Ve şöyle seslendi Doğa: 'Ey İnsan!.. Sen, beni yönetemezsin!'

   Geçmiş çağlardan günümüze, adalet, düzen, yasa, hak, özgürlük, irade temel kavramları çerçevesinde gerek doğal gerekse sosyal varoluşunu bir bütünlük içerisinde gerçekleştirmek ve sürdürmek isteyen insan, parçası olduğu ve bu kavramları kendi doğallığında kendisinde barındıran “doğa”ya karşı acınası biçimde üstün bir tavır takınmıştır ve takınmaya devam etmektedir. İnsan, doğallığına dönüp ona uyum sağlamak yerine, uzaklaşıp, onu kendisine uydurma çabası içerisine girmiş, onu sömürme yolunu seçmiştir.
   Bugün insanlık, tam da Henry Kissinger’in “Yiyecek tedarikini kontrol eden insanları kontrol edebilir; enerjiyi kontrol eden tüm kıtaları kontrol edebilir; parayı kontrol eden dünyayı kontrol edebilir” sözünü olumlarcasına, gerek ülkeler, gerek ise kıtalar arası “otorite” amaçlı “güç rekabeti” içerisindeyken, ne yazık ki doğaya karşı açmış olduğu savaşı göz ardı etmekte; kendi çıkarları doğrultusunda doğanın tahribatına ve bu bağlamda olası doğal felaketlere yönelik göz yumucu bir tavır sergilemektedir. Elbette bunun en temel sebeplerinden birisi olarak, kendi icadı olan otorite kılıcını elinde sallayarak eylemde bulunan insanlığın “duyarsız olarak nitelendirilebilecek” çoğunluğunun, Russel’ın belirttiği şekilde, doğayı kendileri için bir hammadde, etkin yönetime katılmayan insan ırkının bir parçası olarak görmeleri gösterilebilir. Burada gözden kaçırılan husus, “doğa” nın bütünün kendisi, “insan”ın ise onun bir parçası olduğu gerçeğidir. Parça bütünü tümleyebilir, ancak bu tikel bir unsur olan parçanın, tümel bir yapıya sahip olan bütünü yönetebileceği anlamına gelmez. Daha açık ifade ile; parça bütünü yönetmeye muktedir değildir, yani kısaca doğa yönetilemezdir.
   Duyarsız olarak nitelendirilebilecek insan çoğunluğunca sanılanın aksine, kendi yasalarıyla bütünlüklü bir yapıya sahip olan doğa, bir hammadde olarak insanlığın ellerine gelişi güzel harcanmak üzere teslim edilmemiştir. Dolayısıyla sadece doğanın yararı amacını güderek, doğada daha önceden var olmayan bir şeyi ondan üretip sonra tekrar ona katması mümkün olmadığına göre; insanın, kendi var oluşunu anlamlandırmaya çalışan bir akıl varlığı olarak asıl yapması gereken, kendi doğallığı içerisinde doğadan sadece ihtiyacı kadarını tüketmek ve bununla yetinmesini bilmek olmalıdır. İnsan her ne kadar sosyal bir varlık olarak tanımlansa da onun doğadan ayrı düşünülmesi söz konusu değildir. Doğa, insanın “insan” olarak var oluşunun en temel unsurudur. İnsan, söz konusu bu sosyal yapısı ve konumu çerçevesinde var oluşunu, doğa sınırları içerisinde gerçekleştirmektedir. Bu nedenle insanlığın bugün doğa karşısındaki durumunu, hümanist bir bakış açısıyla “ortak amaçlar” doğrultusunda çözümlerin üretileceği bir “bilinçlilik” çerçevesinde ele alması asıl ödevidir. Zira kendi tarihselliği içerisinde ele alındığında açıktır ki, en temel ilkesi nedensellik olan doğa; insanlığa teslim değil, hâkim olan bir oluş sergiler. Öyle ki, çağlar boyunca insanlık, doğanın kendisine sağladığı olanaklar doğrultusunda yaşama koşullarını belirlemiştir. Bizi doğrudan “gelecek kuşaklar” olarak adlandırabileceğimiz bir problem alanına taşıyan bu husus, ekolojik bozulmalara engel olmak ve doğaya sahip çıkılması adına toplumsal bilincin geliştirilmesinde eğitimin önemi ve rolünü gözler önüne serer. Yazımızın problem atiği çerçevesinde şunu dile getirmemiz mümkündür ki, günümüzde insanın öncelikli amacı;dünya genelinde bütün toplumların, küresel iklim değişikliği ve doğal felaketler bağlamında bugün içerisinde bulunulan durumun ciddiyeti, alınması gereken önlem planlarının düzenlenmesi ile uzun soluklu çözüm önerilerinin ortaya konulması bakımından bilinçli hale getirilmesi olmalıdır.
