Ümit içinde yaşamalı

   Bütün günahları bağışlar; Şu ayette yüce Rabbimizin rahmeti denizler gibi dalgalanır ve insana büyük ümitler verir; “Ey aşırı derecede günah işleyerek kendilerine yazık eden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin, Çünkü Allah bütün günahları bağışlar, O çok bağışlayıcı çok merhamet edicidir. (Zümer) Demek ki “Kâfirlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yusuf) Öyleyse insan ne kadar hatalı ve kusurlu olursa olsun günah batağına ne kadar gömülürse gömülsün, Allah'ın kendisini bağışlayacağını asla ümitsizliğe düşmemelidir. O’nun “Kullarım! Siz gece -gündüz günah işlemektesiniz bütün günahları affeden de yalnızca benim. Benden af dileyin ki sizi bağışlayım” buyurduğunu unutmamalıdır. (Müslim) Gündüz günah işleyenin tövbesini kabul etmek için gece rahmet kapısını açık tuttuğu, gece günah işleyenin tövbesini kabul etmek için de gündüz rahmet kapısını açık tuttuğu ve bütün kıyamete kadar böyle devam edeceğini bilinmelidir. (Müslim)

   Merhameti sonsuzdur; Allah Allah-u Teâlâ’nın merhametinden ümit kesmek için bir sebep yoktur. Çünkü O’nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır. (A’raf) Rahmeti gazabından öndedir. (Buhari) O sadece nankörlük edenleri cezalandırır. (Sebe) O’nun azabı yalnızca peygamberleri yalanlayıp Hakk’a sırt çevirenlerin başına çöker. (Taha)  Öyleyse O’na inananlar O’nun bağışlamasından ümidi kesmemelidir. Allah-u Teâlâ Efendimizin buyurduğu gibi Rahmetini yüz parçaya ayırıp, bunun sadece bir parçasını yeryüzüne yani insanlar, cinler, hayvanlar ve böceklerin arasında indirilmiştir. İlk canlının yaratıldığı günden, dünyanın son gününe kadar gelip geçecek bütün varlıklar onun yeryüzünde indirdiği, bu bir parça rahmet sayesinde birbirini sever, birbirine acır. Anneler bu sayede yavrularına şefkat gösterir, yabani hayvanlar ve kuşlar bunun sonucu olarak birbirine merhamet eder. Ya merhametinin geri kalan doksan dokuz parçasını ne yapmıştır? Onu kıyamet gününde kullarına merhamet etmek için yanında alıkoymuştur. (Buhari) Rahmeti iyileri kucaklayacak, azabı kötüleri cezalandıracaktır.

   Korku ve ümit arasında yaşamalı; Allah'ın gazabı ne kadar çoksa, merhameti de o kadar geniştir. Eğer bir mü’min Efendimizin buyurduğu gibi ilahi azabın korkunçluğunu bilseydi, cennet ümidine kapılmazdı. Bir kafir de ilahi rahmetin ne kadar kuşatıcı olduğunu bilseydi, cennetten ümidini kesmezdi. İşte bu korku ile ümit dengesini sağlamak, diğer bir ifade ile havf ile reca arasında yaşamak çok önemlidir. İyi kulların yaptığı gibi Allah'a hem korkarak hem de ümitlenerek dua etmeli, Allah'ın rahmetinin iyilik eden ve işini güzel yapanlara yakın olduğunu bilmelidir.(A’raf) Cambazı ipin üzerinde kalabilmek için elindeki sopayla dengesini sağlanması gibi, insan idea korku ve ümit duygularıyla dünya- ahiret, cennet- cehennem dengesini sağlamaya çalışmalıdır.

   Hiç kimse, hatta peygamberler bile Allah’ın rahmeti ve yardımı olmadan sadece iyilikleri, ibadetleri sayesinde cennete giremez. Herkes bu hadis-i şerifi göz önünde bulundurmalı ve kendisine kesin bir güvencede görmemelidir. Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi, bir kimse hayatı boyunca hep cennetliklerin yaptığı işleri yapsa kendisi ise ile cennet arasında azıcık bir mesafe kalsa, İlahi takdir gereğince cehennemliklerin yaptığı işleri yapıp cehenneme girebilir. Bunun aksi de söz konusudur her zaman cehennemliklerin yaptığı işleri yapan kendisiyle cehennem arasında azıcık mesafe kalan kimseye, İlahi takdir gereğince, cennetliklerin yaptığı işleri yapıp cennete girebilir. (Buhari) İşte bu gerçeği unutmamalı, korku ile ümit arasında dengeli bir hayat sürmelidir.

