insanlığı ise zora sokar

   Dünyada insanların, bulundukları koşullarda tercihleri farklı olsa bile, temel yaşam prensiplerinde insanî, vicdanî ve ilahî düsturlarda ortak bir anlayışta az çok birleşebilmişlerdir. Hilkat (yaratılış) esasına göre de insanlar, sahip oldukları çoğu kabiliyetleriyle ayni eylemleri gerçekleştirmektedirler. Mukaddes kitaplarda açıklanmayıp, insanların kendi tercihleri sonucu ortaya konulan ve “prensip” olarak lanse edilen hususlar, yaratılış hükümlerine uymuyorsa, söz konusu prensipler insan yaşamına fayda yerine zarar verecektir. Zira tabiata aykırı hükümler, felaketlere kapı açan hükümlerdir.
   Bir devletin otoriter olması, yönetiminin kabul edilebilir olması için, zaman ve mekân değişikliği olsa bile, şura ve adalet gibi iki önemli ilkeden vazgeçilememesi gerekmektedir. Doğru ve adil yönetimin uygulamaya konması, “Dürüst, akil ve tecrübe sahibi adamların” fikir ve önerilerinin alınmasıyla; Hakkın korunmasıyla ve hak sahibine, hakkının teslim edilmesiyle mümkündür. Devlet otoritesinin ve sağlıklı, uzun ömürlü yönetimin oluşturulmasında bu iki hususa önem vermeyenler başarılı sonuçlar elde edemezler.
 

Toplumlar ve devletler, hürriyet ve istiklâllerinden ödün vermemelidir


   Hürriyet ve istiklal, başarılı yönetimlerle kaim olan devletin en önemli hayatî desteği ve ayakta durabilmesinin de direğidir. Devletlerarası ilişkilerde adalet ilkesi her zaman için önde tutulmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de (Maide Süresi/8): “Ey iman edenler! Adalet ve dürüstlüğün tanıkları olarak Allah için kollayıp gözetenler olun! Bir topluluğa kininiz, sizi adaletsiz davranmaya asla itmesin, adaletli olun !” buyruluyor. Ayni şekilde, (Mümtehine Süresi/8):”Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi, yurtlarınızdan çıkartmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan menetmez. Allah adaleti ayakta tutanları sever” buyrulmaktadır.
 

Modern hukuk anlayışı, adaletle düzen sağlanmasına karşı değildir


   Mukaddes kitaplar tarafından ortak ilahî anlayış olarak özenle önerilen ve savunulan adalet mekanizması; birinin diğerini (bir başka ifade ile kuvvetlinin zayıfı) işgal etmesini, haklarını gasp etmesini; iç işlerine karışmasını; düzenini bozmasını asla uygun bulmamaktadır. Günümüzde modern hukuk ve ahlak düzeni de, gasp, işgal, yağmacılık, ihanet ve sinsi müdahalecilikle kargaşa oluşturma, terör ve anarşi gibi eylemleri ahlak dışı ve kabul edilemez gayr-i hukukî eylemler olarak değerlendirmektedir.
   Hal böyle iken dünyamızda bazı devletlerin, beynelmilel adalet prensiplerini tam tersine, hiçe saydıkları ve işlerine geldiği gibi hareket ettikleri, sinsi emelleri için terör ve anarşik eylemlere maddeten ve manen destek verdikleri endişe ile izlenmektedir. Bir tarafta, güçlü, gelişmiş süper uydu devletleri, diğer tarafta ise, mahkûm, mağdur gelişmemiş ya da az gelişmiş devletler olarak, aralarında sınıflama yaparlarken; tamamen sömürülmüş, hürriyeti alınmış, köleleştirilmiş olan artık devletleri de yanlarına çekmekte, bunları çıkarları uğruna vekâlet savaşçıları ya da birer maşa, aparat ve taşeron olarak kullanmak için her birinin özel çaba içinde olduklarını hayretle gözlemlemekteyiz.
  

Doyumsuzluğun getirisi olan ihtiraslı çabalar global felaketlerin müjdecisidir


   Dünya Devletler Tarihi’ne kısa da olsa bir göz atan olursa, mutlaka birçok masum toplumların ve devletlerin, beraberinde nice nice uygarlıkların; barbar imparatorlukların, korsan devletlerin saldırıları ve hukuk dışı eylemleri sonucu yok edildiklerini, zaman içinde onları artık veya kalıntı toplum haline dönüştürdüklerine şahit olacaktır. İlkokuldan itibaren tarih derslerimizde; geçmişten günümüze en güçlü imparatorluklar veya devletler olarak öğretilenlerin günümüz koşullarında, geçmişin analiz ve değerlendirmesi yapıldığında, söz konusu imparatorlukların veya güçlü devletlerin, yanlış ve hukuk dışı faaliyetleri ile Dünya insanlığının büyük felaketlerle yüzleşmesine neden olduklarını anlamış ve hayal kırıklığına uğramış olacağız.
  

İstilacı devletler ve insanlık adına direniş gösteren saygın devlet Osmanlı devleti


   Makedonya İmparatorluğu,13 yılda süper güç haline gelip yıkılan kısa süreli Avrupa ve Orta Doğu süper gücü idi. Roma İmparatorluğu (MÖ 27-MS 395), Doğu-Batı olarak ayrılana dek Avrupa’nın süper gücü idi. Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu (395-107de Avrupa’nın süper güçlerindendi. Malazgirt Savaşı ile Anadolu’yu kaybetti ve gücü zayıflatıldı. Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu, 844 yıl Orta Avrupa’da monarşi ile süper güç olmuştur. Cengiz Han’ın kurduğu, Uzak Doğu Asya-Avrupa merkezli Moğol İmparatorluğu da bir süper güçtü. Tarihî verilere dayalı olarak; yaşanmış olaylar ışığında, objektif bir bakışla gerçekleri dile getirmek üzere hemen belirtelim ki, söz konusu imparatorlukların tarihi geçmişi ile kendine has olan onurlu ve saygın geçmişi, kabil-i kıyas (mukayesesi mümkün olmayan) Osmanlı Devleti(1299-1923) ve günümüzde bu devletin devamı ve mümessili olan müstesna ve ulu devletimiz Türkiye Cumhuriyeti (1923--), bir süper güç olarak, istilacı, emperyalist ülkelerle tek tek mücadele etmiş; gerçekleştirdiği fetihlerle, adaleti korumaya ve devam ettirmeğe çalışmış; dünyanın hemen her yerinde insanlığa hizmette çok büyük başarılara imza atmış bir devlettir.
 

YORUM EKLE

banner111

banner75

banner88

banner110