   Aslına bakılacak olunursa, uzun bir süredir bilim insanları, bilimsel gelişmeler sonucu elde edilen veriler doğrultusunda, dünyanın geleceği ve insan varlığının sürdürülebilirliği bakımından önem arz eden küresel iklim değişikliğine ve onun beraberinde getireceği olası ve olağan “Doğa Felaketleri”ne dair önemli uyarılarda bulunmaktadırlar. Esasen bu uyarılar, insanlık tarafından çoktan ekilmiş bir üreticilik dehası olan gazap tohumlarının bereketli birer ürün olarak filiz vermeye başlamış olduğunun bilgisidir. Ne var ki, ne Birleşmiş Milletler’in felaketleri sınırlamak için öngördüğü 12 yıllık süre, ne 2017 yılında yaklaşık 200 ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen Paris İklim Antlaşması çerçevesinde alınan kararlar ve ne de Avrupa Birliği iklim değişikliği raporlamaları olarak serimlenebilecek teorik çalışmalar, “ne ekerse onu biçeceğini biliyor olması gereken” insan ırkını, her ne hikmetse, malum hasatı toplamaya hazırlıklı hale getirememiştir. Bu durum da, teori ve pratik arasındaki münasebetin ne kadar bütünlüklü bir yapıya sahip olduğunu, biri olmadan diğerinin gerçeklik bağlamında söz konusu olamayacağını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. İnsanlık açısından büyük utanç kaynağı olarak değerlendirilebilecek olan ve doğa ile insanı karşı karşıya konumlandıran bu problem alanı, hem kendi hem de gelecek kuşakların sürdürülebilirliği için haklarını savunmak adına doğanın sözcülüğünü üstlenen Genç Nesil tarafından büyük bir ciddiyetle dünya gündemine taşınmıştır. 15 Mart 2019 tarihi ve öncesinde gayet bilinçli ve duyarlı bir biçimde, küresel iklim değişikliği ve sonuçları, olacak doğal felaketler kapsamında düzenlenmiş olan eylemler, protesto gösterilerinde kullanılan pankartlar, bir yandan insanlığın kapısını çalan doğal felaketleri çok güzel özetleyip, dünya liderlerini takiben bütün insanlığın doğaya karşı ödevlerindeki başarısızlığını bir tokat gibi yüze vururken, diğer yandan da sorunun temelde insanlık için bir varoluş sorunu olduğunun altını çizmektedir. Şimdi görünen odur ki; kulağı çekilen duyarsız nesil tarafından bir an evvel yapılması gereken, zararın neresinden dönülürse kardır diyerek küresel olarak adlandırabileceğimiz makro düzeydeki bu problem alanına dair çözüm önerileri ve önlem planlarının, evrensel dayanışma içerisinde, mikro düzeydeki çaba ve iş birlikleri çerçevesinde hayata geçirilmesini sağlamaktır. Bu da dolayımlı bir şekilde bizi, şu an içerisinde olduğumuz coğrafyaya getirir. Nitekim Kıbrıs Adası, coğrafi konumu itibariyle, ekosistemdeki bozulmalar neticesinde bugün en fazla zarar gören ülkeler nazarında dünya sıralamasında ilk sıralarda yer almaktadır. K.K.T.C.Meteoroloji’nin yapmış olduğu Şubat ayı bazındaki tespitler doğrultusunda uzun yıllar (1981-2010) Şubat ayı normali 61.6 mm/m² olarak belirlenmişken bu değer Şubat 2018 yılında 26.6 mm/m² olarak görülmüş buna karşılık yağış miktarı 2019 Şubat ayı içerisinde 0’den fazla bir artış göstererek 130.8 mm/m²’ye ulaşmıştır. Bu doğrultuda küresel iklim değişikliğine bağlı olarak gerçekleşen söz konusu ani ve düzensiz yağış artışları, bilim insanlarının bugünkü tahminlerine göre, gelecekte kuraklık problemi ile karşı karşıya kalacağı ifade edilmekte olan Kıbrıs adası için genel bağlamda olumlu bir gelişme olarak nitelendirilebilir. Ne var ki, söz konusu artan yağışa bağlı olarak ortaya çıkan makro ve mikro düzeydeki tahribatlar, ada genelinde maddi-manevi pek çok sıkıntıyı beraberinde getirmiştir. Bu maddi ve manevi zararlar da coğrafi konumu Kıbrıs Adası gibi olan bir ülkede yaşayan halkın, küresel anlamda özveri ile ele alınmayan problemler ve uygulanmayan çözüm önerileri neticesindeki mağduriyetinin ne ölçüde olduğunu açık bir şekilde bize göstermektedir.
   İnsanın şuursuzluğu sonucu karşı karşıya kaldığı doğa karşısındaki acizliğine ışık tutan bu genel tespitler ve bu bağlamda evrensel boyutta farkındalığın arttırılması adına gerçekleştirilen protestolar, ilk bakışta kimi akıllarda -günümüzün en popüler kavramlarından biri olan “sürdürülebilirlik” bağlamında- buradaki temel sorunsalın “Doğanın/Yaşamın sürdürülebilirliği!” olduğu fikrini uyandırabilir. Ancak bu tamamen bir yanılgıdır. Zira, süreklilik doğaya içkin bir haldedir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere, insan bir parçası olduğu doğa için, bugüne kadar henüz onun sahip olmadığı bir şeyi yoktan var kılamadığı gibi, aynı şekilde onun ilkelerine tabi olarak sürdürülebilirliği üzerine, doğanın kendisinin yapabileceğinden daha fazlasını yapamaz. Buz dağının altında, derinlere inildiğinde insanlığın karşı karşıya kaldığı asıl sorun “Bir var olan olarak insanın, var oluşunun/varlığının sürdürülebilirliği!”dir. Bu bağlamda doğanın sesine kulak kesilmek gerekir:
   “Ey İnsan! Beni yönetmek için çabalama boşuna. Sürekli olan Ben’im. Sürdürülebilir olan ise sen. Ey İnsan! Bana meydan okuma boşuna. Sen, beni yönetemezsin!”

 

YORUM EKLE

banner96