   Yürüyerek gelene koşarak gider; Allah'ın rahmetinin büyüklüğünü gösteren birçok delil, O’ndan ümitli olmak için pek çok sebep vardır. Çünkü O, bir kötülük işleyene, sadece yaptığı kötülüğün karşılığı olarak bir ceza verir, ama bir hayır yapana, on mislinden yedi yüz misline kadar, hatta daha fazla sevap verir. (Bakara)  Bir Kutsi hadiste, kulunun yaptığı ibadet ve iyilikleri kat kat fazlasıyla ödüllendireceğini anlatmak üzere, mecazi bir ifade ile, kendisine bir karış gelene bir adım gideceğini, yürüyerek gelene koşarak gideceğini, kendisinden başkasını Tanrı yerine koymamak şartıyla, dünya dolusu günahla geleni bir o kadar bağışla karşılayacağını belirtir.(Buhari)

   Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi, Allah'tan başka ilah olmadığını ve Muhammed Aleyhisselam'ın Allah'ın kulu ve Peygamber'i olduğunu gönülden inanarak söyleyen kulunu cehenneme koymaz. (Buhari)

   Günah işlediği zaman “Allah'ım, günahımı bağışla!” diye kendisine yalvarmasından memnun olur ve; “Kulum bir günah işledi; ama günahını bağışlayacak veya kendisini sorgulayacak bir Rabbi olduğunu bildi. Ben kulumu affettim artık dilediğini yapsın,” diye onu bağışlar. (Buhari)  Evet O, kulun Rabbini bilmesinden, Mevla’sına yönelmesinden ve günahlarına tövbe etmesinden, Efendimizin benzetmesiyle, ıssız çölde devesini önce kaybedip sonra bulan kimseden daha çok hoşnut olur.(Buhari)

   Eğer biz hiç günah işlemeseydik, bizi yok edip, yerimize günah işleyen, sonra da günahından tevbe eden bir başka topluluk yaratacak olması,(Müslim) kulunun kendisine yönelip af dilemesine ne büyük önem verdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

   Ümit rüzgârları getiren müjdeler;  Şu peygamber müjdeleri Allah'ın rahmetinden ümitlenmemiz için yeterlidir. Allah'ın kulları üzerinde Hakkı olduğu gibi kullarında Allah üzerinde hakkı vardır; insanların sadece Allah'a kulluk etmemesi ve Ondan başkasına ilahlık yakıştırmaması, Allah'ın kulları üzerindeki hakkıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise, kendisinden başkasına ilahlık yakıştırmayanlara azap etmemesidir. (Buhari) Kafir iyilik yaptığı zaman, bu iyiliğin karşılığı kendisine dünyada verilir ama mü’min iyilik yaptığında, ona dünyada bir karşılık verilmekle beraber, sevaplarının bir kısmı ahirete bırakılır. (Müslim) Günde beş vakit namazı kılan mü’min gürül gürül akan bir nehirde, günde beş defa yıkanan ve böylece tertemiz olan kimseye benzer. (Buhari) Ölen bir Müslüman'ın cenaze namazında, Allah'tan başkasını Tanrı yerine koymayan kırk kişi bulunup ama onun bağışlanması için dua ettikleri zaman, Allah-u Teâlâ onların duasını kabul eder.(Müslim) Cennetliklerin yarısı Muhammed ümmetinden olacaktır. Çünkü Allah'tan başkasına Tanrı yerine koyanlara nispetle Müslümanların sayısı, kara öküzün derisindeki beyaz benek veya beyaz öküzün derisinde ki siyah benek kadar azdır. (Buhari) Cenab-ı Mevla; kıyamet gününde, Mü’min kulun halktan gizleyerek kendisini iyice yaklaştıracak ve ona “Şu günahını biliyor musun, Şu günahını biliyor musun?” diye sorup günahlarını itiraf ettirecek sonunda “Ben bu günahlarını dünyada örtmüş gizlemiştim, bugün de bağışlıyorum” buyuracak, o kulun eline sadece yaptığı iyiliklerin kaydedileceği bir defter verecek. (Buhari) Allah'ım bu ne büyük bahtiyarlık!!

İşte bütün bu gerçekler karşısında bir kul cennetin de, cehenneminde kendisine ayakkabısının bağından daha yakın olduğunu (Buhari) bilmeli ve korku ile ümit arasında yaşamalıdır.

**

Feyizli gönle ve bereketli ömre sahip olmanın yolu

   İbn Atâullah el-İskenderî (k.s.) bol meyve veren feyizli bir gönle ve bereket dolu bir ömre sahip olmanın yolunun tevazu olduğunu şöyle ifade eder:

   “Varlık ve benliğini mahfiyet ve hiçlik toprağına göm. Zira toprağa gömülmeyen bir tohumun dal budak salarak tam ve olgun meyveler vermesi, mümkün değildir.”

