Yerel Seçimler, 'Yoksullar' ve Beka Meselesi…

Bugünlerde hangi Türkiye kanalını çevirsek sürekli o aynı kelimeyi duyuyoruz. Ağzını açan, “beka” diyor.

Beka, Arapça kökenli bir sözcük. Sözlükte anlamı “kalıcılık, ölmezlik” diye açıklanıyor. Peki niye bu kadar sık kullanılır oldu? Çünkü yaklaşmakta olan yerel seçimler, “Cumhur İttifakı” tarafından bir “beka sorunu” tartışmasına çevrilmiş durumda.

Cumhur İttifakı’nın seçimlerde üzerine büyük anlamlar vehmettiği bu kavramın patentinin esasen MHP’de olduğunu da hemen eklemek gerekiyor.

Güvenlikçi bakış açısı ve çevredekiler!

Şahsi kanaatimi söylemem gerekirse, Türkiye’de dünyaya ekseriyetle “güvenlikçi” bakış açısından bakıldığı için beka da güncelliğini hep korumuş bir konudur. Lakin bence bu mevzuyu “devletin bekası” olarak algılayıp tartışanlar gereksiz bir enerji israfı içindeler.

Çünkü, öyle ya da böyle gayet güçlü devlet yapısı ve kolay lokma olmayan ordusuyla Türkiye devletinin o dereceden bir zafiyete sürüklenebilme ihtimali çok zayıftır.

Ancak devletin beka meselesi olmasa da bir başka cenahta şiddetli bir şekilde böylesi bir sorunun mevcut olduğundan söz edebiliriz.

Siyasal iktidarın 17 yılın sonunda demokrasi, insan hakları ve ekonomik istikrar konularındaki başarısı tartışmalı ve son derece kırılgan bir duruma geldiği malum.

Dolayısıyla ben de beka konusuna mevcut siyasal iktidarın yola çıkarken arkasına alıp güç devşirdiği “çevredekiler” (yani ezilenler) üzerinden bakılmasının çok gerekli olduğunu düşünüyorum.

1994 yerel seçimlerinde Erdoğan’a İstanbul medyasının yaklaşımı…

1994 yılında Recep Tayyip Erdoğan Refah Partisi’nden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olduğunda kendisini ağırlayan televizyon programcılarının onu köşeye sıkıştırmak, hatta itibarsızlaştırmak için “varoştan geldiğini” yüzüne vurmaya kalktıkları ve hatta sürekli olarak kaçak inşa edilmiş bir evde oturduğundan bahis açtıkları artık hatırlanmıyor gibi sanki.

O zamanın medyası İstanbul’da milyonlarca seçmenin Erdoğan’la aynı koşullarda yaşadığını göz ardı etmişti.

Her gece ekranlardan “Bakın bu size benzeyen adamdan hiç hoşlanmıyoruz” dediler ve sonuçta istemeden öyle bir hikâye yaratmış oldular ki; Erdoğan’a büyük paralar harcanarak profesyonel bir ajans marifetiyle bile yapılması zor mükemmel bir kampanya hediye ettiler.

Oysa özellikle Marshall Yardımları’yla 243 bin traktörün tarımsal alanlara aktarıldığı 1946 yılından itibaren Anadolu’nun dört bir yanından tarım işçileri kentlere akın etmeye başlamış ve “gecekondulaşma” oradan itibaren siyasal hayat içinde yer almıştı.

AK Parti’nin çevre dediğimiz yoksulların veya varoşların yığınsal desteğini almasının arkasında sosyo-ekonomik gerçekler yatıyordu. Kurulu düzenin ne yapsa bu yükselişe engel olamaması rastlantı değildi.

Temel beka meselesi: Varoşlara eklenen yoksulların geleceği

Ancak derenin altından çok sular aktı. AK Parti yıllar içerisinde kendi zenginini yaratırken aslında varoşlardaki yoksullardan ve fukaralardan da uzaklaşmaya başladı.

