Var olmanın en temel koşulu, tek kelimeyle 'üretimdir'

“Eğer sevgi üretmiyorsa yüreğiniz, başarılı bir üretici değilsiniz”. Karl Marks

Dostum arkadaşım sevgili Mustafa Kofalı, ne zaman arasam ve kahve içmeye geliyorum desem, (bunun için mahana aradığımı da belirtmek isterim) e hade annem koyuyor gaveyi üstüne (Gökçen Kofalı, Mustafa’nın, nerdeyse benim de annem).

Mustafa dostum Lefkoşa Türk Lisesi’nde biyoloji öğretmeni. Hiç kimse ondan önce okula gitmemiştir bu güne kadar dersem, yanlış demem. Gerek mesai arkadaşları gerek öğrencileriyle olan ilişkileri takdire şayandır. Her türden meseleye ve soruna analitik yaklaşımlarıyla insani boyutda çözümler üretmiştir. Hatta kendi okulu dışındaki meslekten arkadaşları da çoğu zaman bir sorun yaşasa Mustafa hocayla bir konuşalım derler. İki binli yılların başında başlayan tanışıklığımız, yıllar geçtikçe aramızdaki dostluğu daha da geliştirdi. Hatta o yıllarda yayınına başladığım Farkındamıyız programına da kendisini defalarca konuk almışımdır. Yıllar geçtikçe birbirimizi daha yakından tanırken aile olarak da kaynaşmaya ve yakınlaşmaya başladık. Gönyeli barajının hemen alt kısmında bulunan ve aileye ait olan geniş bir araziye sahip aile çiftçilik ve hayvancılıkla yıllardır hayatını idame ettirmektedir. Baba Ahmet Kofalı’nın 2002 yılında gelen ani vefatı ailenin en büyüğü olarak dostum Mustafa’ya daha büyük sorumluluklar yüklemiştir. Özellikle üretim ilişkileri babında baba Ahmet Kofalı’dan alınan aile terbiyesi Mustafa dostumun, üretim ilişkilerine yürekten bağlanmasına ve asıl olanın üretim olduğu gerçeğini içselleştirmesini sağlamıştır. Okul mesaisi biter bitmez o hayvanlarının ve tarlasının başında üretime başlıyor. (sabah saat 05.00’te başlayan gündelik mesai, o okuldayken eşi Fatma Kofalı tarafından organize edilmektedir.)

Her gün rutin olarak devam eden bu ilişkilerin en güzeli her gün artarak devam eden mutluluk ve coşkudur. Ve biliyorum ki bu mutluluk ve coşkunun nedeni “üretimdir”.

Yanına gider gitmez kahveler hazırdır çoğu zaman. Ve mekana adım atar atmaz bir gün dahi aksamayan sarılışlarımız var birbirimize. Ama her zaman öncelik Gökçen Teyzemin. Her sarılış coşku doludur, heyecan doludur, mutluluk doludur. Her buluşmamızda yudumladığımız kahvelerimize mutlaka Gökçen Teyzemizin geçmişle ilgili anlattığı bir hikayesi eşlik eder. Farklı farklı hikayeler. Ama farklılıkları bir yana en önemli ortak noktaları bütün hikayelerin üretim ilişkiler ekseninde şekillenmiş olmalarıdır. Vermek mutluluktur prensibinin en güzel örneklerinden biridir Gökçen Teyzemiz. Ve biliyorum ki bu prensibin altında yine “üretim” ilişkileri vardır. Ve o asla üretimden kopmamıştır bu yüzden. Zaman zaman bir takım rahatsızlıklar geçirmiş olsa bile, yine de evini çevreleyen küçük küçük toprak parçalarında yetiştirmiş olduğu en küçük bir şeyi bile kendisini ziyarete gelenlere vermekten geri durmaz. Rokasından patlıcanına, acı biberinden tatlı biberine, golandurosundan maydanozuna, mersininden kırmızı dutuna, luvanasından maruluna kadar. Hiçbir şey yoksa pişirdiğinden bir yoğurt kabına yemeğinden koyarak sizi yollar. Evet, vermek dünyanın en büyük mutluluğudur ve bunu edinmeniz ancak ve ancak ürettiklerinizle alakalıdır. Fakat ürettiğinizin içinde sizin alın teriniz ve emeğiniz olması lazım. Hem de içinde hiçbir spekülasyonu olmayan hak ettiğiniz bir üretim alanınız olması lazım. 

Sevgili dostum, siyaset bilimci ve sosyolog Hakan Gündüz’ün 18 Aralık 2018 tarihine KIBRIS gazetesinde çıkan “Kafalarımız tüketirken milenyum çağında, üretirken ortaçağ da” olamaz. Yazısını okurken Mustafa dostum ve ailesinin bu üretim ilişkilerini paylaşmak istedim, belki bir bellek tazelemesi yaparız diye.

Biliyorum ki, bir toplumun yok oluşu, nerden ve nasıl geldiğini unutmasıyla başlar. Ve sanırım çok ama çok uzun yıllardır nerden ve nasıl geldiğimizi unutmuşuz. O kadar ki, dört beş nesil hiçbir şeyin farkında olmadan ordan oraya savruluyor. Neticelerini de iliklerimize kadar yaşıyoruz. Bu noktada sevgili hocam ve sanatçı dostum Ümit İnatçı’nın Yarılma adlı kitabında yer alan Yaşamak adlı uzun şiirinin bir bölümü aklıma geldi.
“BİZ-HEPİMİZ-KÜLLİYEN YAN GELDİK YALANA
YALANA DADANMAKTAN KANBUR BÜYÜTÜRKEN SIRTIMIZDA
DOĞRULARA DOĞRU DOĞRULTAMADIK ALNIMIZI
BİR GÜN DÜŞÜMÜZ GERÇEKLEŞİRSE EĞER
HANGİ GEÇMİŞİN ÇEKMECESİNE SIĞDIRABİLECEĞİZ Kİ YALANLARIMIZI?
İSTEMESİNİ ÖĞRENMEYELİM DİYE
VERDİLER ÖNCE- GANİMETLENDİK- NİĞMETLENDİK
ALDIK-ALDIK-DAHA FAZLASINI VERMEYİNCELER –ALINDIK-
YAĞMALAMA ŞÖLENLERİNDE ÇOK KALABALIKTIK
ELDE AVUÇTA KALMAYINCA KAVGA MEYDANLARINDA AZALDIK
-YAŞAMAK AZALMAKTIR-
BİZ SADECE BU KADARCIK MI KALACAKTIK?

Umarım geç kalmamışızdır diyor herkes ama maalesef çok geç. Üzgünüm. Bu gerçek, belki bir ihtimal, bir başlangıca vesile olur.

YORUM EKLE