   Mevlânâ Hazretleri de aynı manayı dizelerinde şöyle ifadelendirir:

   “Allâh buyurdu ki: “Ey insan, dikkatle bak da gör, senin topraktan yaratılmış bedenine, rûhumdan bir tohum ektim, seni yücelttim. Sen bu toprağın bir tozu iken, seni üstün bir varlık yaptım. Sana akıl verdim, aşk verdim.

   Sen bir hamle daha yap da, topraklığı, yâni tevazuyu kendine sıfat, huy edin. Ben de, seni bütün yarattıklarımın üstüne emîr kılayım. Su, yüksekten aşağıya akar, sonra da aşağıdan yukarıya doğru yükselir, çıkar.

   Buğday, çiftçi tarafından toprağa atılır. Böylece yükseklerden gelir, toprağın altına girer. Sonra toprağın altından baş kaldırır, yükselir; dik, kuvvetli bir başak hâline gelir.

   Her meyvenin tohumu önce yerdedir. Yere girer, ondan sonra yerden başkaldırır, yükselir. Bütün nimetlerin asılları, gökten toprağa yağdı, toprağın altına girdi. Ondan sonra tertemiz cana gıda oldu. Bütün nimetler, tevazu ile gökten yere indikleri için, diri ve yiğit bir insanın cüz’ü oldular.”

Bereket ve feyzin kaynağı

   Bereket ve feyzin yegâne kaynağı Yüce Mevlâ’dır. Kul ancak “mecrây-ı feyz ve bereket” yani ilâhî fuyuzatın tezahür ettiği bir mahal olabilir. Böyle bir mazhariyet ise hikmet ehlinin beyanına göre tevazu ve mahfiyet gerçekleşmeden mümkün olmaz.

   Kişiliğin arınması ve yüce değerlerle tezyin edilmesinde atılması gereken en önemli adımlardan biri, insanı tevazudan mahrum bırakan engellerin ortadan kaldırılmasıdır. Bu engellerin en büyüğü ise insanın kendinde bir varlık hissetmesi ve müstağni bir tavırla kibre yönelmesidir. “Gerçek şu ki, insan kendini müstağni görünce azgınlaşır” (Alak Sûresi, 7) ilahî beyanı da, bu sırrı açıkça ortaya koyar.

Tasavvufi terbiye süreci

   Bu bakımdan tasavvufi terbiye süreci olarak adlandırılan seyr u sülükte mürşidlerin üzerinde durduğu en önemli tezkiye konularından biri, müriddeki varlık ve benlik vehmini bertaraf etmektir. Hatta bunun gerçekleşebilmesi için zaman zaman insan nefsine ağır gelen hizmet çeşitleri ile talipleri eğitmişlerdir.

**

Din kardeşine muhabbet beslemenin mükâfatı

   Kulun gönlünde Allâh muhabbeti arttıkça, bu muhabbet, önce Nûr-i Muhammedî’yi, sonra Hazret-i Peygamber’in muazzez varlığını, Hak dostlarını, daha sonra da gittikçe genişleyerek Allâh katında makbûl her varlığı, makbûliyet derecelerine göre sevmeyi îcâb ettirir. İşte Allâh’a yönelişte böyle bir muhabbet dâiresi, ruhlara bir şifâ ve rahmet membaıdır.

   Mü’minler, birbirleriyle münâsebetlerinde aslâ bu merhamet ve muhabbet dâiresinden çıkmamalıdırlar. Zîrâ Allâh’ı sevme ve O’na yakınlık peydâ edebilmenin yolu ve netîcesi, budur.

   Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minlerin kardeş olduğunu beyân buyurur. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de din kardeşleri arasında sağlam bir muhabbet bağı tesis edilmeden kâmil bir îmâna ulaşılamayacağını bildirir. Bu muhabbetin sağlanabilmesi için de, ümmetine aralarında selâmı yaymalarını tavsiye eder.

   Mü’minlerin birbirlerini sevmeleri, Allâh’ın râzı olduğu güzel bir haslettir. İki cihan saâdeti de bu muhabbete bağlıdır. Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurmuştur:

   “Kıyâmet günü Allâh Teâlâ şöyle buyurur: Celâlim hakkı için, bana itaat maksadıyla birbirlerini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bugün, onları gölgemde gölgelendireceğim, onları muhâfaza edeceğim.” (Müslim, Birr, 37)

   “Allâh Teâlâ: «Ben’im rızâm uğrunda birbirlerini sevenler için, peygamberlerin ve şehîtlerin bile gıpta edeceği nurdan minberler vardır.» buyurdu.” (Tirmizî, Zühd, 53/2390)

   Diğer bir hadîs-i şerîfte de, Allâh Teâlâ’nın, kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde, birbirlerini Allâh için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allâh için olan din kardeşlerini, Arş’ının gölgesinde gölgelendireceği haber verilmektedir. Tabiî ki bu, zor ve meşakkatli zamanların kardeşliğidir.