Aynı gelenekten gelen yazarların, yorumcuların bazı hayıflanmalarını anlayabiliyorum. Aslında seçimlerin en önemli başlığını “yoksulların bekası” olarak belirleyen bir muhalif dilin artık ortada olmamasına üzülmekte haklılar.

Türkiye’deki yerel seçimler öncesi oluşan atmosfere baktığımızda şu an ülkede yoksulların; varlıklarını, ailelerinin huzurunu, rızıkları sağlama konusunda önemli bir beka meselesiyle karşı karşıya olduklarını yalın bir halkçı dille telaffuz edecek bir siyasal söylemi göremiyoruz.

Halbuki metropol kentlerin ve özellikle büyükşehirlerin(İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa) temel meselesi bu varoşlardaki sayıları milyonlarla ifade edilebilecek yoksullar. Yoksulların ve ezilenlerin çocuklarının kalıcı bir biçimde kültürel ve insani kimliğini koruyarak varlığını sürdürebilmesi Türkiye’nin en stratejik ve temel beka meselesidir.

“Halkın bekası” söylemi ama nerde?!

Bu basit gerçeği halkçı bir pencereden ele alıp ortaya koyabilmekten yoksun bir muhalefetin varlığı insanı hayrete düşürüyor. O yüzden de ülkede gündem oluşturmaları mümkün olmuyor.

Muhalif bir siyaset inşa etmek için her bakımdan siyaset açısından velut bir sosyo-ekonomik atmosfer içinde olunmasına rağmen yoksulları, alt sınıfları yani çevreyi kucaklayacak bir söylemi halen yaratamamış bir muhalefete sahip Türkiye. “Evet, o dediğiniz sorun var, ama halkın bekası şeklinde var” diyemiyorlar.

Bugün Türkiye metropolleri genç işsiz yığınlarıyla kuşatılmış durumda. Hiçbir eğitim almayan, herhangi bir mesleğe sahip olmayan ve ailesiyle yaşayan genç sayısındaki istatistiki rakamlar aklı başında herkesi dehşete düşürmeli oysa. Çünkü yetişmiş insan nüfusunun bu halde olması ciddi bir beka sorunu aslında.

Beka denilen şeyin aslında siyasetin öznesi olan insanın; ülkesine, toprağına, devletine bağlılığına dayandığını ve o bağlılığın da ancak yurttaşın günlük hayatında ekmeğini kazanıyor ve kendisini güvence içinde hissediyor olmasından geçtiğini görmek gerekiyor.

Türkiye’deki siyasal iktidarın yerel seçim kampanyasında beka gibi soyut bir mevzuyu ele alıp meydan meydan dile getirmesinin vizyonunun gerilemesiyle ve hatta iflas etmesiyle çok yakın ilişkisi olduğu aşikâr.

Ama o gerilemeyi muhalefet kendine bir ilerleme alanı olarak kullanamayınca bu kısır tablo ortaya çıkıyor.

Ana muhalefet farklılık yaratmak yerine sürekli olarak iktidara benzemeye çalışarak siyasetin diğer ucunu da tıkıyor.

Oysa ana muhalefet partisinin yapması gereken çok basit. Çok partili hayatta kazandıkları nadir başarılarını elde ettikleri 70’li yılları hatırlasalar yeter.

Robert Kolej mezunu, şair – gazeteci bir genel başkandan “Halkçı Ecevit”, “Karaoğlan” efsanesini yaratmışlardı. Ama en unutulmaması gerekeni en başta unuttular.

Ecevit’in CHP’sine halktan verilen o karşılığın hikmeti çok basit bir sloganda yatıyordu: “Toprak işleyenin, su kullananın.”

 

Not: 18 Mart Çanakkale Zaferi’nin 104. Yıldönümünü kutluyorum.

 

YORUM EKLE