Dargın durmanın hükmü

   Mü’min kardeşlerin birbirlerine küsmeleri ise hiçbir zaman tasvîp edilmeyen kötü bir davranıştır. Nitekim Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

   “Bir mü’minin, din kardeşini üç günden fazla terk edip küs durması helâl değildir. Üç gün geçmişse, onunla karşılaşıp selâm versin. Eğer selâmını alırsa, her ikisi de sevapta ortak olurlar. Yok eğer selâmını almazsa, almayan günâha girmiş olur. Selâm veren ise küs durmaktan çıkmış olur.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 47/4912)

   “Kim, din kardeşini bir yıl terk edip küs durursa, onun kanını dökmüş gibi günâha girer.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 47/4915)

   Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın beyânına göre pazartesi ve perşembe günü kulların yaptığı işler Allâh Teâlâ’ya arz edilir. Din kardeşi ile arasında düşmanlık bulunan kişi hâricinde, Allâh’a şirk koşmayan her kulun günahları affedilir. Meleklere; “Şu iki kişinin af işlemini birbiriyle barışıncaya kadar erteleyin!” diye sıkı sıkıya tembih edilir. (Müslim, Birr, 35-36; Ebû Dâvûd, Edeb, 47)

**

Hayır ve şer nedir?

   Sözlükte “iyilik, iyi, faydalı iş ve fayda” anlamlarına gelen hayır, Allah’ın emrettiği, sevdiği ve hoşnut olduğu davranışlar demektir. Sözlükte “kötülük, fenalık ve kötü iş” demek olan şer de Allah’ın hoşnut olmadığı, sevmediği, meşrû olmayan, işlenmesi durumunda kişinin ceza ve yergiye müstahak olacağı davranışlar demektir.

  Âmentüde ifade edildiği üzere her Müslüman kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanır. Yani âlemlerin yaratıcısı olan Allah Teâlâ hayrı da şerri de irade eder ve yaratır. Çünkü âlemde her şey onun irade, takdir ve kudreti altındadır. Âlemde ondan başka gerçek mülk ve kudret sahibi, tasarruf yetkisi olan bir başka varlık yoktur. İnsan, hayrı da şerri de kendi iradesi ile kazanır. Allah’ın hayra rızâsı vardır, şerre ise yoktur. Hayrı seçen mükâfat, şerri seçen ceza görecektir. Şerrin Allah’tan olması, kulun fiilinin meydana gelmesi için Allah’ın tekvînî iradesinin ve yaratmasının devreye girmesi demektir. Yoksa Allah kulların kötü filleri yapmalarından hoşnut olmaz, şerri emretmez, şerre teşrîî (dinî) iradesi yoktur.

   Ehl-i sünnet’e göre, Allah’ın şerri irade edip yaratması kötü ve çirkin değildir. Fakat kulun şer işlemesi, şerri kazanması, şerri tercih etmesi ve şerle nitelenmesi kötüdür ve çirkindir.

Hayır ve şer Allah’tandır

   Ayrıca insana şer ve kötü şeylerden korunma yollarını göstermiş, şerden sakınma güç ve kudretini vermiştir. Dünyada şer olmasa hayrın mânası anlaşılamaz, bu dünyanın bir imtihan dünyası olmasındaki hikmet gerçekleşemezdi. Şer Allah’ın adalet ve hikmeti gereği veya kendisinden sonra gelecek bir hayra vasıta ve aracı olmak ya da daha kötü ve zor bir şerri defetmek için yaratılmıştır.

   Allah’ın kudreti ile meydana gelen her işte ya kendimiz, ya başkaları, ya da toplum için birtakım faydalar bulunabilir. Bir şeyin şer olması bize göredir. Bir âyette bu husus şöyle açıklanmaktadır: “Umulur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırdır. Ve yine umulur ki, sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.” (el-Bakara 2/216) Bir şeyin şer sayılmasının gerçeğe ve sonuca uymayışına şöyle bir

örnek verilebilir: Hz. Peygamber’in yurdundan ayrılmaya zorlanıp Mekke’den Medine’ye hicret etmesi ilk bakışta birçok kimseye şer olarak gözükmüş ise de, bu olay bir süre sonra Mekke fethi gibi iyi bir sonuca ortam hazırlamış ve nice hayırlı gelişmelere vesile olmuştur.

YORUM EKLE

banner75